Solculuğun Dünü İslamcılığın Bugünü



I

Yetmişli yıllarda, henüz çok gençken, sömürüye, eşitsizliğe ve ırkçılığa karşı sosyalizm fikrini benimsemenin ruhuma ne kadar iyi geldiğini, içimin nasıl ışıdığını çok iyi anımsıyorum. Bu ışımanın etkisiyle gözlerimin kamaştığını ve bu nedenle bazı şeyleri iyi göremediğimi ise çok sonraları anlayacaktım: çünkü ne Moskova mahkemelerini biliyordum o zamanlar, ne de Katin ormanlarını; ne Kamboçya’daki ölüm tarlalarından haberim olmuştu, ne de Çin Kültür Devrimi’nin hain ilan ettiği “düşmanlar”dan.
O yıllarda sosyalizmin iyi bir toplumsal düzen olduğuna inanç yüksekti. Sosyalizmde olduğu söylenen her türlü kötülük ise propagandadan ibaretti, bundan kimse şüphe etmiyordu.
Şüphesiz yalan yanlış propaganda da çok yaygındı: “Komünizmde ana-bacı yok, karı-koca yok, hangi kadını canın çektiyse eve gir şapkanı as, kocası, babası, kardeşi gelse de dışarıda sen işini bitirinceye kadar bekler” diyen Anadolu işi çamur sıvama rezilliğinden, resmen örgütlenmiş, enstitüleri kurulmuş Amerikan destekli koca koca kurumlara kadar her yerden anti-komünizm fışkırıyordu. Kapitalist ülkeler blokuna “Hür Dünya” deniyordu, hatta Churchill’in sözleriyle sosyalist ülkeler “demirperde ülkeleri” olarak niteleniyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda savaş mekanizmasını sivil halk üzerinde denemeyi umursamayacak kadar insanlığını yitirenler ve dünyayı paylaşma savaşı çıkaranlar sanki bu “özgür dünya”nın yöneticileri değildi. İnsanlarını düşüncelerinden ötürü hapse atan, hatta Mac Carthy döneminde her türlü sol söylemi korku dolu bir suç gibi kovuşturan onlar olmamıştı.
Bu kamplaşmanın etkisiyle o yıllarda solcuların gözleri ak-kara, doğru-yanlış, bizden-öteki sınıflaması dışında bir şey görmez olmuştu. Örneğin Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’nda bütün doğu Avrupa’yı işgal etmesi ve orada uydu yönetimler oluşturması doğal görünüyordu.
Doğu Avrupa niye işgal edilmişti gerçekten?
Buna yanıt olarak deniyordu ki: “Bratislava Anlaşmasına göre, bir ülke zor durumda kaldığında diğer ülkelerden (Sovyetler’den tabii) yardım isteyebilir. Durum hukuka uygundur.”
Kendin çalıp kendin söylemek diye buna derlerdi elbette: Hem işgal edeceksin, hem de işgal ettiklerinle bir araya gelip anlaşma hazırlayacaksın, sonra da buna dayanarak o ülkenin iç işlerine karışacaksın.
O zaman Hitler’le niye savaşmıştı ki Çekler, Bulgarlar, Polonyalılar..
Bir ara Kim İl Sung'un kitabını okuyorduk: Acayip bir adam diyorduk, ne Sovyet ne de Çin yanlısı, yani üçüncü yolu savunuyor. Ayıla bayıla okuduk: “Proleter enternasyonalizminin bayrağını yükseltelim!” adıyla dilimize çevrilen kitabında dinsel doğrular ve buyruklar gibi, partinin şaşmaz doğruları, hainler, revizyonistler şunlar bunlar anlatılıyordu. Henüz ölmemişti, oğluna hanedanını bırakmamıştı, oğlundan da tuhaf saç tıraşlı torununa diktatörlüğünün süreceği bilinmiyordu. Hele hele kendisine yazılan mektupların bile sergilendiği müzesi açılmamıştı.
Kişiye tapınmanın böylesine yüceltildiği bir hal sosyalizmle bağdaşabilir mi sorusuna ahmakça yanıtlar veriyorduk, Ama.. diyorduk, ama bakın orada sömürü yok, sınıflar ortadan kaldırılmış, eşitlik..
Böyle teranelerle birbirini efsunlayan sağır büyücüler gibi yığın halinde bir o yana döndük Etiyopya’da ve Yemen’de bugün gerici bile demeyeceğimiz “kurtuluş savaşları”nı selamladık, bir bu yana döndük Çinhindi anavatanımız oldu. Tabii kutbumuz da rehberimiz de Latin gerilla hareketleriydi.
Programımızda insan hakları, demokrasi bilinci, bireysel özgürlükler, lideri putlaştırmaktan kaçınma ve söz söyleme özgürlüğü yoktu. Seçimle işbaşına gelmiş Allende’yi değil, savaşarak iktidarı alan 26 Temmuz (Küba) ve Sandinista (Nikaragua) devrimlerini örnek alıyorduk. “Neden demokratik bir programınız yok” diyenlere “Şili’de olanlara bakın” yanıtı veriliyordu, şüphesiz doğruydu bu; “emperyalist saldırıdan fırsat kalmıyor ki buna” deniyordu. Biri çıkıp da “Niye güçlü devletler kurmuş Sovyetler’de veya Çin’de demokratik yönetimler yok” dese, “Sosyalizm kendini savunmak için silahlanmak ve düşmanlarına göz açtırmamak zorundadır” diyerek karşı konuluyordu.

