Ortaçağ Rüyalarında İstanbul


Asuman Kafaoğlu-Büke


Gürsel Korat sade bir kurguyla çok yoğun bir tarihsel dönemi anlatmayı kusursuz başarıyor. Bir tek satırı bile fazla olmayan, usta işi bir kurgu 'Rüya Körü'

İnsanlık, en büyük gaddarlık öykülerini iktidar savaşlarında görmüştür. Kardeşini, babasını, hatta evladını öldüren hükümdarlar, bir çağa ya da bir ülkeye özgü değildir üstelik, tarihin her dönemine varlıkları yayılmıştır. Gürsel Korat’ın ‘Rüya Körü’ adlı romanı, Doğu Roma İmparatorluğu’nun çok kanlı iktidar kavgalarının yaşandığı bir zaman dilimini anlatıyor. ‘Rüya Körü’, 1143-1180 yılları arasında hüküm süren I. Manuil döneminde geçiyor. İmparator babası bir yabandomuzu avında şüpheli bir şekilde yaralanıp ölünce genç yaşta imparatorluğun başına geçen Manuil, iktidarını ve gücünü kullanmak için her yolu deniyor. Gürsel Korat’ın romanı az bilinen bir dönemi (en azından edebiyatımızda az anlatılan bir dönemi) ele alıyor. 12. yüzyıl Anadolu’sunda, Balkanlarda, Kudüs’te ve büyük bir kısmı İstanbul’da geçen roman, Katolik-Ortodoks savaşlarının ve Selçuk beyliklerinin tarihçesini de anlatıyor.
Troya Kralı Priamos ile Hekabe’nin güzel kızı Kassandra, kendisini deliler gibi arzulayan Apollon’unun aşkını kabul etmediği için lanetlenir. Tanrının lanetine göre, Kassandra geleceği görür ama kimseyi inandıramaz; bu yüzden Troya savaşında, ne kardeşi Hektor’u ne de nişanlısını kurtarabilir. Geleceğin kötülüklerini bildiği halde değiştirme gücünden yoksundur. Bugün psikolojide göz ardı edilen belirtiler için kullanıldığı gibi, kehanetlerin güvenilmezliğinin simgesi olarak da kullanılır.

Doğuştan yalancılık
‘Rüya Körü’nün roman kahramanı Stefanos Aksukos, çocukluğundan beri rüyalarında bazen bir gün sonrayı, bazen de yüzyıllar sonrasını görür ama aynı Kassandra gibi gördüklerinin gerçekleşeceğine kimseyi inandıramaz. Aslında Stefanos’un Kassandra’dan bir farkı, gelecek rüyalarını gördüğü halde onları yorumlama yeteneğinden yoksun olmasıdır. Ona bazı sahneler görünür, ama bu sahnelerin ardında yatan nedenleri bilmediğinden, rüyalarını her zaman doğru yorumlayamaz. Gördüklerini başkaları görmez, işittiklerini de işitmez ve zamanla “gördüğü ve işittiği şeyleri gösteremediği için ‘ruhunda doğuştan yalancılık olduğu’na dair olumsuz yargılarla büyümüştü. Bildiği şeylerin olmadığına ikna edilmek çıldırtıcı olsa da, Stefanos zamanla durumu kavrayıp sustu.” Bu durum onu insanlardan koparır ve yalnızlığa sürükler.
İşin ironik yanı, Stefanos’un babası imparatorluk sarayının tarihçisidir, İmparator tarafından megas domestikos unvanı verilmiş bir yazıcı ve aynı zamanda orduların komutanıdır. Aynı babası gibi Stefanos’un da yazıcı olması beklenir; yaşananları, yani geçmişi yazacaktır fakat o, yaşananları değil yaşanacakları biliyordur. Bu yeteneğini ilk keşfeden kendisiyle yaşıt Manuil olur. Manuil, Stefanos’un doğaüstü güçlerini özellikle imparator olduktan sonra kullanmak niyetindedir ama aynı şeyi imparatorun hem baş düşmanı, hem rakibi kuzeni Andronikos fark eder. Andronikos da, Stefanos gibi mistik güçlere sahiptir ama Stefanos’un aksine, geleceği değil geçmişi görür. Yaşanmış olayları tüm detaylarıyla rüyalarından bilir. Bir çeşit falcıdır ve bu yeteneğini insanları -özellikle kadınları- etkilemek için çok sık kullanır. “Ben de senin gibi rüya körüyüm, Stefanos” der bir seferinde “Başkalarının rüya dediği şey benim uykularıma gelmiyor, yalnızca geçmiş zamandaki bazı olayları görüyorum.” İki adam, gördükleri rüyalar arasında bağlantı olduğunu anlarlar. Sanki rüyadaki eksikler biraraya geldiklerinde tamamlanır. Birbirlerine tamamen zıt kişiliklere sahip oldukları için gerçek hayatta dost olmaları olanaksız görünür, yine de hayatı anlamak için anahtarın diğerinin elinde olduğunu bilerek yaşarlar. Andronikos’la Stefanos’un ilişkileri farklı düzeylerde ve farklı duygu yoğunluğunda akar roman boyunca. Bu noktada bir küçük kurgu hatasına değinmek gerek: Andronikos’un Stefanos’tan önce yedi yaş büyük (s. 65) sonra on iki yaş büyük (s. 84) olduğu söyleniyor. Bu hata aslında kurgunun bilinçaltı belki de, çünkü Andronikos bazen baba yerine bazen rakip yerine konuyor romanda. Güven, güvensizlik, nefret, intikam duyguları arasında gidip gelen bir ilişkileri var. İmparator Manuil ise her ikisinin orta yerinde, birinden faydalanarak diğerini yok etme isteğinde.

