Ölüm

 

PARAGRAFLAR 8


 

Zürich, Thomas Mann'ın Mezarı'nda, 2010

 

 

 


ÖLÜM

 

 

 

 

1

İnsanın ölümlü olduğunu işitsem de çocukken bunun benimle ilgili olmadığını sanırdım. Kendime toz konduramadığım için tanrılar gibi sonsuz yaşayacağımdan emindim. Çocukluk, ölümü aklına getiremediğimiz bir çağdır, şahanedir: Ölümsüzlük düşüncesini yaşamak yönünden tanrıyla çocuk arasında fark yoktur. 

 

1a

Ölümlü olduğumu sanırım ilk kez on bir yaşımda düşündüm. Yadırgadım doğrusu. Kaçınılmaz hali anladığım halde yine de ölünemez gibi geldi bana. 

 

2

Sokrates ölmeyeceğimize inanıyordu. Yaşarken, doğmadan önce ruhumuz neredeyse onları bir anımsatan olursa, bildiğimiz şeyler canlanıyordu içimizde. Bilgileri öğrenmiyorduk, onları anımsıyorduk, ölümden sonra da Lethe ırmağını geçerek dünyayı unutsak bile orada bir şeyleri anımsayarak bedensel olmayan bir yaşamı sürdürecektik.

 

3

Pisagor ise böyle utangaç bir biçimde değil, açıktan açığa ruh göçüne inanıyordu. Yaptığımız iyilik ölçüsünde ödüllendirilmiş bedenlerde yahut aşağılık bedenlerde yeniden doğacağımızı söylüyordu. Bedenimiz onun için bir sınav alanıydı. 

 

3a

Yani insanlığın erken çağlarda da kafası karışıktı. Ölümden sonra başka hayat yoktur diyenler pek azdı. İnsan kendi benliğine kıyamıyor, varlığının sonsuz olmasını arzuluyordu.   

 

4

Bu konudaki ilk büyük serinliği bana Epikür'ün felsefi duruşu vermiştir: "Ölümden korkmam, çünkü biz yaşarken ölüm yok, biz ölünce de yaşam yok" diyordu. Biliş alanımızın dışında kalan 

bir ölüm tanımı yaptığı için çok etkileyiciydi. 

 

5

Öldükten sonra bilincimizin kaybolmayacağını düşünen Fransiskenler böyle bir düşünceye haliyle itiraz ediyordu. Ortaçağ'da en büyük azabın kabirde çekileceğini söyleyerek klostrofobik bir ölüm tasarladılar. Bu durum ölümden sonra yaşamı sürdüreceğini düşünenler için nevrastenik bir endişe kaynağı oldu.

 

6

Bedeni ve bilinci birbirinden kesinlikle ayırarak ruhumuza başka bir tür serinlik getiren ikinci filozof Descartes'tır: "Düşünüyorum, o halde varım" diyordu filozof. Bu şu demekti: Bedenimi inkar etsem de, onun yokluğuna inansam da, "düşünmüyorum" dediğimde yine düşünmüş olurum. Üstelik bedenim hakkında sürekli yanılgılar içinde olmam mümkündür ama -doğru yanlış- hep düşündüğümü bilirim. Bu, bedenim olmaksızın düşünce hakkında düşünen bir zihnimin olduğuna işaret eder. Bunun ispatı da "zihnim yok" diyen bir zihnin bile var olduğu gerçeğidir.

 

7

Ne var ki bu fikri de çok kısa sürede reddettim. Çünkü "Doğada hiçbir şey hareket etmez" diyen Elea Okulu filozofuyla dalga geçen Umberto Eco: "Zenon hareket yoktur dediği zaman  dudaklarını oynatmak zorundaydı" diyordu. Bir an zihnim bu parlak düşünceyle kamaşmış gibi oldu ve zihin olmadan düşünce hakkında düşünen bir aklın varlığı nasıl kanıtlanabilir ki dedim kendi kendime. "Varlığı olmayan bir zihnin ben varım dediğini gösteren biri" çıkarsa ona inanabilirdim ancak. 

Yani zihnin olması ancak olmamasıyla mümkündür tezinin kanıtlanması gerekirdi. 

 

7a

Descartes'ın öne sürdüğü iddia, mantık diliyle "boş küme"dir.

 

7b

Filozoflar dilsel tutarlılık içinde olabilir fakat bu doğru düşündükleri anlamına gelmez. 

Biberin yeşil olduğu ve ağacın da yeşil olduğu birer önerme olarak doğrudur. İki önermenin de ortak elemanı "yeşil" olduğuna göre, mantıksal çıkarım "biberin ağaç olduğu"dur ama böyle bir sonuç saçmadır.

Gençken felsefede dille ilgili çıkarımların kendi içinde tutarlı ama hayatla çelişik olabileceğini bilmezdim. 

Descartes tutarlı ama çelişikti, özlüce bunu anlamıştım.

 

8

Ölüm, bildiklerimizi bizden uzaklaştırır. Tarih orada donar. Sanki bir zamanlar şu güneş ışığı altında varlığıyla şenlikler yaratan kişi yaşamamış gibi olur. 

 

8a

Bunu nereden anlıyorum?

