HAYALİ İSTANBUL ATLASI


Yazarlar, diğer yazarların yarattığı yenilikleri, okurlardan önce mi fark eder? Onlar, acaba “meslekten” ve “içeriden” oldukları için, daha iyi “koku alır” ve daha iyi çözümlemeler mi yaparlar?
Buna olumlu yanıt veremiyorum. Kendini edebiyata adamış pek çok yazar bile, diğer parlak yazarları keşfetmek konusunda serinkanlı ve olabildiğince de temkinlidir.
Zaman zaman bunun tersi de olur: Bazı yazarları yazarlar keşfeder.
İhsan Oktay Anar, ilginç bir biçimde yazarların ve okurların birlikte keşfettiği bir yazar oldu. Hatta bugünkü etkinliklerden de anlaşılacağı üzere, yönetmenlerin, çizerlerin, akademisyenlerin, mühendislerin ve seyrek de olsa eleştirmenlerin, yazara ilgi göstermiş olduğu anlaşılıyor.
Ben kendi payıma ilk kitabından beri İhsan Oktay Anar’la ilgiliyim. Onun yazarlığı, farklı bir yoldan gittiğim için dikkatimi daha çok çekmiştir. Çünkü yazarlar diğer yazarları fark ettiklerinde hem okur gözüyle hem de yazar gözüyle görürler. Yazar gözü her zaman analitik değildir; çoğu zaman eksik karşılaştırmalar yapar. Bir yazar kendi yazısının buğuları içinden sıyrılmayı başardığında etrafı doğru görür.
Ne derece öznellikten sıyrıldığımı bilemem fakat apaçık gördüğüm şeyi hemen söyleyerek işe başlıyorum; Anar romancılığının bir atlası var ve bu atlasa tarihsel tipler, onların meslekleri, zamanın şehri, aşk, söylence ve savaş kavramları değişik simgeler ve renkler kullanılarak yerleştirilmiş; bu atlas da yalnızca düşte görülecek bir iksirle efsunlanmıştır.

I. ATLASTAKİ TİPLER VE İŞLERİ

İhsan Oktay Anar’ın romanlarındaki toplumsal çeşitlilik dikkat çekicidir; birçok insan tipi ve meslek curcunayla birbirine karışır. Yazarın anlattığı insanların ve mesleklerin atlası göz alıcıdır.
Benim bu romanları okurken not aldığım meslekler haritasında şunlar yer alıyor:
Kalafatçı, demirci, tulumbacı, dişçi, mumcu[başı], meyhaneci, balyos, çevirmen, esir tüccarı, forsa, humbaracı, cerrah, yeniçeri, tüccar, sırık hamalı, dilenci [hayali loncalarında goygoycubaşı, kasidecibaşı, âmâbaşı gibi kısım amirleri de var], kahveci, gûlam, meyhane miçosu, ayı oynatıcısı, kulampara, rahip, külhani, lağımcı, zangoç, hoca, sahaf, çırak, yeniçeri, zabit, kaymakçı, şekerci, subaşı, dökümcü, karakullukçu, paşa, hırsız, casus, fırın işçisi, asesbaşı, müezzin, simsar, neyzen, zurnazen, udî, tamburi, nekkarezen, kâşif, sihirbaz, tellal, kalyoncu, ilm-i hiyel, yorgancı, rihtegânbaşı, başeski, zilkeş, telhisçi, kadı, kalem efendisi, güllabici, reisül küttab, süvari, ibrikdar, vardiyacıbaşı, seyis, hekim, afyoncubaşı, peremeci…
Buradan da hemen şu sonucu çıkarıyorum: Geçmişten bir toplumsal zemin seçen İhsan Oktay Anar, bu toplumsal zemin üzerinde -genel eğilimin aksine- sınırdaki kişileri ve iktidar olamamışları anlatıyor. Bu, İhsan Oktay’ın metinlerinde en çok yakınlık duyduğum haldir ve tarihi romancılığımızda pek de görülmeyen bir tavırdır. Yazar, bu toplumsal konumlardan hareketle, geçmişten günümüze ulaşan toplumsal ilişkilerin çoğulcu sesini, bu insanların ilişkiler atlasını oluşturmuştur.
İhsan Oktay, hemen hemen bütün romanlarında neredeyse bu sınırdaki mesleklerin sırlarını ifşa eder gibi ince ayrıntılarda dolaşmayı, bunları çoğaltmayı ve kafa karıştırmayı çok seviyor. Buralarda meslek gruplarına ve meslek üyelerine teker teker düşürdüğü ışık bizde bilgiden çok sezgi uyandırarak hemen sokaklara, yollara, yolculuklara karışıyor. Böyle olmasa, Kitabül Hiyel’deki mekanik bilimler dilinin, Suskunlar’daki müzik lügatinin, Amat’taki gemicilik bilgisinin zaman zaman öne çıkarak dengeyi bozduğu hallerin önüne geçilemezdi.