Yalnızlık, en işlek zekâyı bile köreltir
Kimsenin bir diğerine güvenmediği ortamda, özellikle de bitmeyen iktidar savaşlarında, kehanet en önemli silahtır. İmparator Manuil iktidarını güçlendirmek ve düşmanlarından önce davranıp onları yok etmek amacıyla Stefanos’tan rüyalarını yazmasını ister. Kurnaz biri olmayan Stefanos İmparatorun güvenini kullanmayı beceremez. “Aklı şeytanca çalışsa, bilicilik yoluyla herkesi parmağında oynatması işten bile olmayan Stefanos’un bu hale düşmesi saçma görünebilir; oysa bir insanın elinde neyin olduğundan çok, aklının o şeyle nasıl ilgilendiği önemlidir” diye açıklar anlatıcı. “Stefanos’un aklı, zihnini dolduran şeyleri kabul etmiyor, o da bundan ötürü acı çekiyordu.” Stefanos fazla zeki de değildir. Romanın başka bir yerindeki “yalnızlığın işlek zekâları bile körelttiği bilinmez değildir. Stefanos’un, hiç sevgi ve ilgi görmediği İmparator’un kendisine yararlı şeyleri tek başınayken anlayabilmesi için bağımsız bir ruhu olmalıdır; o da Stefanos’ta yoktu” türünden açıklama karakteri iyi tanımamızı sağlar.
Romanda okurun dikkatini çeken ilk tema bu noktada ortaya çıkar: gelecek ya da geçmiş kaygısıyla yaşayan insanlar bugünün önemini kaçırırlar. Ayrıca geçmiş ve gelecek ne denli iyi bilinse de “şimdi”yi anlamak için yetersiz kalır. Buna bağlanan bir başka tema ise, geleceği bilmek hayatı zenginleştiren ya da geliştiren bir unsur değildir. 12. yüzyıl insanı için uçakların, tankların, otomobillerin birgün yapılacak olması bilgisi, her ne kadar doğru olsa da, bir işe yaramayacaktır. Bu konuda yazar çok önemli bir noktayı roman boyunca canlı tutmayı başarıyor, gelecek rüyaları ya da geçmiş saplantıları içinde aslında kaybedilen bir tek şey var, o da bugün. Stefanos’un hayatı, şimdinin değerini anlamadan yaşamanın trajedisi.