Çünkü annemin ve babamın ölümlerini gördüm. Ağabeyimi toprağa verdim. Bu ölümler karşısında yaşadığım şey, onların bildiğim kişiler olmaktan çıktığıydı. Beden olarak aynı olsalar da içinden canı çekilen gövdenin herhangi bir ruhsal özelliğinin kalmadığını yaşayarak anladım. O yüzden ölülerimiz yalnızca anılarımızda yaşamayı sürdürürler. Onların ölmediğini bu anlamda düşünmekte engel yoktur. Zaten Sartre bir insanın gerçek ölümünün, onu anımsayan son kişinin ölümüyle gerçekleştiğini bunun için yazmıştır.

 

8b

Belki de bu yüzden ata ruhlarına tapan neolitik çağ insanı, onları ocağın içine gömüyordu. Tıpkı anne karnındaki cenin gibi. Bir gün toprak ana yeniden onu doğurur diye umarak. Ölü gömmemin tarımla uğraşan insan zihninin bir eseri olduğunu bu nedenle çok düşündüm.

 

 

9

Doğmadan önceki zamanları anımsamadığımı ilk kez düşündüğümde kırklarımı aşmıştım. Doğmadan önceki halimiz de ölüme benziyordu: Ne bilincimiz vardı ne de öz varlığımız. Yani bizden söz edilemezdi, kişiliğimiz yoktu, oluşmamıştık, deneyimlerimiz, bize özgü sarışınlığımız, uzun boyumuz yahut kelliğimiz, özetle benliğimiz bulunmuyordu.

 

9a

Durum böyle olunca insan doğmadan önce de ölüdür diyorum. Bu fikri romanlarımda işledim, aşinası olanlar tanır.

 

9b

Fakat bir farkla: Doğmadan önce hiç izi olmayan insanın öldükten sonra geride bir imgesi, bir izi kalır. "Yaşamış olmak" diye bir şey vardır. Dolasıyla yaşamış bir insanın ölümü ile doğmadan önceki yokluğu birbiri yerine konulamaz. Doğmamış insan gerçekten yoktur ancak ölmüş insan varlık izi bırakarak yok olmuş kişidir. 

 

9c

Bu ikisi arasında ne fark vardır diye sorulursa hayatlarımızı halen aydınlatan Aristo'yu yahut Montaigne'i örnek göstereceğim.

 

10

Bir de şu var: Hayattayken hiçbir varlığı olmayan, sahtecilikle bir yerlere gelen, önemsiz varlığını önemli bir kişiymiş gibi sürdüren, aşağılık duygusuyla muteber kişi olma gayretini birleştiren insanlar sıklıkla önümüze çıkar. Onlar büyük bir yer kaplayarak yaşasalar bile ölüdürler. Türkçede böylelerine uygun bir deyiş vardır: Şişkin.

Şişkinler de ölür ve üstelik onlar yaşarken gördükleri itibarın karşılığını öldükleri zaman çirkinleştirilerek alır. 

 

10a

"Varsın öyle oIsun. Yaşarken itibar göreyim de, öldükten sonra rezil edilmekten nasıl olsa haberim olmayacak" denebilir. Ne yazık ki, bize hiç öyle gelmese de şunu bilmeli: Yaşamaktan sorumluyuz. Kendi yaşamımızda ne ile birlikteysek öyle anılacağız. O yüzden kiminle oturup kalktığımıza, ne söz söylediğimize ve nasıl bir insan olduğumuza dikkat etmek zorundayız. Fiziksel olarak ömrümüz tamamlansa bile düşünsel olarak var olmaya devam ederiz. Yaşam insan ömrünü aşar. Soluk alıp vermesek de öldükten sonra yaşamaya devam ederiz. Çünkü kendi yaşamımızın başka insanlar arasındaki ilişkilerin konusu olmak gibi bir özelliği vardır. Orada insanlar kendimize biçtiğimiz değerden daha farklı tutumlar içindedir: İtibarımızı yerlerde süründürebilirler. Çünkü bilelim ki, itibar denen şey insanlarla birlikte gezen bir zenginlik değildir, itibar insanlar öldükten onlar hakkındaki olumlu değer yargılarının zihinden zihnine çoğalmasıyla elde edilir. İtibar hiçbir araçla taşınamaz. Shakespeare ölümünden beş yüz yıl sonra bile itibar içinde yüzerken ve sanki ölmemiş gibi zihinlerde varlık bulurken bugün hayattayken nefretle anılanların yarın gönüllerde nasıl varlık bulacağı konusunda iyimser bir tahmin yapılamaz.

 

11

İnsan ölmeden onun ne kadar namuslu ya da güvenilir biri olduğunu bilemeyiz derler. Fakat şunu eklemek gerek, insan hayatı sona ermeden onun nasıl bir ölü olacağını biliriz. 

Güvenilir biri olmak ya da olmamak insanın sonunu gösteren bir ibredir: Kılıçla savaşanlar, kılıçla ölür.

 

11a

Duçe ya da führer gibi olanları düşünelim. Onlar onulmaz saldırganlıklarıyla kendi sonlarını seçtiler. 

Ne yazık ki şunu da eklemeli: Bu adamlar öldükten sonra emirler yağdırmaya ve kendi düşünceleriyle toplumu zehirlemeye devam ediyorlar.

Yani yaşayanların kötülüğü onların ölümüyle sona ermez. Çünkü kötülük canlı organizmalar gibidir. Yaşarken toplumların nazik hayatlarının canına okuyanlar, ölümleriyle de bu alçaklığı sürdürür ve kendi boş inancını insanlığın yazgısı sanan kişilerin eliyle sürdürülebilir hale getirirler.