II. HAYAL İSTANBUL

Meslekler haritasında neredeyse duyusal uyarıcılar kullanarak, somut ayrıntıları göstererek çalışan yazar, olayların mekânını tanımlarken de belirgin yer adları kullanır. Onun romanlarının gözde mekânları Galata- Karaköy ve Pera’dır. Fakat bu kadar değil; çok yer var doğrusu ve bu yerler Suriçi ve Pera çevresiyle sınırlı; Kadıköy’ün adı bile geçmiyor.
Bu hal, hayal edilen İstanbul’un belli bölgelerinin, özellikle kültürel bakımdan heterojen alanlarının atlasta yer alabildiğini fısıldar.
Azap Kapısı, İç Azap Kapısı ve Tophane gibi Galata mekânlarının yanı sıra, Kadırga Tersane İskelesi, Samatya ve Kocamustafapaşa, Suriçi’nde Ağa Çayırı gibi tarihi yarımada mekânları Puslu Kıtalar Atlası’nın mekânlarıdır.
Anar’ın romanlarındaki mekânlar şunlardır:
Voyvoda yolu, Erganunlu Kilise, Meyyit Kapısı, Kâğıthane Deresi, Davudpaşa, Divanyolu, Topkapısı, Haliç, Yelkenci Hanı, Etmeydanı, Bayezit, Eminönü, Süleymaniye Camii, Valide Hanı, Mahmutpaşa, Tahtelkale, Okçularbaşı, Odun Kapısı, Darphane, Valide Camii, Üsküdar, Kuledibi, Bedesten, Saraçhane, Fener, Tavukpazarı, Tatavla, Langa Hamamı, Balat, Eyüp, Esirhane, Yüksekkaldırım, Beşiktaş, Cadde-i Kebir...
Bunlar aslında böyle art arda sayıldığında, ortaya çıkan isim listesine boş gözlerle bakıp “burada ne yapılmış” diye sormak mümkün.
Teknik buluşlara düşkün, neredeyse batılı bilginlerle zamandaş olarak aynı araştırmaları yapan İstanbulluların, rüyalı, efsunlu, esinli, mitolojik bir örtüyü bilim ve tekniğin üstüne yaydıklarını söylemek; bu hayal yarımadaları toplamı şehirde, yazarın ulaştığı sentezdir. Böylece, isimlerini saydığım semtler kadar, romandaki kişilerin yaptıkları işleri ve onların isimlerini yan yana anınca, bu hayali atlasın niteliği anlaşılıverir:
Kubelik, Ebrehe, Bünyamin, Calud, Esmeralda, Çeşm-i Siyah Badem Efendi, Tiryaki Boncuk Dede, Zerduva Basri Çavuş, Katırbaş İzzet Çavuş, Havaî Efraim Bey, Kuyruklu Abidin Çavuş…
Bilim ve tekniğe merak salan, keşifler ve icatlar peşinde koşan atlas kişileri isimlerinin sokaktan gelen nitelikleri bir yana, meslekleriyle ilişkileri son derece alegorik tiplemelerdir. Bunlar genellikle bilgiye ulaşmak için zalimce işler yapar fakat bilgiyi büyük bir merakla ve ikbal arzusuyla ararlar. Bu ikbal büyük çoğunlukla para ve servettir.
Bazı meslekler ve yabancı adlar da ilhama açıktır: Jakoben Yakubi olur, Pascal Passakal; Galile ilginç bir biçimde Gailevî adını alır, tekila tek-i alâ, Almanlar Alameyn’dir.
Kitabül Hiyel’in ve Puslu Kıtalar Atlası’nın bilimi tıp ve mekaniktir. Bu kitapları okurken, ilginç bir biçimde çocuksu teknik arayışların çağı olan İskenderiye Okulu filozoflarını akla getiren çağrışımlar önünde kalırız. İslam dünyasıyla kaynaşmış Batı’nın mekânı İstanbul, eski filozoflarla zamandaş bir rüyaya düşmüşe benzer. Bunu sağlamanın yolu zamanın akışını bozmak ve anakronizmaya başvurmak olabilirdi. Bu nedenle Kitabül Hiyel’de Calud kadar kablosuz elektriğin piri Tesla’dan da söz edilir. Yani muhayyel anlatıcı zamanını milat sayarsak, bu anlatıcı geçmişte ve gelecekte olanı aynı yere toplar. Bu, farklı zamanlardaki bilimin görünümüdür: Hem yücedir hem de masal. Gerçekliği düşle tarif eden bir gündüz rüyası.
Hayal İstanbul’un yaratılmasında, düzçizgisel zamanın kırılışı da etkendir.
Örneğin Uzun İhsan, Rendekâr’ı okuduktan sonra uyur, düşünde aynaya bakar ve aynadaki yansımada oğlunu görür. Düşten uyanış artık bir düşe uyanıştır.
Uzun İhsan düş görerek tamamladığı atlası oğluna hediye ettikten sonra oğlu Bünyamin, Vardapet’le birlikte lağımcılara katılır, uzun maceralardan sonra Bünyamin dönüp geldiği İstanbul’da babasını bulamaz, onun dilencilere satıldığını öğrenir. O zaman babasının kitabını açıp şunları okur:
“Dilencilerin arasına girip kaderini beklemeye başladı.”
Düzçizgisel zaman akışı bu kez de oğlun dünyasında bozulmuştur.
Uzun İhsan, oğlu Bünyamin tarafından bir fıçıya konulup gemiyle bilinmeze gönderildikten sonra anlatı birden yüz elli yıl önceye kayar. Bu düzçizgisel zamanın anlatıcı bakımından da kırılışıdır.
Teşkilat-ı İstihbarat-ı Hümayun’un şefi Ebrehe, zamanın sonsuz bir hıza vurmasını da aşarak karşı hareketle geriye çevrilmesinin peşindedir, çünkü kıyamet kopmak üzeredir. Aradığı kişi Bünyamin’dir; onda para büyüklüğünde bir madde vardır ve bu madde zamanın sırrını çözecektir.
Sonuç? Bir düş atlasıdır bu, boşluk atlası: Atlas Vacui; oğula yazılmış bir mektup, o kadar.

III. ANAR ROMANLARININ ADALARI

Aşk Adası

İhsan Oktay’ın romanlarında sevdiğine veya aşka kavuşmak gibi bir özendiriciye rastlanmaz. Denebilir ki bu romanlar eril taraftan yazılmış, erkekler dünyasını anlatan ve erkeklere anlatır gibi anlatan bir yapıdadır. İhsan Oktay Anar’ın romanlarında kadınlara neredeyse hep isim olarak rastlanır, cisim olarak rastlamak pek mümkün değildir.
Puslu Kıtalar Atlası’nda 161. sayfaya gelinceye kadar kadına rastlanmaz; burada karşımıza çıkan da Aglaya adındaki Rus esir kızıdır. Bünyamin ağlamaktan helak olduğu sırada tatlı sesli Aglaya ona şöyle der:
“Aglaya. Maya imya aglaya.”
Kitabül Hiyel’de Calud’un Esmeralda nam tiyatro oyuncusuna tutulması ileri derecede şehevi ve eril bir hikâyedir. Calud’un amacı tiryaklar kullanarak (ve ah mümkün olsa demektedir, iki maslahatla) birleşmektir.
İhsan Oktay’ın romanlarındaki bu hale kadın düşmanlığı denemez belki ama sanırım bir kadınsızlık hali denebilir.

Savaş Adası

İhsan Oktay’ın romanlarındaki çarpışmalar son derece kanlı, dehşet vericidir. Savaşın neredeyse yazarın çok itiraz ettiği gerçekçilik sayfaları içinde betimlendiği sahnelerin yer aldığı Amat, bu yönüyle çok ayrıksıdır.
Çarpışmaların korkunçluğu ve acımasızlığı ise mucizevi sahnelerle dengelenir: Örneğin Puslu Kıtalar’da Vardapet’in göğsünde sürekli tıkırdayıp duran taş, bir çarpışmada yerinden çıkar: Bu bir elmastır.

