Ölüm

 

PARAGRAFLAR 8


 

Zürich, Thomas Mann'ın Mezarı'nda, 2010

 

 

 


ÖLÜM

 

 

 

 

1

İnsanın ölümlü olduğunu işitsem de çocukken bunun benimle ilgili olmadığını sanırdım. Kendime toz konduramadığım için tanrılar gibi sonsuz yaşayacağımdan emindim. Çocukluk, ölümü aklına getiremediğimiz bir çağdır, şahanedir: Ölümsüzlük düşüncesini yaşamak yönünden tanrıyla çocuk arasında fark yoktur. 

 

1a

Ölümlü olduğumu sanırım ilk kez on bir yaşımda düşündüm. Yadırgadım doğrusu. Kaçınılmaz hali anladığım halde yine de ölünemez gibi geldi bana. 

 

2

Sokrates ölmeyeceğimize inanıyordu. Yaşarken, doğmadan önce ruhumuz neredeyse onları bir anımsatan olursa, bildiğimiz şeyler canlanıyordu içimizde. Bilgileri öğrenmiyorduk, onları anımsıyorduk, ölümden sonra da Lethe ırmağını geçerek dünyayı unutsak bile orada bir şeyleri anımsayarak bedensel olmayan bir yaşamı sürdürecektik.

 

3

Pisagor ise böyle utangaç bir biçimde değil, açıktan açığa ruh göçüne inanıyordu. Yaptığımız iyilik ölçüsünde ödüllendirilmiş bedenlerde yahut aşağılık bedenlerde yeniden doğacağımızı söylüyordu. Bedenimiz onun için bir sınav alanıydı. 

 

3a

Yani insanlığın erken çağlarda da kafası karışıktı. Ölümden sonra başka hayat yoktur diyenler pek azdı. İnsan kendi benliğine kıyamıyor, varlığının sonsuz olmasını arzuluyordu.   

 

4

Bu konudaki ilk büyük serinliği bana Epikür'ün felsefi duruşu vermiştir: "Ölümden korkmam, çünkü biz yaşarken ölüm yok, biz ölünce de yaşam yok" diyordu. Biliş alanımızın dışında kalan 

bir ölüm tanımı yaptığı için çok etkileyiciydi. 

 

5

Öldükten sonra bilincimizin kaybolmayacağını düşünen Fransiskenler böyle bir düşünceye haliyle itiraz ediyordu. Ortaçağ'da en büyük azabın kabirde çekileceğini söyleyerek klostrofobik bir ölüm tasarladılar. Bu durum ölümden sonra yaşamı sürdüreceğini düşünenler için nevrastenik bir endişe kaynağı oldu.

 

6

Bedeni ve bilinci birbirinden kesinlikle ayırarak ruhumuza başka bir tür serinlik getiren ikinci filozof Descartes'tır: "Düşünüyorum, o halde varım" diyordu filozof. Bu şu demekti: Bedenimi inkar etsem de, onun yokluğuna inansam da, "düşünmüyorum" dediğimde yine düşünmüş olurum. Üstelik bedenim hakkında sürekli yanılgılar içinde olmam mümkündür ama -doğru yanlış- hep düşündüğümü bilirim. Bu, bedenim olmaksızın düşünce hakkında düşünen bir zihnimin olduğuna işaret eder. Bunun ispatı da "zihnim yok" diyen bir zihnin bile var olduğu gerçeğidir.

 

7

Ne var ki bu fikri de çok kısa sürede reddettim. Çünkü "Doğada hiçbir şey hareket etmez" diyen Elea Okulu filozofuyla dalga geçen Umberto Eco: "Zenon hareket yoktur dediği zaman  dudaklarını oynatmak zorundaydı" diyordu. Bir an zihnim bu parlak düşünceyle kamaşmış gibi oldu ve zihin olmadan düşünce hakkında düşünen bir aklın varlığı nasıl kanıtlanabilir ki dedim kendi kendime. "Varlığı olmayan bir zihnin ben varım dediğini gösteren biri" çıkarsa ona inanabilirdim ancak. 

Yani zihnin olması ancak olmamasıyla mümkündür tezinin kanıtlanması gerekirdi. 

 

7a

Descartes'ın öne sürdüğü iddia, mantık diliyle "boş küme"dir.