 

11b

Gazze'de çocukları bombalayan Siyonistlerin, yaşamadığı halde "vaat edilmiş topraklar" hikayesi anlatan çoktan ölmüş bağnazlar olduğunu unutmayalım. Bağnazlık ölmez. Hitlerizm halen yaşar, bu kan emici adam, tüm dünyanın felaketine yol açtığı yetmezmiş gibi, halen bazı gönüllerde değer taşır ve saygı görür. Ülkemizde bile onun o kan ve nefret dolu sefil kitabını okuduğunu söylemekten zevk alanlar vardır. Bu kişiler onun emriyle Avrupa'da kurulmuş toplama kamplarında öldürülen altı buçuk milyon insanın sadece komünist ve Yahudi olduğunu düşünen acımasız kişilerden oluşur.

 

11c

Yalnızca ikinci savaşta 49.5 milyon insan öldü. Şehirler yıkıldı, tarih harap oldu. Bu kötülüğü yapanları onaylamak, "şurayı almak burayı ele geçirmek" fiilleriyle dünyayı algılayanların kötülüğüdür ve halen büyük çoğunluk olarak yaşamaya devam etmektedirler.

 

11d

Yaşıyorlar yaşamasına da hangi çağ diliminde?

Hitler'i herhangi bir düşüncenin ölçüsü yapabilen bir zihin şu anda mı yaşamaktadır, yoksa bağnazlığın zamansız tarihinde mi?

 

 

12

Platon'un iki bin dört yüz yıl önce yazdığı hangi kitabı okursam okuyayım hep hayret ederim. Bir zamanlar yaşama arzusuyla dolu, devlet, dil, varlık, doğruluk ve mutluluk gibi konular üzerinde yazılar yazan kişinin bir ölü olduğu aklımdan geçince, filozofa imrenirim.

Fakat sonra sitemle ve acıyla şunu düşünürüm: “Platon, devlet ve doğruluk üzerine yazdı da ne oldu? Ölüp gitmedi mi? Üstelik doğru anlaşılmak için çok gayret harcadı ama neye yaradı ki bu? Ölüm, Camus’nün ısrarla altını çizdiği absürdlüğün kanıtlanmasından başka hangi sonucu üretebildi?" 

 

13

Camus gibi düşünüldüğünde yaşamanın amacı nedir sorusu yanıtı bulunamayan bir saçmalık olur. Yaşamanın amacını bildiğimizi düşündüğüm de oldu şüphesiz. Fakat bu durumda sadece yaşadığım geçici anın zevkini bilmekle yetindiğimi anladım. Eskiden yaşadığım ama şimdi varlığı bile şüpheli haline gelen zevklerin yaşanmasıyla yaşanmaması arasında hiçbir fark yoksa, bunun anlamlı olduğunu nasıl savunabilirim ki artık? 

 

14

Gerçek anlamıyla saçma bir tez öne sürmeyi düşündüğümde bunun yaşamak için ölmek sözü olduğunu anlıyorum. Hayır küçümsemiyorum, bu duruma düşmenin saçmalığından söz ediyorum. Bazı filmlerde görürüz: Kişiler insanın içini acıtan bir açmaza düşerler: Ölerek birilerini kurtarabileceklerdir. Akıl almaz derecede acımasız ve fakat fedakarlığıyla anlamlı. Bu durum yaşanan şeyin saçmalığını sona erdiremez yine de. Geriye tek hakikat kalır: İnsanlar zamanı gelince ölmek için yaşarlar. Ne yazık ki, bu da neresinden bakarsanız bakın saçmalığın öbür yüzüdür. İster ölmek için yaşayın, ister yaşamak için ölün, tam anlamıyla anlamsız bir sondur yaşamın terk edilişi.

 

14a

İbn-i Rüşd ölümsüzlüğün türün devamını sağlamak ve başkalarında yaşamak olduğunu söylemekle sanırım en anlamlı yargıyı dile getirdi. İnsanlık için bir şeyler yapıp izler bırakarak türümüzün devamını sağlarız: Ölümsüzlük, eserleriyle yaşamaktır.

 

15b

Fakat yine de şunları sormadan geçemem: Yeryüzünde bir iz bırakıp ölmek avuntu sayılmaz mı? Geride iz bırakmak ölmeyi böyle bir tez nasıl anlamlı hale getirir ki? Geride iz bırakıp ölmek, yalnızca ölümümüzden haberli olanların sayısını artırmak değil midir?

 

 

16

Antik çağda ölüme uykunun kardeşi denirdi. Fakat bu olsa olsa zarif bir güzellemedir. Uykunun kardeşi hipnozdur, bu nedenle ölümün kardeşi yoktur. Ölüm kendi kendiyle bile özdeş olmayan bir hiçliktir çünkü. Bilinçsizlik kendisiyle özdeş olursa maddi varlık haline gelir.

 

 

17

İnsanları ölümden sonrası da çok ilgilendirmiştir. Bunun için öldükten sonra neler yapılacağı sorusu temelde önemli bir yol ayrımıdır: Doğuda eskiden ağaç dallarına ölüleri asma geleneğinden söz ediliyor. Bunun, ağaç dallarına hasta kişilerin giysilerinden bir parça bağlayarak tılsım arayanları akla getiren bir yanı var. Ölü yakanların ise ruh ve ateşin aynı şey olduğunu gözüyle görmek isteyen kişiler olduğunu düşünürüm. Doğal gelmez bana. Doğaya aykırı ve sentetik görünür. Oysa organik çözülmeyi içeren ölü gömmenin dönüşüme katkısı çok büyüktür.