Söylence Adası

Metinler arasında gezinirken oyunun oyunu halinde tezahür eden pek çok öğeye rastlanır.
“Raviyan-ı ahbar ve nakilan-ı asar” ile başlayan rivayet cümlelerinde, bir masallar-söylenceler arası geçiş sağlanır gibidir: “Calud’un mezarı Kasımpaşa Kabristanı’ndadır. Toprağının bilek güreşinde kudret verdiği söylenir.” (KH;116)
Davud, bildiğimiz nara atan Davud’un çocukluğu mu, Calud, Samson’un döngüsel olarak belirmiş sureti mi, Efrasiyab Şehname’ye gönderme yapan bir kahraman mı, Diyavol Paşa, Diablo’nun ne yönden tezahürü… gibi sorular arasında dolaşırken en çok şu sorunun aklıma takılıp durduğunu söyleyeyim:
“Şüphesiz bu zevkli isimler oyununda eğlenmekteyim. Fakat bu eğlence, edebi zevkten çok felsefi, semantik ve düşünsel bir zevke benzemiyor mu?”

IV. ANAR ROMANLARININ EDEBİ DOKUSU

a) İhsan Oktay Anar, roman öncesi döneme ait masalsı dili, İstanbul dilinin modern dönemdeki potasına dökmüştür. Onun romanlarında şimdiki İstanbul dili, eski yazı dili ve konuşma diliyle kaynaşmış haldedir.
İhsan Oktay Anar bu dil senteziyle, bir kısım romancıların pek sevdiği “Bunlar tarihte aynen şöyle olmuştur” iddiasını “Bunların o zamanlar böyle düşünülmesi muhtemeldir” tezine dönüştürdü.
Anar romanlarında en çarpıcı dilsel hakikat budur. Çünkü her ne kadar kahramanlarının iç dünyasına ve duyularına bakmayı sevmeyen bir yazı dili kursa da, teknolojiye masal yönünden bakmakla bile, bir zihniyet değişimi sağladı.

b) İhsan Oktay Anar, metnini duyusal-ampirik romandan ayırmakla yetinmeyip metinler arası metinler kurarak, anlaşılan o ki, romanın bir tür zihin eğlencesi, bir entelektüel bulmaca olduğu fikrinde ısrar etti.
Yazar, edebi iddiasını Kitabül Hiyel’de bütün açıklığıyla ortaya koydu.
Bu kitapta hiyelkâr ile hayalkâr arasında kurduğu söz oyununu sürdürürken, Üzeyir Bey’in özellikle sinema makinesi çağında olduğunu, olayların Abdülhamid döneminde yaşandığını anlarız. Üzeyir Bey sayısız öykü okur ve hayalkârların nasıl çalıştığını araştırdığını söyler.
İşte bu sırada Anar’ın edebiyattaki önermesi de belirir:

“Binbirgece Masalları’nı adeta yuttu ama realist ve naturalistlerden hiç mi hiç hoşlanmadı. Onları Sultan Abdülhamid Efendimize yaranmak için onun giyim kuşam ve davranışını kopya eden paşalara benzetiyordu. Oysa Abdülhamid’i kopya değil de taklit eden bir meddah, elbette ki daha sevimli ve belki de gerçeğe daha yakındı. İşte Realistler de Gerçeği ve Dünyayı kopya ediyorlar; ama masalcılar, aslında gerçekleşmiş bir hayal olan Dünyayı örnek alıp, onu ve üslubunu taklid ederek yeni hayaller yaratıyorlardı.” (s.140)

Gerçekleşmiş bir hayal olan Dünya!
İşte “bu bir edebi önerme midir” sorusunun hedefi olabilecek, başka bir “oyun” cümlesi.

c) Anar, bugünün bilgisinden hareketle, özellikle teknik tanımlama ve çizimlerde o zamandan çok bugünün bilgilerine gönderme yaparak geçmişi eğlenceli bir anakroniyle yorumladı. Örneğin Düşahi adlı topun çizimlerini yaparken bunu yirminci yüzyılın terimlerini kullanarak açıklamak metnin yapısını da anlamamızı kolaylaştırır. Bu romanların tekniği, günümüze ait bir eskitilmiş hikâye anlatıcılığıdır. Böylece yazar, “zamanına uygunluk”tan çok, “zamana uygun” bir eğlencelik dil kurmuştur. Puslu Kıtalar Atlası’nda, Kubelik, Metod Üzerine Konuşma’yı “Zagon Üzerine Öttürme” olarak çevirir. Oysa zamanın dil yapısına uygun bir dille yazsa Lafz-ı Zagon gibi bir şey bulması gerekecekti.

d) İhsan Oktay Anar’ın, duyu organlarının izini süren, ânı göstererek anlatan yazı tutumunu benimsediği söylenemez. Ne var ki bu durum, yazarın romancı tutumunda hiç beklenmedik bir sorunun kaynağı haline gelmiştir:
Anar romanlarına, roman sanatının içinden yapılacak bir akıl yürütme ile bakıldığında, bu romanlarda duyu organlarına konan mesafe, insani bir varoluşu temellendirme, başka insani deneyimlere ışık düşürme gibi durumlara da mesafe yaratır. Hiçbir insan, bu romanları okurken evet buradaki haller benim de hallerime benzer, ben de bu durumu yaşadım, vay demek ki ben de böyle düşünüyorum gibi sözler edemez. Çünkü bu romanlarda, başına en acınası olaylar gelen kahramanlar bile masal-karikatür ve mizah dili üçgeninde algılanır. Okur, bu romanlardaki hiçbir karakterin kaderiyle özdeşleşmez, onlarla birlikte acı çekmez, onlarla birlikte gülmez; onların haline güler. Anar romanlarında eğlence, yazarın kurduğu bir haldir, kahramanların bir mizah duygusu yoktur. En korkunç kahramanlar bile tıpkı masal kahramanları gibi saydamlaşır, en acınası kahramanların acısında bir sahihlik bulunamaz. Körler yolunu bulur, şeytanlar keman çalar. Bir yığın insanla dolu Peter Brüeghel tabloları gibi bu romanlarda da bir yığın tip dolaşır. Üstelik bu tiplere ait eylemler, bir gizilgüç olarak onların karakterinin ürünü değildir, bu eylem onlara dışarıdan –yazardan- verilmiştir. Bu kadar çok, böylesine çeşitli bir insan kalabalığından doğan curcuna ve eğlenceli hal, tümüyle yeniden kurulmuş, başka bir şekle dönüştürülmüş metinleri bulma eğlencesiyle de karıştığından, Anar romanlarının sunduğu haz, mizah ve ironi duygusuyla sınırlıdır. Yani Anar romanlarının içerdiği haz estetik bakımdan bütünsel ve tamamlanmış değildir. Bu romanlardaki haz, hayata uzaktan bakan komedinin mizah-ironi örüntüsü nedeniyle, roman sanatından umulan estetik bütünlüğe de mesafelidir.
İhsan Oktay Anar romanlarında, kişi davranışlarının bir nedeni vardır ama bu neden düşünseldir. İnsani gereksinimlere veya eylemden doğan zorunluluklara göre davranmazlar. “Tanrı dünyayı neden yarattı” sorusuna, “var olmayan bir şeyden” yanıtı alanlar yanıtı kavrayıverirler. Düşünen akıl buna şüphe işareti koysa da, romandaki kişilerin aklı meseleyi kavrar ve okur da bu kavrayışı izler. Böylece Uzun İhsan’ın rüyasında gezindiğini bilen Bünyamin şaşırtıcı görünmez. “Kıyamete yedi yıl kaldı, altı yıl kaldı” diyerek ve geriye doğru sayarak ilerleyen okur, burada insani bir kaygı yaşamaz, bu kaygı bilmecenin nasıl çözüleceği merakıyla yer değiştirmiştir. Çünkü okur anlatılan tarihten çok sonra bir zamanda yaşadığının bilincindedir. Böylece aslında düzçizgisel zamanda bir öykü anlatan roman değil, Efrasiyab’la Rendekâr’ı bir araya getirmekten çekinmeyen, yaşanan gün ile ahreti iç içe geçiren bir tür postmodern Şehname ortaya çıkar. Romandaki teşkilatlar günümüze gönderme yapan bir casus parodisini akla getirir, hayaller masalları esinler. Özellikle Puslu Kıtalar Atlası bize, düşünen adamın hayalini anlatmakla, yazanı ve anlatanı hikâye ettiğini söyler gibidir.
Anar romanları daha önce de değindiğim gibi, dilde ve yazı coğrafyasında denenmeyeni denemek bakımından yeni; farklı, şaşırtıcı ve eğlenceli olmak yönünden çığır açıcı olmuştur. Fakat masallara benzeyen, öykülemeden çok öyküleneni kuran, kurmacanın kurmacası biçiminde örülen yapısı nedeniyle pek de yeni sayılmaz.