                                 Kamboçya, Kmerlerin Marifeti 1976

Yüzeysel ışığı süslü ama içi karanlık olan bu yanıtlarla yetinmek, solu topluma düşman, eşitlik adı altında herkesi köleleştirmeye çalışan bir düşünce olarak yaftalamaya olanak tanıdı. Sol, kendi kuramsal kaynaklarını popülizmin sığ sularında çarçur ediyor, bütün insanlığı kardeş bilen o yüksek düşünce adım adım Rus, Çin, Macar, Çek, Slav milliyetçiliklerine dönüşüyordu. Hangi zihinsel içerikle sosyalizmi yorumladığı anlaşılamayan Pol Pot adındaki cani, insanın gözlüklü oluşunda bile burjuvalık gören müritler yetiştiriyor, Marksizmin seküler ve bilgi dolu insan tipi kayboluyor, her devrimci iman dolu savaşçıya dönüşüyordu. Sosyalizmin enternasyonalizmden milliyetçiliğe, özgürlükçülükten despotizme evrildiğini kavramak için bu yapının yerle bir olması gerekti.
Bir örnek vereyim: Doğu Avrupa’nın bütün o uydu “sosyalist” despotları bir bir devrilirken, onları “Sovyet emperyalizminin uşağı” olmakla suçlayan Arnavutluk’ta böyle hareketler yoktu. Buna bağlı olarak da ülkemizdeki Arnavutluk sosyalizmi yanlıları orada gerçek sosyalizmin yaşandığını ve o yüzden burjuva düzenini savunan olaylara rastlanmadığını düşünüyorlardı: “Biz söylemiştik” diyorlardı, “Bizim haklı olduğumuzu anlamanız için Doğu Avrupa uydularının yıkılmaları mı gerekiyordu?”
Çok değil aylar içinde bu sefer Arnavutluk’tan gemiler dolusu insan batıya kaçmaya başladı, pek çok ülke sınırlarını kapattı, hatta bir gemi, içinde binlerce insanla birlikte Akdeniz’de bir cüzzamlı topluluğu gibi haftalar boyu dolaştı. “We love U.S.A” veya “freedom” dövizleri bir hayalet gibi Akdeniz’i turladı.
Böylece sol, reel-politik’in kurbanı oldu; oysa sayısı milyonları bulan insan, bu fikirler uğruna ölüme gitmişti, sosyalizm taraftarlarının çektiği çileler Hıristiyan martirlerini aratmıyordu. Belki de bu yüzden olsa gerek, sosyalistler, düşüncelerine uygun olmadığı halde dini akımlara benzediler ve ölülerine “şehit” dediler.
Bu ölüm seviciliğinin sosyalist kültürün terk edildiği bir çağı işaret ettiği tartışmasızdır: Sosyalizmin birtakım şeflerin (şeyhlerin dememek için kendimi güç tuttum) iradelerine ve beyanlarına bağlı, marazi bir itaat kültürü haline geldiği, her şeyin halen ak-kara, doğru-yanlış mantığına göre açıklandığı bu ölüm tapınmasından ve şehitler edebiyatından anlaşılabilir.
Günümüzde sol olduğunu iddia eden bir hareketin, bütün bu anlayışlarla bağını koparması ilke olarak beklenmelidir: “Yurtseverlik” “ulusal değerler” gibi kavramların ardına geçerek, Stalinizmi yücelterek solculuk yapılamaz; bu olsa olsa soğuk savaş yıllarında Doğu Avrupa’daki “ulusal sosyalizmlerini koruyan” yönetimlerin ve onları destekleyen “dilsiz şeytanların” safına girmek olur.
Komünizmle ulusal çıkarları bağdaştıranların enternasyonalizmi reddetmesi çok olağandır: Ancak bu, solu sol yapan en temel değerin inkarıyla solculuğa başlamaktır.  
Komünist Hipotez adlı yapıtında ‘partiye karşı devrim’ denebilecek bir ilke öneren Alan Badiou’nun solun kendini yenilemesi konusunda bir ışık yaktığını düşünüyorum. Öte yandan Badiou’nun yaklaşımı da dahil her türlü yenilik önerisinin o eski ulusal sosyalist deneylere göre yapılması (Sekiz yüz bin kişinin katledildiği kültür devriminden söz etmeyen Badiou’yu anlamıyorum), yıkılıp gitmiş o korkunç iktidarların şiddet anaforunda yüzdüklerinin tescillenmeyişi bana insanca görünmüyor.
Büyük bir kurtuluş estetiğinin, özgürlüşmenin esinleyicisi olan sol, 1917’de ilk kez iktidarı ele geçirdikten sonra, yirmi otuz yıl içinde, estetikten yoksun, nevrotik bir güç oldu. Böyle bir kriminal odak haline geldikten sonra solun hem dışarıdan hem de kendi tarafından algılanışı aynı kaldı: “Ötekiler haksızdır: Yıka yıka, süründüre süründüre geliriz ve herkesi dediğimiz biçimde, öngördüğümüz biçimde değiştiririz.”
Kitleleri eğitilmeye ve parti düşüncesine benzetilmeye muhtaç bir sürü gibi görmenin doğal sonucu olan bu görüş, ne yazık ki bir yığın parlak, romantik ve ilerici genç insanı olmayacak hayaller peşinde tüketti. Bugün sol söylem, sekülerizm, enternasyonalizm, demokrasi, çevrecilik, toplumsal eşitlik, ırkçılık karşıtlığı ve cinsiyet faşizmine karşı olmak dışında kalan her türlü ilkesini gözden geçirmek zorundadır. Özellikle yeni bir siyaset felsefesine ihtiyaç duyulduğuna şüphem yoktur.
Başkalarını belli bir yaşam biçimine zorlamanın çağını aşmak yeni bir yönetim felsefesiyle ve yeni bir dille mümkündür: Silahlı mücadele ikonlarını, devleti, ulus kavramını, ölümü ve şiddeti kutsayan o devrimseverlik dili romantik olabilir ama insanca değildir.