 

18

Ölü gömmek yeniden dirilişi düşünerek çok eskiden beri uygulanan bir tekniktir ve tarım toplumunu işaret eder. Ölünün toprağa gömülmesi, bir gün onun tohum gibi yeniden filizleneceğini umut etmeye dayanır.

 

19

Şüphesiz ölüyü gömmek onu yeraltına göndermek anlamına da gelir.

Yeraltı, bilinmeyen derinlikleriyle başka diyarlar olarak düşünülmüştür. Yeraltında uçan masal kuşlarını hepimiz biliriz. Demek ki bir ölü toprağa gömüldükten sonra nereye gittiği bilinmeyen bir varlık olarak da tasarlanır. Bu varlık öldüğünde Yunanlıların Lethe (unutuş) adını verdiği bir nehrin önüne gelirdi. Oradan kayıkla geçince geride ne olduğu kimsenin aklına gelmezdi. Fakat bu nehirden karşıya geçmek için kayıkçıya para vermek gerektiğinden ölülerin gözüne iki sikke konurdu ki zorluk yaşamasın.

 

19a

Ölünce yemek kazanlarıyla ve kişisel eşyalarıyla yeraltına giden insanları yadırgadığımız bir çağa eriştik. Kefenin cebi yok sözünü de, yanında mı götüreceksin sözünü de çok severim. Ölüm zenginlere verilmiş en büyük derstir.

 

20

Orpheus eşi Eurodike'yi ölümün elinden alır, yeraltından yukarı doğru geleceklerdir fakat Hades'in bir koşulu vardır: Orpheus önden gidecek ve yeryüzüne çıkıncaya kadar geriye dönüp bakmayacaktır.

Orpheus dayanamaz son anda bakar.

Bütün insanların böyle yapacağına orada inanırız. Ben olsam bakmazdım desek de, bakacağımız aklımızdan geçer.

 

21

Gılgamış, yoldaşı Enkidu'nun ölümüyle mutluluğunu yitirir; Orpheus gibi ölümün elinden Eurodike'yi canlı alacak kadar şanslı değildir: Tanrıların yaşamı elinde tuttuklarını ve ölümden kurtuluş olmayacağını sınamaktan başka bir şey eline geçmez. 

 

22

Hepimiz ölümden dönülmeyeceğini biliriz. Bu nedenle edebiyatın en çetrefil konularından biri yeniden hayat bulmak olmuştur. Ölüp yeniden dirilmek, üstün varlıklara göre bir iş olarak ele alınmış ve Mehdi inancının dayanağı olmuştur. Fakat bu inancın temelinde Pisagoryen bir reenkarnasyon inancının bulunduğuna da şüphe yoktur. Çünkü Mehdi'nin dirilmesi yahut bir yerden gelmesi akla bunu getirir.

 

 

23

İsa küçük bir kızı diriltirken "Talita kumi" demiştir, yani "uyan kızcağızım." Ölümünden önce Yahudi ya da Pagan olan birinin artık onu dirilten bir baba figürü vardır ve asla eskisi gibi olamayacaktır. Reenkarnasyon her daim başkalaşımı hedefler.

 

23a

Reenkarnasyon inancında şu vardır: İyilikle dolu bedenler daha üst düzeydeki varlıkların vücudunda yeni bir hayat edinir. Kötüler yaşamını daha kötü varlıklarla sürdürürler. O yüzden Pisagor, "Bir tanrılar vardır, bir de Pisagor gibi olanlar. Gerisi işe yaramaz takımıdır" diyordu.

 

23b

Russell'ın yazdığına göre Ksenofon, Pisagor'dan nefret edermiş. Bir gün arkadaşıyla yürürken bir köpeğin saldırısına uğramışlar. Ksenofon köpeği kovaladıktan sonra şöyle demiş: "Pisagor'un sesi vardı köpekte, hemen tanıdım."

 

24

Nazım'ın bir ağacı, gölü, kediyi ve sonsuzluğu anımsadığı şiiri önünde, gözümüz kamaşarak düşünmenin vaktidir: Ölüm hakkında düşünebildiğimiz sürece zevk alacak çok şeyimiz var: Çünkü hayatın güzelliğini düşünmeyi anlatır ölüm tasarımı. Biz görebildiğimiz sürece mavi gök, esinti, dalgaların hışırtısı olacaktır, yapraklar salınacak, nefes almanın şahaneliği çevremizde dönecektir.

Büyük bilge Herakleitos "Hayat her gün yenidir" diyordu.  

Ben de birkaç yıl önce bana "Şimdi yaşamına yeniden başladın" diyen bir doktor anımsıyorum.

 


YKY Kitap-lık Sayı 240

Ekim-Aralık 2025

Bende Kalmasın 6


 Bu bölüm İstanbul hakkında yazarın düşündüklerini ortaya koymaktadır. Gürsel Korat İstanbul'u tarihsel ve sosyal yönleriyle ortaya koyuyor. Yazarın İstanbul'u nasıldır, onu merak edenler için bu bölüm.

Linki tıklayın:


https://www.youtube.com/watch?v=tP25u6DH6OE

Ars Narratica

Atina 2013
 

1.

Nasıl yazarsak etkili olur sorusu bilindiği kadarıyla Aristo’nun Poetika adlı yapıtından beri tartışılır. Bunu Horatius’un yazdığı Ars Poetika izlemiştir.

 

2. 