25 Nisan 2009'da Bilgi Üniversitesi
İhsan Oktay Anar Sempozyumu'nda bildiri olarak sunulmuştur.
YKY Kitap-lık Dergisi'nin Haziran 2008 tarihli 128. sayısında yayımlanmıştır.

"Zamanı Kalenderce Çözümlüyorum"



Kalenderiye, üç ayrı dönemde geçiyor, her biri üçer günde yaşanan üç bölümden oluşuyor. İnsani zaafları, şaşırma ve irkilme hissiyatını, hakikati ararken ölümün kıyılarında dolaşan insanları, iyiliği ve utanmayı hatırlatıyor. Gürsel Korat, Zaman Yeli ve Güvercine Ağıt romanlarında olduğu gibi yine bir Kapadokya hikâyesi anlatıyor. Özgün deyiş, mecaz ve lehçeler kullanan Korat, memleket edebiyatının özgün sesli bir anlatıcısı olarak yazarlık yolculuğunu sürdürüyor. Kalenderiye, Gürsel Korat’tan bugüne ve yarına seslenen bir roman. Yazar Gürsel Korat'la son kitabı Kalanderiye üzerine konuştuk.

TOLGA YENİGÜN

- Kalenderiye, Zaman Yeli ile başladığınız ve Güvercin'e Ağıt'la genişlettiğiniz bir dörtlemenin üçüncü kitabı olarak yayımlanıyor. Ancak diğer iki kitap gibi, birbirinden tümüyle bağımsız olarak da okunabileceğini göz ardı etmeden şunu sormak isterim: Kalenderiye, bugüne kadar pek de denenmemiş bir teknikle ve dille yazılmış bir roman. anlatının katmanlılığı açısından içerikle çok uyumlu olan bu tekniği ve dili neden seçtiniz ?

- Bunun en büyük nedeni, yazar olarak "edebiyatın merkezine" hep uzak durduğum gibi, yazı dilinde de İstanbul merkezli dile uzak duran bir ürün ortaya koyma isteğidir. Şüphesiz ki İstanbul'un edebiyatımızın ve dilimizin merkezi olmasına hiçbir itirazım yok. Bu dil edebiyatımızın eksenidir ve oradan yazmaya devam edeceğiz. Fakat bir edebiyatçının kendine sorması gereken soru nasıl bir yenilik ortaya koyabileceğidir; ben bununla ilgili sayısız söz söyledim, burada yinelemek istemem. Burada belirtmem gereken şey şu: Madem ben özellikle Kapadokya eksenli romanlarımda merkezden (Osmanlı'dan, İstanbul'dan) uzak bir noktayı (Selçuklu'yu, Kalenderileri) seçiyorum, dilsel bakımdan da merkez dışı bir seçim yapmak durumunda da değil miyim? Bu soru içimde ışıdığında ne yapacağımı bilmiyordum, Zaman Yeli'nde, Güvercine Ağıt'ta yer yer denemeler yapmıştım ama bunu bir metnin tümüne yayarsam ne olacak sorusu bana çok düşündürücü görünmekteydi.


- Anlatım tekniği olarak, daha önce hiçbir örneğiyle karşılaşmadığımız bir üçüncü bölüm var; nasıl ortaya çıktı bu?

- Çocukluğumdan beri bir olayı anlatan kişinin yalnızca söz söylemediğini, birtakım jestler, tekrar eden sesler, önem verilen şeyi öne çıkartan ve vurgulayan beden hareketleri edindiğini gözlemişimdir. Bunu metne geçirmenin yolu, kanımca, o hareketleri tanımlamak değil, o hareketlere uygun bir dil yaratmak olabilirdi. Ben Kalenderiye ile Orta Anadolu'nun ve özellikle Kayseri'nin en belirgin ses özelliklerini yazımın göbeğine oturttum. Yalnızca Kayseri'yi değil, Yozgat'ı, Çorum'u, Niğde'yi, Nevşehir, Kırşehir ve Konya'yı kapsayan bir söyleyiş ortalaması seçerek, bir yığın sözcük uydurarak, anlaşılmayacağını hiç düşünmeden, metnin gösterdiği sınırları da geçmeden anlatmaya başladım. Buna gerçekten bir anlık aydınlanma sonucunda karar verdiğimi belirtmeliyim. Ne olacağını, bunun sonunun neye varacağını hiç bilmiyordum. Dahası bunu öyle yazmaktan kendimi alıkoyamıyor, sürüklenerek yazıyordum. Metin en zorlu felsefi hakikatleri günlük dile çevirmemi sağlıyordu, en karmaşık toplumsal sorunlar anlatıcının basit bir tanımıyla çözümleniyordu. Böyle bir yaratıcılık münzeviliğini daha önce de yaşadım ama bu en unutulmazı oldu: Kalenderiye'yi çözüme kavuşturan üçüncü bölüm ve dolayısıyla orada kurduğum dil, yaşamımda süregiden ne varsa hepsini dondurup beni içine çekti. Köleler gibi çalıştım. Metni adeta sayıkladım. Çok şaşırıyor ve çok eğleniyordum. Ben böyle bir şeyi, bu yoğunlukla daha önce hiç yaşamadım.