 

7b

Filozoflar dilsel tutarlılık içinde olabilir fakat bu doğru düşündükleri anlamına gelmez. 

Biberin yeşil olduğu ve ağacın da yeşil olduğu birer önerme olarak doğrudur. İki önermenin de ortak elemanı "yeşil" olduğuna göre, mantıksal çıkarım "biberin ağaç olduğu"dur ama böyle bir sonuç saçmadır.

Gençken felsefede dille ilgili çıkarımların kendi içinde tutarlı ama hayatla çelişik olabileceğini bilmezdim. 

Descartes tutarlı ama çelişikti, özlüce bunu anlamıştım.

 

8

Ölüm, bildiklerimizi bizden uzaklaştırır. Tarih orada donar. Sanki bir zamanlar şu güneş ışığı altında varlığıyla şenlikler yaratan kişi yaşamamış gibi olur. 

 

8a

Bunu nereden anlıyorum?

Çünkü annemin ve babamın ölümlerini gördüm. Ağabeyimi toprağa verdim. Bu ölümler karşısında yaşadığım şey, onların bildiğim kişiler olmaktan çıktığıydı. Beden olarak aynı olsalar da içinden canı çekilen gövdenin herhangi bir ruhsal özelliğinin kalmadığını yaşayarak anladım. O yüzden ölülerimiz yalnızca anılarımızda yaşamayı sürdürürler. Onların ölmediğini bu anlamda düşünmekte engel yoktur. Zaten Sartre bir insanın gerçek ölümünün, onu anımsayan son kişinin ölümüyle gerçekleştiğini bunun için yazmıştır.

 

8b

Belki de bu yüzden ata ruhlarına tapan neolitik çağ insanı, onları ocağın içine gömüyordu. Tıpkı anne karnındaki cenin gibi. Bir gün toprak ana yeniden onu doğurur diye umarak. Ölü gömmemin tarımla uğraşan insan zihninin bir eseri olduğunu bu nedenle çok düşündüm.

 

 

9

Doğmadan önceki zamanları anımsamadığımı ilk kez düşündüğümde kırklarımı aşmıştım. Doğmadan önceki halimiz de ölüme benziyordu: Ne bilincimiz vardı ne de öz varlığımız. Yani bizden söz edilemezdi, kişiliğimiz yoktu, oluşmamıştık, deneyimlerimiz, bize özgü sarışınlığımız, uzun boyumuz yahut kelliğimiz, özetle benliğimiz bulunmuyordu.

 

9a

Durum böyle olunca insan doğmadan önce de ölüdür diyorum. Bu fikri romanlarımda işledim, aşinası olanlar tanır.

 

9b

Fakat bir farkla: Doğmadan önce hiç izi olmayan insanın öldükten sonra geride bir imgesi, bir izi kalır. "Yaşamış olmak" diye bir şey vardır. Dolasıyla yaşamış bir insanın ölümü ile doğmadan önceki yokluğu birbiri yerine konulamaz. Doğmamış insan gerçekten yoktur ancak ölmüş insan varlık izi bırakarak yok olmuş kişidir. 

 

9c

Bu ikisi arasında ne fark vardır diye sorulursa hayatlarımızı halen aydınlatan Aristo'yu yahut Montaigne'i örnek göstereceğim.

 

10

Bir de şu var: Hayattayken hiçbir varlığı olmayan, sahtecilikle bir yerlere gelen, önemsiz varlığını önemli bir kişiymiş gibi sürdüren, aşağılık duygusuyla muteber kişi olma gayretini birleştiren insanlar sıklıkla önümüze çıkar. Onlar büyük bir yer kaplayarak yaşasalar bile ölüdürler. Türkçede böylelerine uygun bir deyiş vardır: Şişkin.

Şişkinler de ölür ve üstelik onlar yaşarken gördükleri itibarın karşılığını öldükleri zaman çirkinleştirilerek alır. 