Başlangıçta söz vardı
Romanda tekrarlanan motiflerden biri de “Önce rüya vardı” sözü. Gürsel Korat bu sözle Yuhanna İncil’indeki “Başlangıçta söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve söz Tanrı’ydı” (Yuhanna 1:1) ifadesine gönderme yapıyor. Stefanos için gerçekten önce rüya gelir, çünkü yaşamadan önce rüyada yaşar. Önce hayali oluşur gerçekliğin, sonra gerçeklik gelir; hem de gerçeklik geldiğinde artık yaşanmıştır, bilinendir; hatta belki unutulan bile olmuştur. Konuya bambaşka bir açıdan bakarsak, sözden önce imgenin gelmesi fikri de kuşkusuz daha mantıklıdır. ‘Rüya Körü’ felsefi açıdan da yaklaşır konuya, anlamlandıramadığı rüyaların parçası olarak Descartes ve Freud (düşünceleriyle) görünürler Stefanos’a. Yazar bununla, felsefe ve psikolojide rüya hipotezleri üzerine düşünülmüş en gelişkin kuramlarla oynama fırsatı verir okura.
Stefanos’un hayatındaki kadınlar da aynı rüyaları gibi, anlam bulamazlar çünkü onları da ya gelecekte ya da geçmişte yaşar Stefanos. İlk ve büyük aşkı Teodora’ya rüyasında aşık olur; hiç sevişmediği güzel karısı onu Andronikos’la, kölesi Bircan ise babasıyla aldatır, hizmetçisi Marta ona sadık bir kadındır ama onu da arzuladığını gösteremez. Gerçek anlamda tek seviştiği kadın, sadece bir intikamdır. Kadınlar söz konusu olduğunda Stefanos’un defterinde hep kaybediş yazar.
Günümüz romanlarının bir zayıflığı olarak görülecek, konu dışına çıkma ve gereksiz detaylarla dolup taşma bu romanda hiç yok. Gürsel Korat sade ve temiz bir kurguyla çok yoğun bir tarihsel dönemi anlatmayı kusursuz başarıyor. Bir tek satırı bile fazla olmayan, usta işi bir kurgu çıkartıyor ortaya. Okura roman kahramanlarını tanıma ve olayları sindirme fırsatı veriyor. Özellikle tarih seven okurlara çok çekici gelecek bir roman ‘Rüya Körü’, çünkü tarihsel detaylar akıllıca işlenmiş, bilgi doğru kullanılmış ve zekice günümüze bağlanmış bir roman.

Radikal Kitap, 6 Kasım 2010

Rüya Körü Yayımlandı


Doğu Roma İmparatoru Manuil Komninos'un çağında, İstanbul'un tarihi yarımadasındayız.

Bir adam, rüya gördüğünü sanarak gerçekliğin bir bölümünü görmektedir.Gördüğü şeyler yalnızca gelecek zamandaki küçük anlardır. Ne yazık ki bu nedenle başına belayı almıştır.

Bir başka adam uykusunda geçmiş zamandan başka bir şey görmemektedir.
Oysa onun tutkusu yalnızca geleceği görebilmektir.
İki adam, buluşur fakat birbirlerine faydaları dokunmaz. Çünkü bu kez ya geçmiş ya gelecek arasında bölünerek şimdiki zamanı kaybettiklerini anlamışlardır.

Şimdiki zamanı olmayanların macerasıdır bu. Baba ile oğul olarak bölünenlerin, âşık ve mâşuk olanların, yalnızca alanların ve yalnızca verenlerin, muktedirlerin ve muktedir olmayanların.

Roman şimdiki zaman yaşanmaya başlandığında sona erecektir.

Gelecekte olan biteni anlayarak ilerliyoruz bu romanda. Fakat anladığımız her şey geçmiş oluyor. Bunların hepsini ise şimdi yaşıyoruz.

"İstanbul'u anlatmayan yazar İstanbul'u anlattı sonunda" denecektir; çok güzel, ama bütün her şeyi Selçuklu'ya İstanbul'dan bakmak için anlatmadığımı kim biliyor?


Gürsel Korat



Varoluşumuz


Gürsel Korat

Tüm evrenin varoluşunu kendi hayatımızın varoluşu süresinde deneylediğimiz şeylerle açıklıyoruz. Sanki evren bizim kayrayışımız kadar bir sürede var olmuş ve yalnızca o kadarmış gibi. Bu yanılgı, kendi düşüncemiz, duygumuz ve aklımızla sınırlı bir açıklamayı evrene genellemektir.

İnsan sonsuz varlığı kendi varoluşu içinde bulabilir, ancak sonsuzluk insan varlığıyla ölçülemez. Bu, saçma.

Yeme, içme ve sindirim süreciyle düşünme ve estetize etme eylemi birbirinden ayrı; ancak düşünmenin hayvansı beden etkinlikleri olmadan üreyememesi gülünç ve hatta saçma.