- Selçuklu dilini yeniden yaratırken nasıl bir yöntem izlediniz ? Ne yaptınız ?

- Yeni sözcükler uydurdum, hepsini anımsamam zor. Örneğin "Gülümük verdi" dedim bir iki yerde, gülümsedi desem, o dilin içinde o kadar yeni duruyordu ki böyle söyledim. Herkeş dombuş dombuş gülüştü, derken dombuş sözcüğünü elbette uydurmuştum. Horozlar öttü demek yerine üğledi demeyi yeğledim, bir yerde de üğzüledi dedim; bu sözcükleri aslında başka bir dil kurulduğu izleniminin temel direkleri olarak metne saldığım çok açık. Bu temel direkler arasında anlatım ritmini veren ses tekrarlarını kurmamın da çok büyük bir etkisi olduğu ise tartışmasız.


- Romanın başından sonuna bir çok katmanlılık olduğunu söylüyorsunuz, neler var mesela?

- Burada Hıristiyan dünyasının (Özellikle Venedikli ve Rum tüccarların) Osmanlı'dan bağımsız, yarattıkları başka bir kültürel öbek öze çarpıyor, merkezden uzak duruş var (Kayseri, Kalenderiler), özel olarak Kalenderiliğin çok içeriden anlatımı var, kadın dünyası özel bir konu olarak duruyor, bir de Osmanlı'nın Anadolu'ya gerçekten dışarıdan bakan gözü var.


- Güvercin'e Ağıt'ta yer alan deyişlerin, şiirlerin ve romanın parçası kıldığınız kimi sözlerin alıntı olduğunu düşünenler olmuştur, bu nedenle de sık sık bu konuda açıklama yapmak gereği duydunuz, şimdi Kalenderiye için böyle bir düşünce oluşmadan neler söylemeniz gerekiyor ?


- Zaman Yeli'nden başlayarak üç kitaptır, metne uygun dil yaratma çabasının yanı sıra, bir de kitaba uygun deyişler, nefesler, anagramlar, kitabeler yazdım. Üç kitap boyunca yalnızca İştar Yazıtı'ndan bir cümle aldım, bir de ünlü SATOR AREPO anagramını alıp ona Hitit-Asur dili karışık bir nazire yazdım. Yani büyülü kare olarak da anılan o Latince anagramın tıpkısını başka bir dilde kuramasaydım, kullanmayacaktım. Kalenderiye'de de bir iki alıntı var: Kitab-ı Mukaddes'in Karamanlıcasından yaptığım alıntı hemen görülecektir: "Ey enmede goğleri eğen Allah, diye başlayan ve "sevin ey güveysiz gelin" diye biten o dua, beni romanı o dilde yazmaya iten en büyük etkenlerden biri olmuştur. Kalenderiye'de çok sevdiğim bir mezar taşından da alıntı vardır: Ey dost bana ziyarete mi geldin?
Bunlar dışında rahibin ettiği Latince dualar doğal olarak alıntıdır. Gerisi tümüyle benimdir, hatta bana özgüdür.


- Sizi özellikle neden Kalenderilik ilgilendiriyor, bu ilgiyi tıpkı dil anlayışında olduğu gibi merkeze uzaklık ya da merkezden ayrılık olarak değerlendirmek mümkün mü?

- Zaman Yeli'nde yazılanlara bir bakalım: O romanda ortodoksiden sapmış yığınların ayaklanması anlatıldı. Zaman Yeli, şehirlerdeki Sünni azınlık egemenliğini reddeden, ona karşı koyan Baba İshak asilerinin yarattığı fikir karmaşasını bir veri olarak ele aldı. Bu fikir Kapadokya Hıristiyan komünlerinde, yoksullukla kendini sınayan Müslüman dervişlerde, aynı çileye Müslümanlardan yüzyıllar önce başlayan Hıristiyan keşişlerde, yoksul düşen geniş yığınlarda ne etki uyandırmıştı? Ben bir toplumsal açıklama yapmak amacıyla yazmadığım için hayali bir toplum düzeni kurdum, orada tüm dinlerin heretiklerini (sapkınlarını diyeceğim hakaret gibi oluyor, oysa bunu bir değer yargısı kullanarak yazmıyorum) ele aldım. Güvercine Ağıt'a gelindiğinde çizgi dışına çıkan Müslüman Batınilik yenilmişti ama geniş bir coğrafyada izi sürülebiliyordu. 1294 yılındaydık ve pek çok bileşke, bugün halk tipi İslam denen çizginin uçlarını sivriltmişti. Kalenderiye 1527 yılına geldiğimizde bunun merkezi tanımamış ve hep isyancı kalmış heretiklerin Anadolu'ya nasıl damgasını vurduğunu gösterir artık. Bugün halk islamı denen şeyin kaynaklarına sezgisel bir bakıştır. Şu ya da bu şöyle olmalıydı diyen bir bakışım yok, beni anlamak ilgilendiriyor, taraf olmak değil. Ben Sünni otoritenin de, Batıni zümrelerin de taraftarı değilim. Çünkü hem romancı olarak hem de bir insan olarak romanda dinsel, siyasal veya bilimsel açıklamalar ve tarafgirlik bulunmasını reddederim.
Öte yandan Kalenderlerin merkeze uzaklığı benimle benzer bir ruh ikliminde durduklarını hep aklıma getirmiştir. Benimki salt siyasal bir itiraz değil, belki romantik bir itiraz; merkeze yakın durmayan dağda bayırda günlük hayatın içinde duruyor. Öyle şekle uymak zorunluluğu, edebi, erkânı yok. Din baskısı yok. Siyaset hükümranlığı için savaş yok. Belki merkezden uzaklık biraz benim için de böyle. İnceliğin şekil şartlarını bilmem ve sevmem ben. Ama kaba değilim. Romanım da böyle olsun isterim.


- Kalenderilerde sizi etkileyen şey nedir?