 

10a

"Varsın öyle oIsun. Yaşarken itibar göreyim de, öldükten sonra rezil edilmekten nasıl olsa haberim olmayacak" denebilir. Ne yazık ki, bize hiç öyle gelmese de şunu bilmeli: Yaşamaktan sorumluyuz. Kendi yaşamımızda ne ile birlikteysek öyle anılacağız. O yüzden kiminle oturup kalktığımıza, ne söz söylediğimize ve nasıl bir insan olduğumuza dikkat etmek zorundayız. Fiziksel olarak ömrümüz tamamlansa bile düşünsel olarak var olmaya devam ederiz. Yaşam insan ömrünü aşar. Soluk alıp vermesek de öldükten sonra yaşamaya devam ederiz. Çünkü kendi yaşamımızın başka insanlar arasındaki ilişkilerin konusu olmak gibi bir özelliği vardır. Orada insanlar kendimize biçtiğimiz değerden daha farklı tutumlar içindedir: İtibarımızı yerlerde süründürebilirler. Çünkü bilelim ki, itibar denen şey insanlarla birlikte gezen bir zenginlik değildir, itibar insanlar öldükten onlar hakkındaki olumlu değer yargılarının zihinden zihnine çoğalmasıyla elde edilir. İtibar hiçbir araçla taşınamaz. Shakespeare ölümünden beş yüz yıl sonra bile itibar içinde yüzerken ve sanki ölmemiş gibi zihinlerde varlık bulurken bugün hayattayken nefretle anılanların yarın gönüllerde nasıl varlık bulacağı konusunda iyimser bir tahmin yapılamaz.

 

11

İnsan ölmeden onun ne kadar namuslu ya da güvenilir biri olduğunu bilemeyiz derler. Fakat şunu eklemek gerek, insan hayatı sona ermeden onun nasıl bir ölü olacağını biliriz. 

Güvenilir biri olmak ya da olmamak insanın sonunu gösteren bir ibredir: Kılıçla savaşanlar, kılıçla ölür.

 

11a

Duçe ya da führer gibi olanları düşünelim. Onlar onulmaz saldırganlıklarıyla kendi sonlarını seçtiler. 

Ne yazık ki şunu da eklemeli: Bu adamlar öldükten sonra emirler yağdırmaya ve kendi düşünceleriyle toplumu zehirlemeye devam ediyorlar.

Yani yaşayanların kötülüğü onların ölümüyle sona ermez. Çünkü kötülük canlı organizmalar gibidir. Yaşarken toplumların nazik hayatlarının canına okuyanlar, ölümleriyle de bu alçaklığı sürdürür ve kendi boş inancını insanlığın yazgısı sanan kişilerin eliyle sürdürülebilir hale getirirler.

 

11b

Gazze'de çocukları bombalayan Siyonistlerin, yaşamadığı halde "vaat edilmiş topraklar" hikayesi anlatan çoktan ölmüş bağnazlar olduğunu unutmayalım. Bağnazlık ölmez. Hitlerizm halen yaşar, bu kan emici adam, tüm dünyanın felaketine yol açtığı yetmezmiş gibi, halen bazı gönüllerde değer taşır ve saygı görür. Ülkemizde bile onun o kan ve nefret dolu sefil kitabını okuduğunu söylemekten zevk alanlar vardır. Bu kişiler onun emriyle Avrupa'da kurulmuş toplama kamplarında öldürülen altı buçuk milyon insanın sadece komünist ve Yahudi olduğunu düşünen acımasız kişilerden oluşur.

 

11c

Yalnızca ikinci savaşta 49.5 milyon insan öldü. Şehirler yıkıldı, tarih harap oldu. Bu kötülüğü yapanları onaylamak, "şurayı almak burayı ele geçirmek" fiilleriyle dünyayı algılayanların kötülüğüdür ve halen büyük çoğunluk olarak yaşamaya devam etmektedirler.

 

11d

Yaşıyorlar yaşamasına da hangi çağ diliminde?

Hitler'i herhangi bir düşüncenin ölçüsü yapabilen bir zihin şu anda mı yaşamaktadır, yoksa bağnazlığın zamansız tarihinde mi?

 

 

12

Platon'un iki bin dört yüz yıl önce yazdığı hangi kitabı okursam okuyayım hep hayret ederim. Bir zamanlar yaşama arzusuyla dolu, devlet, dil, varlık, doğruluk ve mutluluk gibi konular üzerinde yazılar yazan kişinin bir ölü olduğu aklımdan geçince, filozofa imrenirim.