II

Sosyalizmin bir fikir hareketi olarak çökmeye başladığı 1980’lerden itibaren, İslam ülkelerindeki düşünürlerin keşfi başladı. Bu, aslında düşüncenin düşünce olarak değerli olduğu Abbasi rönesansından farklı olarak düşüncenin islami düşünce olarak değerli olduğu fikrini savunanların keşfinden ibaretti. Batı tarafından ötekileştirilen Müslümanların, tepkisel olarak Batı’yı ötekileştirdiği ve insanlığın kardeşliğini öngören yaklaşımlarla bağını kopardığı anlaşılıyordu.
Felsefi geleneği olan Arap ülkelerinde o büyük felsefi geçmişe rahmet okutan bir sığlık, uzakdoğu Müslümanlarında hayret verici bir bağnazlık, İran ve Kafkas dünyasında ise adeta Haşhaşilerin küllerinden doğmuş dar kafalı bir militanlık başını aldı yürüdü.
Artık tartışmasız bir biçimde başka dinden, mezhepten ve gelenekten olanlara hürmetin ve saygının tükendiği bir Müslümanlık çağındayız. Bir kültürler harmanı olan ülkemizde seküler düşünce baskı altındadır, Sünnicilik öne çıkmıştır: Köklü bir heterodoks tarihin evlatları değilmişiz gibi, o büyük geçmiş, aşağılık duygularıyla mustarip bir güruhun kendini tatmini için çarpıtılmış ve fetih menkıbeleriyle gölgelenmiştir. Başkalarının yaşamını Müslümanlık adına düzenlemekten başka bir “yücelik” düşünemeyen taşra görgüsüzlüğünü bir siyaset yolu olarak kabul etmek ülkemiz muktedirlerinin popülizm yolundaki en görkemli hatasıdır. Bu hata nedeniyle “Ayasofya’nın ibadete açılması” düşüncesi kuvveden fiile çıkmış, Trabzon Ayasofya Müzesi cami olarak yeniden kullanılmaya başlanmıştır. Cami yapmanın kolay ve serbest olduğu bir ülkede, başka dine ait bir tarihsel yapıyı cami olarak ibadete açmanın vicdan ve hukuk açısından belki beş yüz yıl önce “fetih” diye bir karşılığı olabilirdi ama bugün, bu koşullarda fetih denen şeyin uluslararası hukuka göre karşılığı barbarlıkla eşdeğerdir. Dini bir savaş olarak görenlere öldürmenin övgüsünden başka bir şey kalmaz ve bunun da hoşgörülecek tarafı olamaz.
Bağnazlık sonsuz bir kuyuya benzer, düşmenin sonu yoktur. Bağnazlığın dünyasında sonraki günün bağnazlığı önceki günü geride bırakır: Kızlarla erkeklerin aynı merdivenleri kullanmasından rahatsız olduğunu söyleyen Trabzon Milli Eğitim Müdürü, Ayasofya’nın ibadete açılmasını unutturur; Ayasofya’nın ibadete açılmasını da başbakanın “evlere müdahale” atağı akıldan çıkarır. Çünkü Müslümanlar bütün bu olaylara genel olarak sessiz kalmışlardır.
Kız çocuklarını türbanlı olarak üniversiteye sokmak için verilen kavgayı hiçleştiren, aynı sınıfta erkek arkadaşıyla oturan kızlarımızı, kızlara ödev veren erkek hocalarımızı, otobüste yan yana oturan kızlı-erkekli çocuklarımızı potansiyel cinsel suçlu hale getiren bu tip adamların yarın ne gibi bir cevher yumurtlayacağını bilemeyiz. Onlar kadını şeytanlaştıran bir hegemonyanın peşindedir, bütün “vizyon” ve “fikir” sabuklamaları ise kenar süsünden ibarettir: Bu hegemonya iktidar söylemini muhafazakar erkek ideolojisiyle kurmuştur.
Laik-Türk söylemiyle toplumu kavimler cehennemine dönüştüren kronik gizli askeri yönetim gitmiş, Sünnilik söylemiyle cehennemin yolunu döşeyen kronik polis devleti yönetimi gelmiştir.
Bütün revanşist siyasal hareketlerin ortak özelliği intikamla iktidarı birbirine karıştırmaktır: Fransız ve Sovyet devrimlerinde örneğini gördüğümüz gibi, mazlumların iktidarı ele geçirmesi elbette önemli bir şeydir fakat iktidarı ele geçiren mazlumun en az önceki kadar zalim olması korkunçtur.
Rus işgaline karşı savaşan mazlum Afganlı, iktidarı ele geçirdikten sonra Kaide oldu ve “put” diyerek dev Buda heykellerini yıktı. Kadınları eve kapattı ve –temel hukuk ilkelerine göre değil- töresel nitelikteki din kurallarına göre insanları yargıladı, idamlar, işkenceler gerçekleştirdi. Türkiye’deki Müslümanların buna diyecek bir şeyi yoksa, onlara devrimcilerin 1970’lerde Kamboçya veya Çekoslovakya karşısındaki suskunluğunu, o dilsiz şeytanlığı anımsatmak yerinde olur.
Bir Müslüman, dünyanın bütün gerici ve baskıcı rejimleriyle sadece Müslüman oldukları için işbirliği yapan yöneticilerini onaylayabilir mi? Sudan veya Suudi Arabistan gibi ülkelerin zalim despotları salt Müslüman olduğu için “kardeş” sayılabilir mi? O halde, bir zamanlar Pakistan’ın zalimi General Ziya Ül Hak’ı “kardeşim” diyerek kucaklayan Kenan Evren’i kim ayıplayabilir? Hatta ayıplamayı bir kenara koyup “Ne yapalım devletlerin politikası ile inanışlar aynı kefede tartılamıyor” mu denecektir? Öyle bir durumda bir Müslümanın, Çekoslovakya’nın işgali karşısında “ama” diyerek gerekçeler öne süren partili yoldaştan farkı nedir?
Bana dünyadaki bütün Müslümanların aynı olduğunu söylemeye kalkanlara itirazım var: Kimse Vahabi, Şii veya bilmem ne inanışına göre yaşamak zorunda değildir. Madem ki her şey Allah’la kul arasındadır, asıl şirk, toplumu şeyhlerin veya emirlerin düşüncelerine uydurmaktır. Anadolu Müslümanlığıyla, Kaide’nin hayata geçirdiği şeyin aynı olduğunu düşünen ve buna sesini çıkarmayan bir Müslüman bende nasıl güven uyandırabilir? Sovyet işgali karşısında “ama..” diyerek gerekçeler öne süren devrimciler kime güven verebildi ki o Müslüman versin?
İslamcı mahkeme, islamcı okul.. Bunlar kabul edilemez. “Atatürkçü okul olabiliyor” demek yerine,  “Gelin bunu okul yapalım” demek daha anlamlıdır. Çünkü çağımızda birilerinin doğru bellediği hiçbir şeyin doğru olmadığını gösteren büyük işaretler mevcuttur. Bir lidere, bir bilmemneciliğe göre şekillenmiş olan her şey buharlaşıp başka bir şeye dönüşmektedir: 68 solculuğu bugün nerede? 78 solculuğu enternasyonalizmden gelip köycülükle-martirlik arasındaki ulusal mayınlar arasında infilak etmedi mi? Yaşam dinamiktir ve birtakım “büyük” fikirlerle, başkalarının (çocukların, gençlerin, halkın, toplumun) fikrine “ayar vermeye” çalışanlar derin yıkımlar göreceklerdir. Atatürk veya Lenin gibi toplumu gerçekten kurtarmış büyük liderlerin bile tapınma düzeyinde yüceltilmesi nasıl karikatüre dönüştüyse, bugünkü “kutsallıkların” çoğu da yakın bir gelecekte karikatür haline gelecektir.