Tartışmanın odağı, “sözü nasıl söylersek etkili olur” sorusu üzerinde düğümleniyordu. Bu konu Rönesansla birlikte önemini yitirmeye başladı: Bunun yerine “Yazıyı nasıl yazmalı ki etkili olsun” sorusu gündeme geldi. Roman yazarları, eleştirmenler ve bazı filozoflar, özellikle son iki yüz yılda bu konuyla ilgili yeni tezler öne sürdüler. 

 

3.

Eski dünyada sözel kültür öndeydi ve izleyicilerin büyük çoğunluğu okuma yazma bilmiyordu. Antik Yunan çağında soyluların, yarı tanrıların ve tanrıların şiirle anlatıldığı tiyatro dünyası işte bu okumaz yazmazlara kültürü öğretiyordu. Oyunlar yoksulların dinsel inançlarını biçimlendiriyor ve fakat Aristo bu poetik yapının (şiirle oynanıyordu tiyatro) “ortalamadan aşağı” insanların hikayesine dayanmadığını belirtiyordu.

 

3a

Kesinleme yapılmalı: İlkçağda yazarlar şiir söylenen bir evrenden teslim aldıkları oyunları yazarken üstün nitelikli kahramanların hikayesini anlatıyorlardı. Platon boşuna “Tanrıları lir çalarken düşünemeyiz” demiyordu.

 

4.

Bunu bugün aklı başında olan herkesin yadsıması gerekir. Fakat ne yazık ki “Edebi yapıt ortaya koyuyoruz” diye ciddi ciddi ideolojik propaganda yapmaya gönül indirenler kısa vadeli başarıları önemli zannederler. Çünkü politika döneme ait ilişkileri ve çatışmaları sorun olarak önüne koyar. Oysa sanat insanlığın hep var olan çelişkilerine gözünü dikmek yönünden bir ömrü çok aşan tepelerde gezinir. Bu da sanat söz konusu olduğunda yazı bilgisinin politik, dinsel veya güncel olanı bilmekten daha önemli olduğu anlamına gelir.

 

5. 

Aristo’nun Poetika adlı yapıtı, şiir bilgisini tartışmaktan çok şiirle yazılan tiyatroyu ve Sofokles’in oyun yazma niteliklerini konu alan bir kuramsal kitaptır. Öncelikle yazı yazmanın şiirden koptuğu günümüz dünyasında yazarın poetikasından söz edilemeyeceği için öncelikle dianiasından söz etmemiz gerektiğini öne sürüyorum.

 

5a

Diania yazı bilgisi demektir. Yazar nasıl yazmalıdır sorusunu tartışmak diania ile mümkündür. Poetika ile şiir nasıl yazılır sorusu tartışılabilir.

 

6.

Dolayısıyla sözlü geleneğin sürdüğü çağda Horaitus, Şiir Sanatı (Ars Poetika) hakkında yazarken yine tiyatroyu, şiirle oyun kurmayı tartışıyordu. Günümüzde bunu böyle tartışamayız. Bu nedenle başlığı Ars Narratica (Anlatım Sanatı) olarak seçiyorum.

 

7.

Öncelikle dikkat edilmesi gereken bir şey var. Eski çağlarda, (Bundan sözlü anlatımın önde olduğu Rönesans öncesini anlıyorum) hikayesi anlatılanların hepsi de olağanüstü kişilerdir. Ya büyücüdürler ya sihirli bir söz biliyorlardır ya da insan gibi düşünen hayvanlardır… Yani üstün nitelikleri olan varlıklardır bunlar. Sözel kültür budur. Yunan tiyatrosu da sözel kültürün yani İlyada-Odesa ve Aeneas gibi destanların bir parçasıdır. Tiyatro yazarları bunlardan yararlanır ve şiir yazarak olay örgüsünü kurarlardı. Bu nedenle onların kahramanları da üstün niteliklere sahip olurdu. Olaylar sihirli, olağanüstü gelişmeler içeren nitelikteydi.

 

8. 

Bu nedenle eski çağlarda karakter yok, kahraman vardır. Kahraman, üstün bir nitelikle tanınan kişidir, oysa karakter toplumsal olarak biçimlense de kişiye özgü niteliklerle var olur. Karakter kendi kaderini seçer, oysa kahraman kaderin temsilcisidir.

 

9.

Peki, günümüzde kahraman, yani üstün nitelikli kişiler yazılmıyor mu? Elbette yazılıyor ama eskiden farklı olarak onlar kaderin temsilcisi değiller. Onlar yalnızca bir üstün nitelikle diğerlerinden ayrılıyorlar ve bu nitelik bazen onlara ayak bağı bile oluyor: Supermen, insan gibi âşık olamayabiliyor örneğin.

 

10.

Günümüzde eski çağlardaki yazma biçimlerini olduğu gibi yineleyerek yazılamaz bu yüzden. Çünkü o çağlardaki cinsiyet ve toplum bilgisi artık yoktur. Rönesans’ta Antik Yunan’ın yeniden doğuşu kutsanmakla birlikte unutmayalım ki Hümanizma ile birlikte insanı merkeze koyan bir bakış açısının öne çıktığı bir yazı evreni kuruldu. Antik Yunan tanrı merkezli konuşmaya dayanır. Bugün biz insan merkezli bir bakışı da yetersiz buluyoruz, her şeyin insan için olduğu tezine karşıyız; doğada hayvanlar, bitkiler ve doğanın kendisi olduğunu düşünmeye başladık: Bu yüzden sanatımız eskilerin bilmediği yenilikler içerir.

 

11.