Fakat sonra sitemle ve acıyla şunu düşünürüm: “Platon, devlet ve doğruluk üzerine yazdı da ne oldu? Ölüp gitmedi mi? Üstelik doğru anlaşılmak için çok gayret harcadı ama neye yaradı ki bu? Ölüm, Camus’nün ısrarla altını çizdiği absürdlüğün kanıtlanmasından başka hangi sonucu üretebildi?" 

 

13

Camus gibi düşünüldüğünde yaşamanın amacı nedir sorusu yanıtı bulunamayan bir saçmalık olur. Yaşamanın amacını bildiğimizi düşündüğüm de oldu şüphesiz. Fakat bu durumda sadece yaşadığım geçici anın zevkini bilmekle yetindiğimi anladım. Eskiden yaşadığım ama şimdi varlığı bile şüpheli haline gelen zevklerin yaşanmasıyla yaşanmaması arasında hiçbir fark yoksa, bunun anlamlı olduğunu nasıl savunabilirim ki artık? 

 

14

Gerçek anlamıyla saçma bir tez öne sürmeyi düşündüğümde bunun yaşamak için ölmek sözü olduğunu anlıyorum. Hayır küçümsemiyorum, bu duruma düşmenin saçmalığından söz ediyorum. Bazı filmlerde görürüz: Kişiler insanın içini acıtan bir açmaza düşerler: Ölerek birilerini kurtarabileceklerdir. Akıl almaz derecede acımasız ve fakat fedakarlığıyla anlamlı. Bu durum yaşanan şeyin saçmalığını sona erdiremez yine de. Geriye tek hakikat kalır: İnsanlar zamanı gelince ölmek için yaşarlar. Ne yazık ki, bu da neresinden bakarsanız bakın saçmalığın öbür yüzüdür. İster ölmek için yaşayın, ister yaşamak için ölün, tam anlamıyla anlamsız bir sondur yaşamın terk edilişi.

 

14a

İbn-i Rüşd ölümsüzlüğün türün devamını sağlamak ve başkalarında yaşamak olduğunu söylemekle sanırım en anlamlı yargıyı dile getirdi. İnsanlık için bir şeyler yapıp izler bırakarak türümüzün devamını sağlarız: Ölümsüzlük, eserleriyle yaşamaktır.

 

15b

Fakat yine de şunları sormadan geçemem: Yeryüzünde bir iz bırakıp ölmek avuntu sayılmaz mı? Geride iz bırakmak ölmeyi böyle bir tez nasıl anlamlı hale getirir ki? Geride iz bırakıp ölmek, yalnızca ölümümüzden haberli olanların sayısını artırmak değil midir?

 

 

16

Antik çağda ölüme uykunun kardeşi denirdi. Fakat bu olsa olsa zarif bir güzellemedir. Uykunun kardeşi hipnozdur, bu nedenle ölümün kardeşi yoktur. Ölüm kendi kendiyle bile özdeş olmayan bir hiçliktir çünkü. Bilinçsizlik kendisiyle özdeş olursa maddi varlık haline gelir.

 

 

17

İnsanları ölümden sonrası da çok ilgilendirmiştir. Bunun için öldükten sonra neler yapılacağı sorusu temelde önemli bir yol ayrımıdır: Doğuda eskiden ağaç dallarına ölüleri asma geleneğinden söz ediliyor. Bunun, ağaç dallarına hasta kişilerin giysilerinden bir parça bağlayarak tılsım arayanları akla getiren bir yanı var. Ölü yakanların ise ruh ve ateşin aynı şey olduğunu gözüyle görmek isteyen kişiler olduğunu düşünürüm. Doğal gelmez bana. Doğaya aykırı ve sentetik görünür. Oysa organik çözülmeyi içeren ölü gömmenin dönüşüme katkısı çok büyüktür.

 

18

Ölü gömmek yeniden dirilişi düşünerek çok eskiden beri uygulanan bir tekniktir ve tarım toplumunu işaret eder. Ölünün toprağa gömülmesi, bir gün onun tohum gibi yeniden filizleneceğini umut etmeye dayanır.

 

19

Şüphesiz ölüyü gömmek onu yeraltına göndermek anlamına da gelir.