Dünyada Müslümanlığı eleştirenlere karşı yaşatılan terör hangi gerekçeyle haklı bulunabilir? Salman Rushdie, Teslime Nesrin gibi pek çok yazar hakkında verilen ölüm fermanı İslam’ı başka dinden insanların gözünde sevimli hale mi getiriyor, yoksa Müslümanlığı zorba bir inanış derecesine mi indiriyor? Bilindiği gibi tartışmalarda kavga çıkaranlar kendi fikrine güvenmeyenlerdir; İslam’ın “Ben doğruyum, doğru bulmazsan seni öldürürüm” sözüyle özetlenebilecek bir slogana indirgenmesi nasıl bir ruh yüceliğinin işaretidir?
Bugün Müslümanlığını öne çıkararak toplumda yer edinenlerin çoğunu 1970’lerde dalga dalga solculaşan kişilerin durumuna benzetiyorum. Herkesin tek-tip düşünceye doğru itildiği bir sosyalist (veya Müslüman) coğrafya hayal etmek: Bundan daha büyük zulüm olur mu? İslam’ın tahayyülü bu mudur? Medinet’ül Fazıla’yı bile hayal edemeyen, Farabi çağının gerisine düşen bir anlayışla modern çağda düşünce öne sürülebilir mi? Bu olsa olsa otoriteryen, maddi-kalkınma retoriğiyle yetinip toplumu manevi düzlemde “ıslah” eden, tek tip, baskıcı bir islami düzen kurmak demektir. Yetmişlerdeki solcuların kalkınma retoriği bile bundan daha insancaydı; bugün böyle vahşi bir retorik kullanmak, din adına yola çıkan bir düşünceye yaraşır mı?
Sağcı-kalkınma retoriğinin mimarı Menderes’in izinde giden iktidarın, Menderes’le aynı söylemi kullanması dikkat çekicidir. “Bizimkiler” ve “onlar” ayrımı Menderes’in Vatan Cephesi’ni akla getirir. 1950’lerde Demokrat Parti’nin sandıktan aldığı güçle çoğulculuk diktatörlüğü kurduğu, günümüzde de bunun yinelendiği çok açıktır. Acaba bugün iktidar ne yaptığını bildiği için mi darbe çağrışımlarıyla uykusunu kaybetmiş, sokakları polisle doldurmuş, yargılama usüllerini hiçe saymış, kitlesel protestoları “idamlık suç” sayacak kadar oturduğu koltuğu mülk sayar hale gelmiştir?
Menderesli yıllarda da “kökü dışarıda” fikirlerden söz edilir, insanlar düşüncelerinden ötürü koğuşturulur, gazeteciler hapse atılır, işsiz bırakılırdı. Gazeteler ağır baskı altındaydı: Bütün bunlar ülkenin sonraki yıllardaki kamplaşmasına dayanak oluşturdu, hukukdışı bir yargılamayla trajik biçimde idam edilen Menderes ve arkadaşları, yönetimin askerleşmesi için hep gerekçe yapıldı, darbeler olağanlaştı, askerler “kurtarıcı” oldu. “Baskıyı ortadan kaldırmak” o zamanlar darbecilikle malul solcular da dahil hiç kimsenin aklına gelmiyordu. Mesele, baskı aygıtının kimin eline geçeceğiydi.
Bugün, zaman geçmiş, eski çamlar bardak olmuş, baskı aygıtı Menderes ekolünden gelenlerin eline geçmiştir. Fakat anladığım kadarıyla tarih tam da kaldığı yerden canlanmış, iktidar partisi soğuk savaş dönemi sağcılarının yaptığı şeyleri yinelemekle yetinmiştir. Çok sayıda öğrenci, gazeteci veya vatandaş gösteri yaptığı için hapsedilmiş, tiyatro oyunları bile ayaklanma provası olmakla itham edilmiştir. Ülkeyi George Orwell’ın distopyası olan 1984’ün karanlık atmosferine sürükleyen bu gelişmeler içler acısıdır: Ali İsmail Korkmaz’ı Eskişehir’de bir hiç uğruna döve döve öldüren polislere arka çıkan iktidarın Mısır’daki isyancılar için Mısır polisine ateş püskürmesi vicdan ve adaletle açıklanamaz. Bu, “biz” ve “onlar”ın uluslararası plana taşınmış şeklidir: Mısır’daki Sünni bizdendir ama Türkiye’deki alevi ve solcu “onlar”dandır diyen bir iktidarın adında adalet olsa ne olur, kalkınma olsa ne olur? Bu ülkenin başbakanı elli vatandaşımızın öldüğü bombalı saldırıda ölenleri “sünni kardeşlerimiz” diyerek anıyorsa, kendi ülkesindeki Gezi Parkı’nı lanetleyip Rabia Meydanı’na övgüler yağdırıyorsa ondan bu ülkeye hayır gelir mi? Oysa insanlık acısıyla yüreği yoğrulanlar polis kurşunuyla öldürülen Esma kadar, polis dayağıyla ölen Ali İsmail Korkmaz için de gözyaşı dökmelidir.
Türkiye her gün yeni, bağnaz bir açıklamayla ürpermektedir; adam kayırmacılık alıp başını gitmekte, bir politik partiye dönüşmüş olan polis baskısıyla vicdanlar sarsılmaktadır: Bu ülkede kötü düşler görmeden yaşayan kimse kalmamıştır.
Kamu birimlerindeki çapsız yöneticilerin “bizdendir” fikriyle bu kadar korunduğu başka bir çağ var mıdır? Bu ülkede skandalsız sınav, adam kayırmasız iş yapılamaz oldu; valilerle mahkeme başkanlarının, polislerle savcıların görev tanımı karıştı; cezaevi cezayerine, okul mokula dönüştü. Düşünün ki hala bu ülkenin YÖK’ü var, üniversite tepeden denetleniyor. Rektörlük seçimlerinde ise en çok oyu alan rektör adayının göreve gelmesi tesadüften ibaret; “atanması” gerekiyor: Ülkemizin en yüksek derecede eğitilmişleri bile kendi yöneticilerini seçmede ehil sayılmıyorlar.
Demek ki bu ülkede çoğunluğu eline geçiren, kendisine zulüm yaptığını söylediği bütün kurumları da eline geçiriyor; nedense aynı zulmü başkalarına yapmaya başlıyor fakat zalimken kendi yaptığını haklı görüyor.
“Bir dava için” iktidar olmak budur ve ne yazık ki böyle iktidar olmak haksızlığı yaygınlaştırmak anlamına gelmektedir.
“Katli vaciptir” sözüyle hiçbir problemi olmayan Müslümanla içinde bulunduğumuz çağın vicdanı bağdaşmaz. Laiklik adı altında insanlara baskı yapılması elbette çağa aykırıydı; fakat öte yandan içinde bulunduğumuz çağ, laikçiliği eleştirenlerden özgür toplum savunusu beklemektedir: Kahrolsun sekülerizm diyerek “özgürlükçülük yapan”lar, mezbahada koyunların yaşadıkları sürece yaşam hakkına dokunulmadığını söyleyenlere benzerler. Bu halleriyle dilsiz şeytan olsalar iyi: Düpedüz şeytandırlar.