Hiç yokken doğada varlık bulup yine hiç olmak saçma,

Bir bedenden dünyayı algılamak, onun istekleri ve duyguları içinden "saf aklı" ve her şeyin boşluğunu görmek dâhice olabilir ama sonuçta saçma,

Bu kadar kapsayıcı, bu kadar dünyevi bir aklın, hiç beklemeden, ummadan dünyaya gelmesi kadar, zorunlu olarak ve genellikle hiç ummadığı zamanda yok olması, bir bedenle birlikte çürümeye bırakılması çok saçma.

Evrende herhangi bir zamana "uyanmış" ve ondan aldıklarını hiçliğe taşımaktan başka bir şey yapamayacak ve bildiklerini hiç bilmeyecek olan varlıklarız. Bu, saçma. Bu nedenle pek çok insanın tanrısı vardır. "Zihin varken düşünen" zihnin zamansızlığını fark eden Descartes aklımızı çeler ama, zihin yokken, hiçlik varken onun kendini bileceği söylenemez. "Düşünüyorum o halde varım" sözü bu nedenle cok saçma.

Hiçlikte düşüneceğimizi, hiç olup yeniden var olacağımızı düşünmek saçma.

Hep yaşayacakmış gibi, hep sonsuz bir hayat varmış gibi, çocuk kayıtsızlığıyla, günün dertlerine boğularak yaşamak mutluluk verir ve çok saçmadır.

Varoluşu kurcalamak insanı derinleştirir, gündelik yaşamın dışına çıkarır ama sonuçta bunlar neye yarayacaktır, saçma.

İlginç olan şudur: İnsan neyse öyle yaşar, başka türlü olamaz ve durumunu da hiç saçma bulmaz.

Yazarın İnsani Varlığı ve Edebi Kimliği


Gürsel Korat

Yazarlar, yarattıkları kişileri sever, sevmelidir. Okurun nefretle karşıladığı kahramanları bile bir yazar sevgiyle yaratmış olabilir. Çünkü bir yazar o nefret edilesi kişiliği yazarken tüm insanlığı deneylemektedir; bunu sevgisiz başaramaz.


Yazar, kahramanını yargılayan kişi değildir çünkü; onu koşulları içinde oluşturan kişidir.


Bu bakımdan, bir yazar birbiriyle hiç bağdaşmayan felsefi duruşlarla bağdaşık görünür. Örneğin ben, kendime baktığımda Platon'u çok sevmekte, Pisagor'u dahiyane bir kişi olarak bulmakta, Kant'ı akıl kategorilerini ayırdığı için çok önemsemekte, Yuhanna'yı coşkusundan ve yaratıcılığından ötürü "kendimin" saymakta, Celâleddin Rumî'yi yükseklerden inebilme gücünden ötürü sevgiyle benimsemekte olduğumu görüyorum. Benim için Haydarî dervişin cezbesi, kendi mutluluk sarhoşluğumla eştir. Ama bu sarhoşluğu ve cezbeyi ne bir şamanınkinden ne de kilise korosunda ilahi söyleyen bir diyakosunkinden üstün bulurum. Ben kendi aklım ve eylemimde bütün bunlardan ayrıyımdır; varoluşumu açıklarken Sartre, tarihe ve topluma bakarken Marx, zamana bakarken Herakleitos gibi düşünürüm.


Yazar kendi varoluşunu tanımlarken akli bir bütünlük kurar. Ancak bu varoluş, o bütünlükle çelişen mantık bağlarına da ihtiyaç duyar. Bunu yazarın insan varlığıyla edebi varlığını ayırmak için yazıyorum: Günlük yaşamımda felsefi materyalist ve bilimsel çerçevede ilerleyen ben, duygusal dünyamda zaman zaman beliren metafiziği yadırgamam. Hatta içinde yaşadığım kültürel iklimin simgeleri dinsel bile olsalar iyi icra edildikleri takdirde çok ilgimi çeker. Benim için bir camide mevlit ve gazel dinlemekle kilisede ilahi dinlemek arasında hiçbir fark yoktur. İyi icra edilen bir ezan sesiyle yerime mıhlandığım çok olmuştur. Belki de bütün bunları edebi varoluş biçimimle algıladığım için böyledir, bilemem. Ama şunun çok açık farkındayım: Bunları gizli bir din arzusuyla yaşadığım için değil, insanlığa ait olan ama bana ait olmayan bu durumları, bir zaman içselleştirdiğim için yadırgayamam.


Çünkü yazar, karşı çıktğı halleri edebi varoluşu yoluyla besleyen kişidir. Karşı çıktığı şeyleri kişisel varlığıyla karıştırmadığı ölçüde de yazardır.