Yine de sormalı: Günümüzdeki anlatıcılık eski sözel zamanlardakinden tamamen ayrıldı mı? Tamamen yeni özelliklerden mi oluşuyor? 

Hayır. Ne kadar modern olursa olsun, yazarın kullandığı bir anlatım biçimi, “ben anlatıcılık”tan da yaygın biçimde “üçüncü gözle bakma”dır. Buna “tanrı anlatıcılık” da derler. Anlaşılacağı gibi bu anlatım yolu eski çağlardan kalmadır ve “her şeyi bilen tanrı” gibi konuşan yazarı kasteder. Tıpkı tanrı gibi karakterlerin iç dünyasını görür ve onların niyetini bilir. Yazarlar tanrı gibi olmayı, Rönesans’tan öğrenmişlerdir. Çünkü Rönesans yazıcılığı doğrudan doğruya göksel olanın yersel olanla yer değiştirmesine dayandığı halde, sözü söyleyen kişinin söylem tarzını tanrı katmanında bırakmıştı. Yani eskiden söz tanrılar katından konuşulurdu, Rönesansla birlikte söz insan katında konuşulmaya (okunmaya da) başlandığı halde, tanrı gibi konuşmaktan vazgeçmeyen insan yazıyı geliştirmeye devam etti. Romanı ve modern öyküyü bu tarzda konuşmanın (yazmanın) yarattığına şüphe yoktur. 

 

12.

Şimdi eski çağı anımsayalım ve düşünelim: Süper kişilerin hikayesi anlatılıyordu, bunlar kahramandı ve ölümsüzdüler. Gene unutmayalım ki bu ölümsüzler ölümlü olanlarla birlikte yaşardı. Bu durum ilk çağdaki sözlü dönemde yapılan resimlerin perspektiften yoksun olmalarının nedeni açıklar. Hatta yasaktı bu. Çünkü tanrısal gözle görüyorlardı ve insanın bakışındaki perspektif onlara göre değildi. Rönesans insan gözünün egemen olduğu çağ anlamına geldiği için perspektif esasına dayanır.

 

13.

İnsan odaklı anlatım, onun maceralarının önemli olduğu bir çağı imler. Bu nedenle Rönesans çığırının daha başlarında Boccacio’nun ve Dante’nin yaptıkları, dönemin ressamlarıyla mantıksal olarak bağlantılıdır. Yani açıkçası modern resmin evrimi ile hikayeciliğin evrimi arasında mantıksal bir ilişki vardır.

 

14.

Rönesans hikayeleri insanın insan tarafından keşfine dayanıyordu. Sanat bu amacı ülküselleştirmiştir.  Modern hikayede ise anlatılan şeyler şehirden şehre gezen yolcu hikayeleri olmaktan çıktı: Şehir yaşamı, deneysellik ve biliş merkezlilik de sanatın olmazsa olmazları arasına katıldı. Rönesans çağında yazar mitolojinin ve dinin çekim alanından henüz çıkmamıştı: Bu haliyle tanrıyla insan arasında kalmış bir septik filozofu andırıyordu.  İlahi Komedya böyledir. Çünkü Rönesans çağı yazarı hep din tarafından kovuşturulmuştur. Sözü örtüktür. Fakat sanayi devrimiyle birlikte yazıya deneyciliği ve neden sonuç ilişkisini ekleyen sanatkâr, Montaigne’in yanına Francis Bacon’u da yerleştirmeyi başarır. Artık şehir sanayi ile iç içedir, yoksullar serf değil proleterdir, aristokrasi gücünü yitirmeye başlamıştır ve kapitalizm doğmuştur. Bu durum Marx’ın deyişiyle sanatçının üzerindeki patronajın sona ermesi ve ressamın, şairin sokağa düşmesi anlamına gelir. İngiliz işçi sınıfı mücadeleleri ile bireyin iç savaşının anlatıldığı öykülerin eş zamanlı olarak doğması anlamlıdır.

 

15.

Şüphesiz bu gelişme karşısında değerler hızla çözülür. Romantizm bu nedenle hep eskiyi, “güzel olanı” özleyerek doğmuştur. Bir romantik olarak geriye kaçmak isterken bile Goethe, Lotte için “Ben, ben” diye mektuplar yazar ve yeniçağın temel karakteristiğini ortaya koyar: Bu çağ, ben’in merkezindeki bir çağdır. Gogol Palto’yu, Balzac İnsanlık Komedyası’nı, Poe o dehşetli öykülerini ben’i fark ederek yazdı. 

 

16.

Kökleri Shakespeare’e uzanan ve ‘insan’ın benini odağa alan’ yazı dünyası, 19. Yüzyılın başında bütün eski uzun anlatı deneyimlerini de yanına alarak roman biçiminde ortaya çıktı. Demek ki roman henüz iki yüz yaşını ancak geçebilmiş, insanlık tarihi için olağanüstü derinliklerle dolu bir türdür.

 

 

17.

O halde sadede gelelim: “Yazmak nedir?” diye sorarlarsa ben “Olay örgüsü kurmaktır” diyorum. Bu amaçla bir hikâyeyi anlatmaya daima büyük bir çatışmayla başlamak gerektiğini öne sürüyorum. 

Karakter mi yoksa kahraman mı yazdığını bilerek kurmalı hikâyeyi.

Yine de bilmeli ki, günümüzde kahraman yerine karakter öne çıkmış durumdadır. 