GARİP ŞİİRİ



Yazar şiirin ışığında dolaşmayı sever; bilir ki, imge denizindeki her çağrışım yolculuğu, ruhun esenliğine varır. İmgesel sözün yinelendikçe yeni anlamlar üretmesi de hayranlık uyandırıcıdır; bu nedenle şiirde yanlış anlama yoktur.
Yazar şairin bu üstünlüğünü kıskanır.
Şairin bir sözle puf diye yelkenlerini şişirdiği kalyonlara gözünü diken yazar hoplaya zıplaya giden, rodeo atı taklidi yapan ve bordasındaki bütün denizcileri silkeleyen o sarhoş gemide olmanın düşünü kurar. Çünkü şairin sözü dümensizdir, her anlama gelir! Oysa yazar, vagonları birbirine bağlayıp çeken lokomotife benzer, yoldur onun dümeni; anlamdır, bütünleyici akıldır.
Şair kırar, yazar kurar. Şair ormanı özetleyen ağaçtır, yazar her ağacı farklarıyla içeren orman. Yazar Perikles gibi uzun mektuplar sever, şair ise Lakoon’dur: “Evet” ya da “Hayır” onun işini görür. Dağın tepesine buluttan bir şapka kondurmak şair işidir; yazar bulutların arasında kendini sınayan bir derviş gibi, kendi ruhunda insanlığı arar; o şapkayla değil, şapkanın altındakiyle ilgilidir.
Sözü akıl ışığıyla yontmak, sözcük işçiliği, şaire düşer: Şair, kitlelerin söz düzenine yön veren bir büyücüdür. O, rüzgarı bir ıslıkla durdurur, yığınlara rüzgar gibi ıslıklar çaldırır. Hiçbir sanatçı, şairin sahnedeki duruşuyla boy ölçüşemez; şair sahneye çıksa da müzisyenler gibi saz arkadaşları yoktur, o tektir. Şairin sözü, yoğunlaşmış emektir ve bütün sanatlar şair sözünün tek oluşunu, müzisyenin kitleleri kolayca kavrayabilmesinden daha çok kıskanır. Şair sözü iki kule arasına gerilmiş bir ipte yürüyüp, aşağıdaki tramplene doğru uçan ve zıplama biçimiyle hayranlık yaratan akrobatlıktır. Bu ustalık izleyicilerin kubbeyi titreten ortak hayranlık sesiyle bütünleşir: Bu nedenle kitlelerin hep bir ağızdan ünlediği şiir sözü pek azdır, çünkü yığınları coşturacak söz, akrobatını bekler.
Garip şiiri, dörtlük, koşma, yahut en radikal yoldan serbest uyak içinde kendini ifade eden şiire “nereye vuracağı bilinmeyen mahallenin delisi” gibi vurdu. Konuşur gibiydi, sözü yüksek görünmüyordu, ev aralarını, dokları, fıstık ağaçlarını anlatıyor, somut varlıklarla ilgileniyormuş gibi yapıyordu. Mahalleli okumuş oğlan tiplemesine çok yakışıyordu, erkekti ama kadını da başka türlü görüyordu, “böyle yatılmaz ki” diyordu, Rimbaud’yu okumakla yetinmiyor, dilimize çevirebiliyordu, Freud’dan haberi vardı, bilinçakışı tekniğini kullanmaktan söz ediyordu.

Bulutların çıkınında
Mis kokulu güvercinleri gökyüzünün
Çıldırtırlar insan gözlü kedileri
Ay doğar kuyulara yalınayak
Telgrafın tellerinde gemi leşleri

Yürürken sık soluk aldığı belli, bezgin duruşlu, şişman, eli bastonlu, gıdısı geniş, hüzünlü, davudi ritmle söz kuran ustalar onlara bastonla vurmayı çok isterdi ama Garip şairleri ihtiyarlara neşe içinde takılmayı seven gençler olduğundan mahalle kahvesinde kavga çıkmadı. Garipçiler hep genç kalacak ihtiyarlar olmayı bu yüzden başardılar: Hep yaşlı doğan gençlerin şiiri de bu yüzden Garip’le birlikte müzelik oldu.
Garip şiiri, dilimizin üzerindeki bütün pası ve kiri silip atmıştır; ne zaman bir Garip şiiri okusam dilimizin parlaklığını ilk defa fark ediyormuş gibi şaşarım. Bunun nasıl başarıldığını bilmiyorum, anladığım şudur ki günümüzdeki alışılmış, sayısız örneği olan ifade, Garip şiirinin hiç benzeri olmayan dil coğrafyasından doğmuştu. Bu, eski sözlerle dolu bir volkanik kayalıkta güçlükle, hoplaya zıplaya ilerlerken, ansızın yağ gibi kaymaya başlamaktı. Dikenli tarladan çıkıp çiçekli, renkli, cıvıl cıvıl bir bahçeye dalmayı esinliyordu: “Gemlik’e doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma” ifadesi kadar şiir dışı ama yeniydi; “Bir kadının suya değiyor ayakları” ifadesi kadar lirik ve benzeri yok bir imgelemdi.
Otuzların Güneş Dil Kuramı’ndan esinlendiği akla gelebilir: Çok yalın ve başka bir dilin çağrışımına kapalı olan Garip şiiri, sözüyle milliyetçilik çağrışımları arasında hiçbir bağ kurmadığı için Güneş’ten de Ay’dan da münezzehtir ve has anlamıyla tertemizdir. Çünkü şiir saf anadildir; Garip bunu fark eden ve Nedim’den sonraki “büyük dil dönüşümü trapezi”nden atlayan ilk modern akrobat oldu.
Tozları silkelenmiş, ışıl ışıl bir dille doğmuştur Garip. Silkelenen toz, bu dilin üzerindeki ağdalı benzetmeler ve terkiplerdi. Kölece boyun eğişle temennah eden övgü dilinden sıyrılıp, kimseyi umursamayan, kendi başına buyruk, yaşam sever kentli insanın dili icat edilmişti!
Garip Şiiri, İkinci Yeni’nin öncü birliğidir, İkinci Yeni’ye kocaman bir kafa golü pası atan sol açığımız olur. Garip Şiiri dil işçilerinin görünmez ruh klavuzudur; şairi ve yazarı dilimizin her işiyle meşgul etmeyi başarmıştır. Garip şiiri dünyalı, geleneği anlamış ve dönüştürmüş insan tipinin çekirdeğidir. Filozoflukla şiir arasındaki sınırı inceltmiş, Türkçenin felsefeye en yakın sesi olmuştur.
Yazarlar Garip’in ve onun meşru çocuğu İkinci Yeni’nin ışığında uzaklara açılmayı sevmiştir; çünkü anlamışlardır ki, söz denizindeki her ruhun esenliği mutlaka iyi bir hedefe varır.
Garipçiler apolitik olmakla suçlanmışlardır, fakat unutmayalım, onlar entelektüeldir: “Kelle fiyatına hürriyet/esirlik bedava” diyen şair, sanatçının partili olmayacağını sezmiş kişidir. Garipçiler için sözün yaptığı devrim daha derinliklidir: Birinci Yeni’dir bu, dilimizin cumhuriyet çağındaki en büyük şiirsel silkelenişidir. Bu yüzden Garip’in tozu curufu, günlük dil döküntüsü başlangıçta çoktur: Dedim ya bugünden bakınca öyle görünür, siz asıl o çağa gidip de bir bakın, Garip’in en sıradan görünen sözlerinin bile o dönemde nasıl beklenmedik, yeni, devrimci  ve “garip” olduğunu görürsünüz.
Onlar bir avuç insan olarak kitlelerin söz düzenine yön veren büyücülerdi. Onlar rüzgarı bir ıslıkla durdurmuş, yığınlara rüzgar gibi ıslıklar çaldırmışlardı.