- Şüphesiz Kalenderilik, Mevlevilik, İslam felsefesi ve Hıristiyanlık hakkında çok şey biliyorum. Bu bilginin kitaplarıma bilgi olarak değil de, özümsenmiş insan davranışı olarak girmesi için elimden ne gelirse yaptığımı sanıyorum. Bu nedenle tarihi açıklayan roman yazmayı da, yazdığını iddia etmeyi de saçma buldum.
Kalenderlerin beni etkileyen yanı, hakikat arayıcısı olmalarıdır. Bağnaz değildirler. Evren, Tanrı, gelecek, dün, ahlak, kibir, mülkiyet gibi insanların tabusu durumundaki pek çok şeyi korkusuzca tartışmış, her gün söylenen alıp dinsel sözlerin başka bir anlamı olabileceğini akla düşürmüşlerdir. Bu nedenle ben Melami düşünce ışığında akıl yürütmenin zevkine vardım, romanda bunun pek çok örneğini göreceksiniz. Tanrı'nın kaderi var mıdır sorusu aklıma geldiyse bundandır; Allah'ı her an düşünmek, asıl günah bu değil mi sorusunu sordumsa bundandır. Kalenderler gibi şiirler, risaleler yazıyorum, bundandır. Ama bir yandan da biliyorum ki her türlü düşüncenin bağnazlığı vardır, bilimin bile. Bu nedenle ben Kalenderler çok haklıydı, şöyleydi böyleydi demekten hep uzak duruyorum. Sadece bugün melamet ehli pek çok insanın nasıl Sünni ideolojinin bir neferi haline getirildiğine bakıp gülüyorum. Çevrenize bir bakın, "Tanrı benim demek alçakgönüllülüktür. Asıl Tanrı'nın kuluyum demek büyüklük taslamak anlamına gelir. Yani bir ben, bir de o var demektir" diyen Fihi Ma Fih'teki Mevlana'yı görebiliyor musunuz?
Kalenderleri bugün yaşamadıklarına üzülerek ve çok büyük sözler ettikleri için çok seviyorum. Çünkü Kalenderler gibi yaşayanların topluca yakıldığı, oruç tutmayanların öldürüldüğü, dine itibar etmeyenlerin dışlandığı bu çağda belki de onlarla özdeşleşerek bağnazlığı lanetlememiz ve barbarlığı dışlamamız mümkün olacaktır.

31 Aralık 2008 Cumhuriyet Portal

"FLÂNEUR"

 
                                                                                                                G.Korat, 2010, Paris



Çokluk denizinde yunmak herkese vergi değildir: Bir sanattır kalabalığın tadını çıkarmak; beşiğinde bir periden kılık değiştirme, maske zevkini, ev kinini, yolculuk tutkusunu almış kişi, yalnız o kişi, canlılıkta kana kana sarhoş olur, hem de insan türünün sırtından sağlar içkisini. Yalnızlığını kalabalıklandırmasını bilmeyen, telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını da bilmez.
                                                                                    Charles Pierre Baudelaire[1]


         Gürsel Korat

Walter Benjamin, pasajlar üzerine denemelerinde özellikle "flâneur" kavramı üzerinde durur ve Baudelaire incelemesini bunun üzerine kurar. Kent ile edebi hakikat arasında nasıl bir ilişki vardır? Duygular ve algıları biçimleyen toplumsal varlığın caddeler ve sokaklarla ilişkisi nedir? Kent romantiği nedir?
"Pasajlar"ı Türkçeleştiren Ahmet Cemal, flâneur sözcüğünün Fransızca'da "avare gezgin" anlamına geldiğini ve "avare dolaşırken aynı zamanda çevrenin izlenimleriyle düşünce üreten kişi" demek olduğunu yazıyor.[2]
Paris Jouffroy Pasajı