 

 

18

Kahraman’ı yazmak karakterin olayların üstesinden gelemeyeceği duygusuna dayanmamalı. Eski dünyada değiliz artık, yazdıklarımızda her şeyi bilen ve çözen tanrı (Deus ex machina) yer almıyor. 

 

19.

Olay örgüsü içinde konuyu ilgilendirmeyen yan bir olayın yer almaması önemlidir. O yüzden Çehov oyunda bir tabanca varsa mutlaka patlamalıdır sözünü söylemiştir. Bu durum modern yazarı deney odasındaki bilim insanına benzetir. 

 

 

20

Bir de Aristo’nun söylediği dile getirilen “şüphenin askıya alınması” konusu var. Bunun anlamı şu: Yazar neyi anlatırsa anlatsın ister fantastik ister gerçeküstü, anlatım süresince okur şüphesini dile getirmez. Hikâye anlatıldığı sürece onun güzel anlatılıp anlatılmadığına bakar. Sorun gerçekçilik veya gerçek dışılıkla ilgili değildir, sorun yapıtın iç tutarlılığının olup olmamasıdır.

 

21 

Olaylar daima çatışma ile açılır. Daima krizlerle yeni bir basamağa ulaşan anlatımın olay örgüsü anlaşılır, akılda tutulur ve sürprizli olursa okur metni sever. Umberto Eco’nun dediği gibi yeni çatışmalarla sürekli geciktirilen bir şeydir olay örgüsü. Yazılanların tepe noktasına ulaşması ile sonuçlanması birlikte gerçekleşir, çünkü tepe noktası merakın sönmesine yol açar, hikâyeyi bundan sonra devam ettirmenin bir gereği yoktur.

 

YKY Kitaplık 

Sayı 239 Temmuz-Eylül 2025

Simge Çerkezoğlu Röportajı




Roman, öykü, senaryo, oyun ve deneme yazıları gibi farklı türlerde kitaplar kaleme alan yazar, akademisyen Gürsel Korat, Işık Kitabevi’nin “Çıkış” temasıyla gerçekleştirdiği fuarda panel verdi. Kitaplarında farklı dile, dine, kültüre mensup karakterlerden ortak hikayeler çıkaran yazar kin, kıskançlık, zalimlik gibi olumsuz duyguları aşk, arkadaşlık, dayanışma gibi olumlu duygularla birlikte ele alıyor. Bir anlamda okura iyiliğin de kötülüğün de insanda olabileceğini anlatmaya çalışıyor. Tüm bunları kimi zaman tarihi bir romanın satır aralarına, kimi zaman da distopik bir hikayeye yerleştiriyor. Röportajımızla Gürsel Korat’ı daha yakından tanıma ve sohbet etme şansı yakaladım.  

 

“İnsanı insan olarak tanımlayabilmek için roman yazıyorum”

Roman, öykü, inceleme, gezi yazıları ve çocuk kitapları bulunan Gürsel Korat 1984 yılından bu yana yazın hayatını sürdürüyor. Edebiyat türleri arasında kendini daha çok bir romancı olarak gören yazar bu durumu şöyle izah ediyor.

“Ben daha çok romancılıkla anılmak isterim. Yazı her zaman hayatımın içinde incelemelerim var, denemeler var. Zaten denemeler edebiyatın en has biçimidir. Dolayısıyla edebiyatçılıktan uzak bir şey değil ama o mantığa seslenen inceleme ve ona benzeyen çalışmalar benim için yazarlığın daha çok çevresinde yer alan işlerdir diyebilirim. İnsanı insan olarak tanımlanabilmek için roman yazıyorum. Romanda sosyal olaylar insan karakterinde biçimlenen bir varlık olarak görebilmenin yoludur. Hem de kompakt biçimde… Çünkü sosyal olaylara baktığımız zaman her şeyi tam olarak anlayamayabiliriz. Roman bize onları insan ruhunda şekillenen bir takım özlere dönüştürebilir. O nedenle çok daha önemlidir. Roman sosyal gerçekleri açıklamaktır, tarihi gerçekleri değil. Bunlar sosyoloji veya tarihin işidir. Romanın işi insanın bu olaylar karşısındaki karakteristik özelliklerini bulmaktır.”

 

“Oyuncu ile yazar arasında aslında çok büyük fark yok”

Daha önce yaptığı bir röportajda “hayallerimdeki insanları romanlarıma yerleştiriyorum” diyen yazar, romanlarında çok çeşitli ve farklı karakterlere dokunuyor. Bu denli farklı karakterleri hayallerinde nasıl canlandırdığına değiniyor.

“Ele alınan konuların nitelikleri, zaman faktörü bütün bunların içinden şekillendiği için, çok da zor olduğunu söyleyemem. Şekillendikçe ortaya çıkan ve hepsi benim bir şekilde o olay karşısındaki tavrımın karşılığı olan insan tipleri. Dolayısıyla bunlar cinsiyet yönünden de fark etmiyor. Hepsini bir şekilde değerlendiririm, ele alırım. Cinsiyet yönünden farklı olmaları da çeşitlenmeyi artırabilen özelliktir. Şöyle yapıyorum, böyle yapıyorum dersem biraz böbürlenmek olur. Bilmiyorum. Belki daha çok oyunculuk karakterinin insana yerleşmesiyle ilgisi var. Oyuncu ile yazar arasında aslında çok büyük fark yok. Ikisi de insanın ruhunu davranışını anlamak, gözlemlemektir. Gezmek görmekten öte insan nasıl davranıyor, hangi hareketi nasıl yapıyor, bunları bilmekten bahsediyorum daha çok. Bir psikoloğun dikkatine sahip olmak. Rus yazar Nabokov da Tolstoy and Dostoyevsky’i anlatırken, “yazarların gözleri insan davranışlarını anlamak yönünden iyidir” diyor. Bu anlamda bakmak lazım.”