Sözcükler Dergisi Mart 2014

Güdümlü Roman ve "Muhafazakâr Sanat"




Adorno’dan sonra artık hiç kimse sanatın özerk olmadığını iddia edemez.
Fakat sağcı kişi edebilir: Sağcı için “bağlanmış edebiyat” icraatı, eski zulüm sahiplerinin koltuğuna oturup yeni bir zulüm üreten sağcı hükümetin icraatına benzer: İktidardadır ve Sovyet Yazarlar Birliği’nin “parti edebiyatı” tezini “Muhafazakar Edebiyat” “Gelenekçi Edebiyat” gibi tavşanın suyunun suyu tezlerle dolaşıma sokar. Sağcı entelektüel böylece bir bakıma “Siz sosyalist edebiyat derken oluyordu da biz muhafazakar deyince niye olmuyor” demeye getirir.
Halbuki edebi tarih, neredeyse yüz elli yıldır “güdümlü edebiyatla mücadele tarihi”dir. Bu mücadelede solun katkısı şüphesiz büyüktür: Arthur Koestler Gün Ortasında Karanlık’ı yazarken, Brecht Lukacs’a itiraz ederken, Frankfurt Okulu bağlanmış edebiyatla açık açık mücadele ederken sağcılar uzun sürecek uykularının başındaydılar.
Güdümlü edebiyat artık özellikle sağcılığın kusurudur. Ülkemizin tarihine kısaca göz atmak bile bunu anlamaya yeter: İttihat ve Terakki döneminde ısmarlanan “Turan” romanlarından başlayarak, Milli Edebiyat ve sonrasının sağcı çığırı bütünüyle güdümlü edebiyattır. “Müslümanların çilesi”ni anlatanlar, bozkurtları diriltenler, fetih romanları yazanlar kendi yaptıklarını hak sayıp solcu edebiyatı güdümlü olmakla suçladılar. “Hiçbir ideoloji ideolojik’im demez” diyen Althusser’i anarak, Peyami Safa’dan bu yana yazılanlar da dahil-, bu ülkede henüz akademik teşrih masasına yatırılmamış olan sağcı edebiyatı “asıl güdümlü edebiyat orada!” diye işaret edip devam edeyim.
Edebiyata sağcı bir iklimden beslenerek katılmış olanların en büyük sorunu, anlattığı konunun “haklı” ve doğal tarafı haline gelmektir. “İnceleyici”nin konusunu sevmesi başka, konusunun propagandasını yapması ve onun tarafı haline gelmesi başkadır. Bizim üniversitelerimizin edebiyat bölümlerine tek kutuplu bir sağcılık egemen olduğu için bu konularda nesnel duyarlılık gösteren akademisyen varlık bulamaz. Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde genelde “özcü” bir Türkçülük ve etnik merkezli bir dünya algısı vardır. Oralarda yandaş olanlara sevgi, olmayanlara nefret beslenir, kitaplar ve incelemeler öyle yazılır. Bilimsel çalışma tekniğine uygun yapılan araştırmalar, yalnızca “gibi”dir; bilinenin tekrarından öte gitmeyen “tez”ler yazdırılır ve o yazılanlarda körler ve sağırlar, birbirini ağırlar.
Örneğin bu yazılanlardan birini raftan çekip elime aldığımda ne görebilirim? Bu bir Peyami Safa incelemesi olsun. Okuyunca anlarız ki, bu inceleme romancının başarısız olabileceği konusunda hiçbir kuşku içermez; öyle bulanları zikretmez. İnceleme, Safa’nın “dünyanın en önemli psikolojik romancıları arasında olduğu” iddiasının baskısı ve gölgesi altında kalır ve maalesef yalnızca Türklerin bildiği bu söylence önünde ezilip büzülür.
Gösterişli, iddialı adlar taşıyan inceleme kitaplarında bile bilimsel şüpheye yer yoktur. Örneğin Peyami Safa’nın “tezli romandan nefret ettiğini” söylemesi incelemeciye yeterli gelir ve tezli romanların şahikasını yazmış olan yazarı asla sorgulamaz.[1] “Attila yaratıcı tahripkârdır!” diyerek barbarlıkla övünen metinlerin yazarı Peyami Safa, tez değil de sanki edebi hakikatler öne sürmüştür. Bırakalım Attila için söylediklerini, Fatih Harbiye romanında öne sürdükleri nedir? Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’nda, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda, aklına her gelen yerde doğu-batı tezleri sayıklayan Peyami Safa “tez öne sürmüyorum” dedi mi, bizim sağcı inceleme yazarı da buna eyvallah deyip boynunu büker. “Kadın fıtratından” endişelenen (Bir Tereddüdün Romanı, Şimşek) ve onu hakir gören Peyami Safa’yla hesaplaşmak, sağ fikriyatla hesaplaşmaktır çünkü: “Peyami Safa kadından nefret eder ve aşağılar” dedin mi, o fikriyat içinde kalamazsın. Hakikat neyse nedir, fakat ideoloji, yalnızca başkalarının ideolojik olduğunu ve yalnızca başkalarının tarafgir davrandığını düşünür.
Söylem etnik sağcılıktan İslami radikalizme kaydıkça sağcı paradigma ya “bizim bildiğimizi bilmiyorlar” kibriyle kendi düşüncesinden emin görünür ve kendini dinsel kerametin burçlarına taşır, ya da nefret söylemini gerçek bir vandalizmle yan yana getiren acarlığı kendi sözünden esirgemez.
Aklı başında bir inceleme sanıp da elinize yanlışlıkla İhsan Süreyya Sırma’nın Tarih Şuuru adlı kitabını[2] aldıysanız görüp göreceğiniz bu ikisinin bileşimidir: Hem her şeye vakıf olduğunu sanan hem de İslam olmayan herkesten nefret eden bir söylem. Üstelik, nesnel bir bakışla yazılmış bir şerh gibi başlayan ve önsözünde “Tarih ilminin insan toplumlarına bir yararı yoksa, milletin kafasını geçmişin hikâyeleriyle neden dolduralım” yazdığı için “İslami bir pragmatizm mi doğuyor” diyerek merak uyandıran bu yazar, kısa süre içinde bu ilginizi büyük bir gürültüyle söndürmeyi başaracaktır: Ona göre dünya tarihi peygamberlerle düşmanları arasındaki mücadelelerin tarihidir. Bu durumda Marx’ın dünya tarihini sınıf mücadeleri tarihi olarak okumasına yapılan bu göndermeye ve tatlı intihale gülümsemekten başka yapacak bir şey kalmaz. Çünkü okuduğumuz şey objektif bir tarih çalışması değil, ağırlaştırılmış taassup metnidir: Kulluk kavramıyla sorunu olmayan objektif bir tarih çalışması olabilir mi? Hem şöyle şairane ve öfkeli sözlerin tüm insanlığı kucaklama iddiasında olan bir dinin yandaşı tarafından söylenmesinin gereği nedir: “Mü’min kokusu olmaz kâfirde. Allah’ın kanunlarına isyan bayrağı açmış olana Allah güzel koku mu verir?” [3]