Öte yandan flâneur'ün anlamı pasajlarla da ilgili görünüyor. Geniş kaldırımlar ve pasajlar yapıldıktan sonra flâneur'ün ortaya çıktığı anlaşılıyor. "Flâneur, geniş kalabalıklar arasında sıkılmayan, kendini bina cephelerinin arasında evindeymiş gibi duyumsayan kişidir. Flâneur görünüşte tembel, özünde bir gözlemcinin uyanıklığı ile donanmış kişidir."
Çünkü pasajlar modernizmin simgesidir, bilimin keskinliğini ve geleceğe güvenini simgeler. Baudelaire de, bilimle felsefenin birlikte ilerlediğini düşünen bir edebiyatçı. Ona izlenimlerini kent kalabalığı içinde "damıtan" dışa dönük bir yalnızlık düşmüştür. "Kalabalık" diyor Benjamin, "lânetlinin yalnızca en yeni sığınağı değildir; aynı zamanda toplumdışı kılınmış insanın kullandığı en yeni uyuşturucudur. Flâneur, kalabalık içerisinde yaşayan, terk edilmiş kişidir."
Demek ki flâneur, tüm sınıf ve katmanların aynı kent merkezinde toplanabildiği, tek merkezli, on dokuzuncu yüzyıl kentine ait bir kavramdır. Oysa çağımız “çok merkezli” şehirler çağıdır ve kent avaresinin, yalnızlığını sınayacağı pek çok pasaj, kredi kartı olmayanlarla yüzleşmeyecek kadar sterilize olmuştur. Günümüzde flâneur kavramını bilecek avare kalmamıştır. Artık flâneur kavramı, bunu yakasına bir fiyaka olarak tutuşturan şımarık burjuva çocuklarının entelektüel sakızıdır.
Çünkü bu hız çağında entelektüelin kent kalabalıklarından bir düşünce damıtması olanaksızdır. Olsa olsa duygu damıtır ki bu da ancak hız duygusudur. Hız arttıkça algılama yavaşlar; modern kent algısız duyguların, coşkuların ve düşünce boşluğunun mekânı haline gelir.
Düşünce üreten kişi kent kalabalığını sevemez artık; çünkü kent kalabalığından bilime ve sanata ilişkin sonuçlar çıkarması güçleşmiştir. Kent ve birey ilişkisinin nevrotik doğası onu ürkütür, ancak köye yerleşemeyecek kadar kentli olduğu için iki bunalım arasında sıkışmıştır; henüz köy yalnızlığı ile kent kalabalığı arasında yeğlenecek bir ara nokta yoktur.
Ancak yine de, Marx'ın Manifesto'da öne sürdüğü "kırsal yaşam aptallaştırır" tezinin çok yakın bir gelecekte geçersiz hale geleceğini düşünüyorum. Bunu Başkalaşım adlı öyküme konu edecek kadar benimsediğim için[3] rahatça “kuramını” da yazabilirim: Çok yakın bir gelecekte teknolojinin, kırsal alanı "zenginlerin yeri" haline getireceğinden eminim. Yüksek apartmanlar ve kalabalık şehirler, geniş bahçeli yüksek duvarlı kır evlerinin karşısında "proletaryanın mekânı" rolünü oynayacak. Kırlar burjuvazi, kentler proletarya ve orta sınıf arasında bölüşülecek. Kent, postmodern dünyada aptallığın ve nevrozun mekânı rolünü oynayacak. Kentliler kırda doğup büyüyenlerin bebeklerine gıpta ile bakacaklar, çünkü onların beton saksıda büyüttükleri çiçek her halükârda solgun olacak.             
İşte ben, bu, kentleri aşan yaşam biçimlerinin gözlemcisiyim; tıpkı flâneur gibi gezip gördüklerimden içsel bir sonuç çıkartırım, ancak ne geniş bulvarlar mekânımdır ne de metro kalabalıkları. Ben birbirini ezercesine kent dışındaki özel sitelere yığılan insan kalabalıklarını izleyip bundan acı kehânetlere varırım. Yeni kentleşme mantığı, şehir merkezindeki pasajın veya çarşının sonunun geldiğini gösteriyor; kentler, uydu kentler arasında paylaşılarak sınıflar arasına kesin çizgiler çekiliyor. Yeni uydu kentlerde, oyuncakçıdan parfümeriye, lokantadan bara kadar her şeyi içeren "pasajlar" merkez nokta olarak düzenleniyor. Ortaçağda dinsel yapı merkezde olurdu. Burjuvazi kamusal alanın merkezini devlet değil, sermaye haline getirerek çok köklü bir kopuş gerçekleştirdi ama en azından, ilk burjuva kent düzeninde sınıf farklarının altı bu kadar çizilmemiş, insanlar ayrı mekanlarda alışveriş etmeye yönlendirilmemişti. Parası olmayanlar vitrinlere bakıp kalıyor, "kelle fiyatına hürriyet" diyerek bağırabiliyordu. Burjuva kent merkezinde, avare ile burjuva, serseri ile iş güç sahibi kişi, birbirinin ayağına basabilirken, postmodern dönem burjuva kentinde, insanlar beğenileri bile birbirine benzeyen gruplara dönüştürüldü; şehir siteleri, sınıfları, kültür gruplarını ve hatta cemaatleri birbirinden ayırdı. Charlie Chaplin'in "Şarlo"suna, onun filmlerindeki polise ve yumurcağa, açların tokların suratına pasta geçirdiği, tokların haliyle eğlendiği sahnelere gerek kalmadı; bunlar tokların toklar arasında gerçekleştirdiği eğlencelere dönüşürken, yoksullar arasında hayal bile edilemez hale geldi.
Böylece kent, farklılıklardan güç alarak dinamizm kazanan insanların ortak mekânı olma özelliğini yitiriyor; hep benzer şeylere ilgi duyan insanların, aptallaştırıcı tekdüzeliğinin mekânı oluyor.
Baudelaire çağında kent, gelişmenin ve modernist ilerlemenin simgesiydi. O çağda kent övgüsü anlaşılır bir şeydi. Ama günümüzde, bu koşullarda kent övgüsü yapmak için azıcık sersem olmak gerek. Çünkü kentler, artık insanlığın geleceği olmaktan çıktı.

Atina Kolonaki'de Bir Pasaj

Baudelaire'in modernist bir tepki ile tutkuları ve karar verebilme gücünü yüceltmesine karşılık romantizmin özveri ve kendini adayışı yücelttiğini yazan Benjamin, benim neden flâneur'ün yolundan gidemeyeceğimi de açıklamış oluyor: Çağımızda tutkular ve karar verebilme gücü artık yalnızca bilgiyi ve sermayeyi elinde tutanların yapabileceği şey. Oysa küreselleşme ile sürekli bir azınlık lehine yükselen refah, çoğunluk için acı ve mutsuzluktan başka ne getirdi? "Kırlarda" yüz binlerle ifade edilen ölümler başlamadı mı? Afrika tükenmedi mi? Güney Asya bir lânetliler diyarı haline gelmedi mi? Bu dünyada tutku ve karar verme gücü taşımak yerine, insanlık değerlerine ve özveriye kendini adayıştan başka yüceltilebilecek daha değerli bir şey kaldı mı?
Flâneur değilim ben, kentlerden umudunu kesmiş bir kentliyim; estetiği daha çok geçmişte, aklı gelecekte arayan bir romantiğim.

[1]Baudelaire, Paris Sıkıntısı, Çev. Tahsin Yücel, s.27 Adam Yayınları İstanbul 1982
[2]Walter Benjamin, Pasajlar, Çev. Ahmet Cemal, s. 81, Yapı Kredi Yayınları İstanbul, 1995
[3]Bkz. Gürsel Korat, Gölgenin Canı, Can Yayınları, İstanbul 2004 ve Ayrıca iki kitap bir arada basılan Dalgın Dağlar YKY 2017


YKY Kitaplık Sayı 113

ALFABEYE OTUZUNCU HARF!

Fotoğraf: Ali Kangal 2008

Sözleşi-Yazmaşı

Nazmi Solak



Gürsel Korat’a son kitabı Kalenderiye ile ilgili olarak sorular sormak istedim. Baktım ki nazal n harfi kullanmış kitapta. Böylece alfabemizin harf sayısını otuza çıkarmış. Ben de diğer harflerin ne suçu var diyerek harflerin sırasını karıştırdım ve sordum. Parlak bir fikir sandım ya değilmiş. Tuhaf yanıtlar aldım… Yeryüzünde örneği görülmemiş bir röportaj oldu.


-Nazal N?

-Niye bu harfte ısrar ettiğimi soruyon dimek? Bazar yirindeki hac’emmiye bunu bir sor da gorek!

A
Anlatım tekniği mi? Şöyle diyeyim: Çocukluğumdan beri bir olayı anlatan kişinin yalnızca söz söylemediğini, birtakım jestler, tekrar eden sesler, önem verilen şeyi öne çıkartan ve vurgulayan beden hareketleri edindiğini gözledim. Bunu metne geçirmenin yolu, kanımca, o hareketleri tanımlamak değil, o hareketlere uygun bir dil yaratmak olabilirdi. Ben Kalenderiye ile Orta Anadolu’nun ve özellikle Kayseri’nin en belirgin ses özelliklerini yazımın göbeğine oturttum. Yalnızca Kayseri’yi değil, Yozgat’ı, Çorum’u, Niğde’yi, Nevşehir, Kırşehir ve Konya’yı kapsayan bir söyleyiş ortalaması seçerek, bir yığın sözcük uydurarak, anlaşılmayacağını hiç düşünmeden, metnin gösterdiği sınırları da geçmeden anlatmaya başladım.