Yeraltı, bilinmeyen derinlikleriyle başka diyarlar olarak düşünülmüştür. Yeraltında uçan masal kuşlarını hepimiz biliriz. Demek ki bir ölü toprağa gömüldükten sonra nereye gittiği bilinmeyen bir varlık olarak da tasarlanır. Bu varlık öldüğünde Yunanlıların Lethe (unutuş) adını verdiği bir nehrin önüne gelirdi. Oradan kayıkla geçince geride ne olduğu kimsenin aklına gelmezdi. Fakat bu nehirden karşıya geçmek için kayıkçıya para vermek gerektiğinden ölülerin gözüne iki sikke konurdu ki zorluk yaşamasın.

 

19a

Ölünce yemek kazanlarıyla ve kişisel eşyalarıyla yeraltına giden insanları yadırgadığımız bir çağa eriştik. Kefenin cebi yok sözünü de, yanında mı götüreceksin sözünü de çok severim. Ölüm zenginlere verilmiş en büyük derstir.

 

20

Orpheus eşi Eurodike'yi ölümün elinden alır, yeraltından yukarı doğru geleceklerdir fakat Hades'in bir koşulu vardır: Orpheus önden gidecek ve yeryüzüne çıkıncaya kadar geriye dönüp bakmayacaktır.

Orpheus dayanamaz son anda bakar.

Bütün insanların böyle yapacağına orada inanırız. Ben olsam bakmazdım desek de, bakacağımız aklımızdan geçer.

 

21

Gılgamış, yoldaşı Enkidu'nun ölümüyle mutluluğunu yitirir; Orpheus gibi ölümün elinden Eurodike'yi canlı alacak kadar şanslı değildir: Tanrıların yaşamı elinde tuttuklarını ve ölümden kurtuluş olmayacağını sınamaktan başka bir şey eline geçmez. 

 

22

Hepimiz ölümden dönülmeyeceğini biliriz. Bu nedenle edebiyatın en çetrefil konularından biri yeniden hayat bulmak olmuştur. Ölüp yeniden dirilmek, üstün varlıklara göre bir iş olarak ele alınmış ve Mehdi inancının dayanağı olmuştur. Fakat bu inancın temelinde Pisagoryen bir reenkarnasyon inancının bulunduğuna da şüphe yoktur. Çünkü Mehdi'nin dirilmesi yahut bir yerden gelmesi akla bunu getirir.

 

 

23

İsa küçük bir kızı diriltirken "Talita kumi" demiştir, yani "uyan kızcağızım." Ölümünden önce Yahudi ya da Pagan olan birinin artık onu dirilten bir baba figürü vardır ve asla eskisi gibi olamayacaktır. Reenkarnasyon her daim başkalaşımı hedefler.

 

23a

Reenkarnasyon inancında şu vardır: İyilikle dolu bedenler daha üst düzeydeki varlıkların vücudunda yeni bir hayat edinir. Kötüler yaşamını daha kötü varlıklarla sürdürürler. O yüzden Pisagor, "Bir tanrılar vardır, bir de Pisagor gibi olanlar. Gerisi işe yaramaz takımıdır" diyordu.

 

23b

Russell'ın yazdığına göre Ksenofon, Pisagor'dan nefret edermiş. Bir gün arkadaşıyla yürürken bir köpeğin saldırısına uğramışlar. Ksenofon köpeği kovaladıktan sonra şöyle demiş: "Pisagor'un sesi vardı köpekte, hemen tanıdım."

 

24

Nazım'ın bir ağacı, gölü, kediyi ve sonsuzluğu anımsadığı şiiri önünde, gözümüz kamaşarak düşünmenin vaktidir: Ölüm hakkında düşünebildiğimiz sürece zevk alacak çok şeyimiz var: Çünkü hayatın güzelliğini düşünmeyi anlatır ölüm tasarımı. Biz görebildiğimiz sürece mavi gök, esinti, dalgaların hışırtısı olacaktır, yapraklar salınacak, nefes almanın şahaneliği çevremizde dönecektir.

Büyük bilge Herakleitos "Hayat her gün yenidir" diyordu.  

Ben de birkaç yıl önce bana "Şimdi yaşamına yeniden başladın" diyen bir doktor anımsıyorum.

 


YKY Kitap-lık Sayı 240

Ekim-Aralık 2025