İnsan düşünmeden edemiyor, niye koku? Beş duyu içinde kokuya dikkat neden? Üstelik bu doğrulanabilir bir şey mi? Koku derken parfümü mü kast ettiniz, kolonyayı mı? Hacı yağının ortalama bir gâvur parfümünden daha iyi koktuğu iddiasını  öne sürüyorsanız bu nasıl kanıtlanabilir? Hem ayrıca dünyada Müslümanlardan başkası iyi kokmaz derken kastınız nedir, mecaz ise, hay mecazınız batsın, yahu bir de apaçık, dümdüz, eğretilemeden konuşun denmez mi size?
Ya da şu söz:
“Cennet kılıçların gölgesi altındadır.”
Basit ve saldırgan bir politik ajitasyonun dilini İslami dile tercüme edip “kâfirleri” nefret tehditi altında tutarak huzur içinde yaşamak, ancak adaletsiz bir dünya tasavvur edenlerin işidir. Cennetteki huzurun kılıçların gölgesinde olduğunu söylemek, fikir olsa ne olur, olmasa ne olur? Hadi “Ee, hep öyle kılıç gölgesinde mi oturacağız” demeyelim, “Cennete mi geldik savaşmaya mı” sorusunu da sormayalım, hatta kendimizi sıkıp buna fikirdir bile diyelim, tüm cennet tasavvurumuz bu mu olacaktır? El insaf! İnsan dönüp bir kerecik Meşşai irfanına bakar ve oradan konuşur! Acaba optik ve perspektif çalışan ve Yeni Eflatuncu okulu izleyerek dokuzuncu felek (Felekler Feleği) konusunda fikirler öne süren İbn-ul Heysem böyle bir cennet tasavvur eder miydi? Acaba ideal site anlayışını Medinet’ül Fâzıla’da evrensel düzeye çıkaran ve bir yeryüzü cenneti tasavvur eden Farabi bu lümpen tutum karşısında ne derdi? Sağcı literatürün sorunu işte tam da buradadır: Kendi içinde gittikçe tartışılmaz hale gelen bir söz düzeni vardır ve bunun eleştirisi de maalesef yapılmamaktadır. Bundan eninde sonunda büyük bir kuşatıcı kanon doğacağa benzer: Kendi sözlerinin sınırını çizen ve onu geçmekten korkan İslamcı söz dağarcığı.
Peygamberlik, ülûhiyyet, türban, dini sohbet veya dinin farizaları söz konusu olduğunda herkesin söz hakkını kullandığı –ve dokunulmazlık kazandığı (dinime sövüyor!)- bu alanda, kuşkusuz din ve Allah adını zikredenlere neden bunları konuştuğu sorulamaz. Ne var ki söylenenlerin eleştirisini din referanslarıyla konuşmayanlar kadar, konuşanlar da yapmak zorundadır. O halde eleştirisi yapılamayan, söylenenlerin tüm insanlığa ait bir kabul edilebilirlik çizgisinde tartışılmasına imkan vermeyen bu söz düzeni ideolojiktir, kendisi gibi olmayana dilediğince sövmektedir ki salt bu nedenlerle bile bunları reddetme hakkı meşrudur.
Koray Çalışkan’ın bir makalesinde yazıldığına göre İslami romanlarda akıldışı olan İslam dışıdır, akla dayanan alan ise İslam’dır. “Aydınlanmak” da İslamlaşmaktır.[4] Kant’tan alınma bu kavramlar, İslamcılığa karşı sürülen Kemalist tezleri aynı tezlerle “püskürtmek” için kullanılan “yobaz” kavramını akla getirir. İslamcılar kendilerini yobaz olarak aşağılasın aşağılamasın, İslam olmayanlara artık “yobaz” demektedirler. Bu hal roman alanında sakınımsız ama densiz bir özgüvene ve İslam’a uygun olmayan her şeye hayret ve şüpheyle bakmaya varmıştır. Buna bilgiyle davranan kişi davranışı diyemeyiz; çünkü bildikçe anlayışı genişleyen insanın başkasını salt kendisine benzemediği için küçük görmesi olanaksızdır. Oysa sağcı entelektüelin davranışı, olayları kavrayamadığını görme olanağı bırakmayan bir kibirle sınırlanmıştır. Zaten kavrayışı olmayanın kavrayamadığını öğrenmesi olanağı yoktur; trajikomik olan şey tam da budur: O, başkalarını kavrayamıyor sanır. Yobaz, işte bu halin somut kişisidir.
Ateist denince aklına intihar edecek adam gelen ve Taş adlı öyküsünde bir dinsizi aydınlatmakla ilgili bir irşat öyküsü anlatan Mehmet Alagaş’la veya sürekli olarak türban irşadı için yazan Ahmet Günbay Yıldız’la, Şule Yüksel Şenler’le veya Emine Şenlikoğlu ile entelektüel zeminde buluşmak sözkonusu bile olamaz: Çünkü onlar yalnızca benzerlerine, tekrarlandıkça kemikleşen önermeleri taşıyan insanlardır. Kur’an’da geçen ifadeyle konuşacak olursam asıl bu yazarların “kalpleri mühürlü”dür: Dinden başka bir şeyi göremezler. Oysa edebiyat yapacağım diyerek kalemi eline alan bir kimsenin gözleri ve kalbi tüm insanlığa açılmalıdır: İnsanlığı kucaklamayan, tam tersine onların büyük bir bölümünü düşman sayan bir edebiyat olur mu? Dünya entelektüel birikiminin ötekileştirme saplantıları yoktur ve insanlığı kucaklayan herhangi bir yazarla ortak bir zeminde buluşmak zor değildir. Ne var ki Alagaş, Şenlikoğlu veya benzerleriyle buluşmak için ancak onlar gibi olmak gerekir.
Biri de çıkıp söylesin artık: Sanat yapıtı insan türünün ideolojik gruplarına ve benzer olanlarına göre bölünmez, bütün evrensel değerler gibi, sanat yapıtı tüm insanlığın malıdır.
Nazan Bekiroğlu’nun yazdıkları edebiyat mıdır, yoksa Tanrıya yönelik zikrin metin şekline girmişi mi?