A!
Geçelim ağa! Yiter bu gadarı.

B
Bahri Efendi. Kayseri’ye gelen paşa. İyi adamdır. Vergi almaya gelmiştir. Kayserililerin seveceği bir iş değildir yaptığı.

C
Cınnakcı Behram Paşa. Tırnakçı demenin Kayserilicesi. Romanda cehendemin zımarasına dah idilen namıssız.

Ç
Çok katmanlılık şöyle sağlandı: Hıristiyan dünyasının (Özellikle Venedikli ve Rum tüccarların) Osmanlı’dan bağımsız, yarattıkları kültürel öbek bir yanda, merkezden uzak duruş (Kayseri, Kalenderiler) ve özel olarak Kalenderilik öbür yanda. Kadın dünyasına gelince, o özel bir konu olarak duruyor. Bir de Osmanlıları unutmayalım.

D
Dili yeniden nasıl yarattım? Nasıl bir yol izledim?
Yeni sözcükler uydurdum, biraz. Örneğin “Gülümük verdi” dedim bir iki yerde, “gülümsedi” desem, o dilin içinde o kadar yeni duruyordu ki böyle söyledim. “Herkeş dombuş dombuş gülüştü” derken dombuş sözcüğünü elbette uydurmuştum. Horozlar öttü demek yerine üğledi demeyi yeğledim, bir yerde de üğzüledi dedim; daha fazlası yaptığı gözbağının sırrını veren hokkabazın haline düşmek olur.

E
Ezeli Kamer Dede. Simantikos Yosif de derler, Yusuf Can da. Onu anlatan sayı üç’tür. Anlatılması bir hayli güçtür.

F
Soru? Soruyu anlamadım. Geçelim.

G
Benden söz etmeyelim bu sefer. Ha, gamçaklama, dümçükleme gibi sözleri senden esinlendim, dirsekleyip durmana gerek yok. Dimdirik oldum, yiter.

H
Hristo. Canım çocuk. Romanımın kilit adamlarından biridir. Çok severim.

K
Kalenderlik kendini göğün takvimine uyduran, nefsini açlıkla sınayan, Tanrı’ya çile çekerek, melâmet yolunda ilerleyerek ulaşılacağını düşünen kişilerin işidir. Kalender, alçakgönüllüdür.
Kalenderlerin beni etkileyen yanı, hakikat arayıcısı olmalarıdır. Bağnaz değildirler. Evren, Tanrı, gelecek, dün, ahlak, kibir, mülkiyet gibi insanların tabusu durumundaki pek çok şeyi korkusuzca tartışmış, her gün söylenen dinsel söz kalıplarının başka bir anlamı olabileceğini akla düşürmüşlerdir. Bu nedenle ben Melami düşünce ışığında akıl yürütmenin zevkine vardım, romanda bunun pek çok örneğini göreceksiniz. "Tanrı’nın kaderi var mıdır" sorusu aklıma geldiyse bundandır; “Allah’ı her an düşünmek, asıl günah bu değil mi” sorusunu sordumsa bundandır. Kalenderler gibi şiirler, risaleler yazıyorum, bundandır. Ama bir yandan da biliyorum ki her türlü düşüncenin bağnazlığı vardır, bilimin bile. Bu nedenle ben “Kalenderler çok haklıydı, şöyleydi böyleydi” demekten hep uzak duruyorum. Sadece bugün melâmet ehli pek çok insanın nasıl Sünni ideolojinin bir neferi haline getirildiğine bakıp gülüyorum. Çevrene bir bak hele, “Tanrı benim demek alçakgönüllülüktür. Asıl Tanrı’nın kuluyum demek büyüklük taslamak anlamına gelir. Yani bir ben, bir de o var demektir” diyen Fihi Ma Fih’teki Mevlana’yı görebiliyor musun?

M
Hah Mevlana’nın yerine bu harfteki adam gelir işte: Molla Emin. Gözünün biri küçük. Gözkapağı düşük. Yeterli ip ucu.

M!
Daha başkaları da var elbet: Manzoni gibi. Kalender’i Calendar olarak yazandır. Önemli adamdır.

N
Nurusefa.Cazının biri.

O
Ortodoksi, her dindeki merkezi temsil eden, bağnaz görüştür. Kalender buna itiraz edendir.

P
“Perizad” de, orada dur. Ben söz edemem onun hakkında.

S
Saruhan. Sahnemizdir. Dünyamızın sahnesi. Acayip bir yerdir. İnsan orada bir başka olur.

T
Romancı nasıl taraf olsun? Olur mu öyle şey! Beni anlamak ilgilendiriyor, taraf olmak değil. Ben Sünni otoritenin de, Batıni zümrelerin de taraftarı değilim. Çünkü hem romancı olarak hem de bir insan olarak romanda dinsel, siyasal veya bilimsel açıklamalar ve tarafgirlik bulunmasını reddederim.
Öte yandan Kalenderlerin merkeze uzaklığı benimle benzer bir ruh ikliminde durduklarını hep aklıma getirmiştir.

U
Uyarı şu: Zaman Yeli’nden başlayarak üç kitaptır, metne uygun dil yaratma çabasının yanı sıra, bir de kitaba uygun deyişler, nefesler, anagramlar, kitabeler yazdığımı unutmayalım. Üç kitap boyunca yalnızca İştar Yazıtı’ndan bir cümle aldım, bir de ünlü SATOR AREPO anagramını alıp ona Hitit-Asur dili karışık bir nazire yazdım. Yani “büyülü kare” olarak da anılan o Latince anagramın tıpkısını başka bir dilde kuramasaydım, kullanmayacaktım. Kalenderiye’de de bir iki alıntı var: Kitab-ı Mukaddes’in Karamanlıcasından yaptığım alıntı hemen görülecektir: “Ey enmede goğleri eğen Allah” diye başlayan ve “sevin ey güveysiz gelin” diye biten o dua, beni o dilde roman yazmaya iten en büyük etkenlerden biri olmuştur. Kalenderiye’de çok sevdiğim bir mezar taşından da alıntı vardır: “Ey dost bana ziyarete mi geldin?”
Bunlar dışında rahibin ettiği Latince dualar doğal olarak alıntıdır. Gerisi tümüyle benimdir, hatta bana özgüdür. Uyarıyorum, bu kitapta zaman da zemin de, efsane de yalan da benimdir, o kadar.

V
Vuslat? Başka bahara.

Y
Yer. Bir yer vardır ve zaman orada döngel eyler durur.

Z
Zaman. Madde eyleme geçtikçe ve değiştikçe varlık bulur.



Bireylikler Dergisi, 20

Mayıs Haziran 2008