 

“Yazarın şu kitabım daha önemlidir demesi düşünülemez”

Onlarca kitap yazan, onlarca hikaye anlatan Gürsel Korat için çok özel olarak nitelendirebileceği bir kitabı olup olmadığını merak ediyorum. Aslında benim bu yönde bir tahminim var. Kapadokya’nın tarihi iz düşümünü içinde barındıran romanlar… Tahminim doğru çıkıyor. Henüz ilk iki romanı okumuş olsam da, okurlar için de aynı şekilde özel bir yere sahip olduğuna inanıyorum.

“Kapadokya dörtlüsü kitaplarım benim için çok özeldir. Dört kitabın artarda gelmesi, yedi yüz yılın incelenmesi, 1343’den başlayarak 1952’de bitmesi tarihi olarak da önemli bir şey. Dolayısı ile Zaman Yel, ile başlayan, Dönüyor Zamanla biten bu dört roman benim için çok özel bir yerde. Unutkan Ayna romanım da konusu ve anlatılış serüveni itibariyle özeldir. Ayırıdır. Tabii bir yazarın şu kitabım daha önemlidir demesi düşünülemez.”

 

“İnsanlığın tüm sesini hedefleyen roman, büyük romandır” diyen yazar bunu bu ifadeyi benim için biraz daha detaylandırıyor.

“Romanda; belli bir olay karşısında aslında sadece bir insanın sesini değil dile getirmek değil, insanların temel vicdanını harekete geçirmek esas olmalıdır. İnsanın orada kişisel tepkisinden daha çok, verdiği tepkinin tüm vicdanlara dokunması gerekir. Bu da evrensel, insanlıkla ilgili bir şey.”

 

“Betonu insanların en büyük suçu olarak değerlendirdim”

Sohbetimizde Everest yayınlarından çıkan son romanı da konuşuyoruz. Diğer romanlara baktığımda, bana oldukça farklı görünen Uyku Ülkesi yazarın geçmişten uzaklaştığı günümüz dünyasına ise eleştirel bakışla kaleme aldığı bir roman.     

“Aslında öykülerimde de Uyku Ülkesi’ne benzer bir dünya var. Daha evvelki öykülerimden birinde 2999 yılında, gelecekte geçen, tüm dinlerin yok olduğu, sadece bir dinin kaldığı zamanı anlatıyorum. Uzun bir hikayeydi. Bu roman konu itibarı ile beni şu anlamda zorladı, farklılık yarattı şehirler bir anlamda hasta alanlar oldu. Özellikle de pandemi sürecinde. Koca koca virüsler gibi oldu. Bomboş kaldı. Sokaklarda sadece yabani hayvanlar. Birdenbire oldu her şey. Daha uzun sürse, birçok şey değişebilirdi. İnsanlık büyük krize girdi. Ben de evde otururken dünyanın hastalandığını, bütün insanların adeta komaya girdiğini, hasta olmamak için sürekli tedirgin olmalarını düşündüm. Yaşadıklarımız gerçekte olmuyor gibiydi. Bu roman da bunları hatırlatmaya yönelik romandı. Betonu insanların en büyük suçu olarak da değerlendirdim. Betonlaşma ve bununla ilgili insanların yaşadığı sıkıntıları göstermek için bu romanı yazdım. Ana karakter beyin kanaması geçiriyor, pandemi şartlarında bu durumu atlatmak için uyku, uyanma hali geçiriyor. Bir tür koku filmi gibi. Biribirini takip eden dramatik olarak ilişkilendirilen rüyalar bütünü. Bir distopyadır ama umutlu bir distopyadır. Yapılmayan bir şeyi yapmaya çalıştım. Bu kitabın biçimini böyle belirledim.”

 

“Her zaman tarihin kötü olduğunu düşünürüm”

 “Eskiden gelecekte olmayı istiyordum, yaşım ilerledikçe geriye dönmeye başladım, ama geleceği yanıma alarak” diyor yazar Gürsel Korat… Geleceğin belirsizliğine, ne olacağının bilinmezliğine vurgu yaparak, insanın gelecekten bahsederken bile şimdiden ve geçmişten bahsettiğini söylüyor.

“Bugünkü aklımla geçmişe dönsem gibi bir düşünce bu galiba. Ama geçmişe övgü gibi de algılamayın. Bence geçmiş çok kötü bir yer. Her zaman tarihin kötü olduğunu düşünürüm. Tarih romancısı olmam ne kadar güzel geçmişler var fikrine sahip olduğumu göstermez. Tam tersine geçmişin tarihin kötü bir şey olduğunu, hatta tarihin erkek olduğunu söylerim. Çünkü erkek egemen dünyadan bahsediyoruz. Geçmişe neden dönelim ki. Kadınları köleleştirmek için mi? Bugünkü sistemin gerisine neden gidelim? Geçmişi aslında bugünkü aklımızla değiştirmek isteriz. Geçmişe bugünü götürerek gitmek isteriz. Geleceğe ise götüremeyiz. Bilmiyoruz. İşte o hayaldir.”   


Kaynak: Gürsel Korat: “Romanda insanların vicdanını harekete geçirmek esas olmalıdır”

15 Eylül 2024

Kıbrıs Yenidüzen Gazetesi