“Seni seviyorum demek ruhun ve bedenin bütün zerreleri zikre susamışken, söylenmezse ölmek demekti. Söylemem değildi mesele, söylemezsem ölmemdi. Biri birine seni seviyorum dedi mi fikrimce yer ile gök titrerdi. Ona defalarca kalbimi cilalayan bir zikirle seni seviyorum dediğimde onun bir kez olsun kendiliğinden bana seni seviyorum demediğini.” [5]
Mevlana “Her Allah diye seslenişinde bizim buyur dememiz gizli” derken Tanrı’nın sürekli sükût ettiğini söyleyen bu sitemkâr sözleri yüzyıllar öncesinden eleştirmiş görünmüyor mu? Mevlana kendinden emin bir bakışla, ibadeti suçluluk dolu bir yakarış olmaktan öteye götürmemiş miydi? Tanrısal meseller anlatmanın âlâsını yapan Mevlana’nın çığırı geçeli de şöyle bir yedi yüz yıl olmamış mıydı?
Edebiyatı yepyeni anlayışlarla kavradığımız şu çağda anlatılan dinsel öykünün temsilcisi, hatta vahyedeni gibi konuşmak tuhaftır. Asıl şirk koşmak budur! Eninde sonunda biri de çıkıp “Bunları vahyeden vahyetmiş, size ne oluyor da sürekli aynı şeyleri tekrar edip duruyorsunuz” der. Bütün dini meselleri modern edebiyatın olanakları içinde yeniden üretmek için edebiyattan rol çalmak, başka nasıl yorumlanabilir?
İyimser bir bakışla bu yazarların “kalbinin temiz” olduğunu düşünüyorum. Bu hal onlara edebiyatın coşkunluklarından yararlanan, esrimiş bir inanç sahibi olarak görünmekten başka bir fayda sağlamıyor fakat bir sorumluluk veriyor: Bütün bunların edebiyatla ilgisi nedir, açıklamak zorundadırlar.
Taraftar, mümin veya “sâlik” (tarikat üyesi) olmanın heyecanı anlaşılabilir bir şeydir fakat bunun propagandasını yapmanın edebiyatta yeri bulunmaz. Celaleddin Rumi yedi yüz yıl önce edebi olanla dinsel olanın ayrışmadığı Kant öncesi bir çağda yazıyordu; anlattığı şeyin hem temsilcisi hem de vahyedeniydi, bir şeyhti ve en azından şuttar neşesiyle zıplıyor ve lâmelife baktığında bu harfi ellerini havaya kaldırıp semâ eden dervişe benzetiyordu. İnsan bir şey yazarken kendinden önce yazılmışlara bakmalı. Lâmeliften yola çıkarak Adem ve Havva’nın hikayesini yazan Nazan Bekiroğlu[6], hadi bundan esinlendi diyelim, fakat anlattığı hikâyenin kutsallık atfedilen kişilerin (Adem ile Havva) hikâyesini yeniden yazmak olduğunu aklına getirmeliydi: Öncekiler yanlış olduğu için mi bunu yazdı? Yazdığı bilinmeyen bir hikâye miydi? [7]
Bir konu şüphesiz, defalarca yazılabilir, Faust gibi. Fakat ben burada dinsel buyruklarla, dinsel söylemi yeniden üreten edebiyata, edebiyat içinden soru soruyorum: Sizin yeriniz edebiyat mı? Okura soruyorum: Ey edebiyatı aramayan okur, kitap diye aldığın dinsel hikâyeyi okurken edebiyatı kurban ettiğinin farkında mısın?
Böyle yağma var mı?
Çünkü sanatı araçsallaştıran bu tavır de facto Stalinizmdir. Yıllarca komünizme ateş püskürüp sonra da Stalin’in edebiyat tezlerini İslamileştiren İskender Pala’yı akla getiren bu tavır, edebi düşünceyi sanatsal araç-politik amaç ilişkisine indirgemiş bir ortaoyunu olarak ibretle izlenmelidir.[8]
Sağcı veya Müslüman yazar olarak ortaya çıkanlarda sıklıkla rastlanan bu tutum, onlar arasındaki edebiyat öncelikli yazarları ayırt etmek güçlüğü doğurmaktadır. Tahmin edilebileceği gibi edebi tartışma ancak edebi kavrayışa sahip kişiler arasında yapılabilir. Eğer edebi yapıtın bir edebi çekirdeği yoksa, yapılan tartışma daha çok siyasi ve ideolojik alana kayar.
Elbette herkesin, dinsel, felsefi veya siyasal düşüncesi vardır. Fakat nasıl ki motor üretirken motorun bilgisi din bilgisinden ayrı ise, nasıl ki çiftçilik bilgisi din bilgisi gerektirmezse, sanat bilgisi de din bilgisi ile yoğrulmaz. Sanat yapıtı, sanat bilgisi ile kurulur. Sağ literatürde, pek çok yazar bunun farkında olsa da, anlattığı “fikrin” ve “davanın” kişisi olmaktan kurtulamıyor. Örneğin Mustafa Kutlu, Yahya Kemal’in açtığı o huzursuz “fetih” yolunu tırmalamaktan, Peyami Bey’in, Tanpınar Bey’in, Tarık Bey’in ve nicelerinin travması olan doğu-batı medeniyeti tartışmalarını bir kez daha yinelemekten başka bir şey yapmıyor! Kutlu’nun, derinliksiz tipler yaratmaktan öteye gücü yetmiyor; üstelik Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye zıtlığının çapını genişleterek, zıtlığı Maslak-Suriçi boyutlarına taşıyor.[9] Bu, tekrarın tekrarına düşmektir.
Galiba edebiyatı araçsallaştıran sağcı metnin yeni aruz kalıbı bu: İçinde mimari, fetih ve batı kavramları bulunan bir yapıyı kurmadan, ne okur bunu anlıyor, ne yazar bir şeyi yazmaya heves ediyor. Belki de bu ısrar yüzünden konu bir türlü “insan”a gelemiyor.

14 Şubat Dünyanın Öyküsü Dergisi Sayı 2 Nisan Mayıs 2014 




[1] Bkz. Mehmet Tekin’in incelemesi: Romancı Yönüyle Peyami Safa, Ötüken Yayınları İstanbul, 1999
[2] İhsan Süreyya Sırma, Tarih Şuuru, Beyan Yayınları İstanbul 2000
[3] Taassup sözcüğünün kökü doğrudan "sinir"le ilgili. "Asabım bozuk" derken kastedilen öfke Arapçadan, olduğu gibi geçmiş. Fiil olarak kullanımı da  bu kökle ilgili: Bir şeyi sarmak, çevrelemek gibi anlamları var. Sinir ağının tüm vücudu sarmasını akla getiriyor. Güç, şiddet anlamları da sözcükte içerili. Asabiyet, bir kavmin fanatik savunuculuğu anlamına da geliyor. Taassup sözcüğü bir fikrin, düşüncenin insanın zihnini sararak başka bir şeyi görmesine engel olması demek. Baş örtmek de sözcüğün anlam çerçevesi içinde; tutucu anlamı da. (Doç. Dr. F. Asiye Kazancı’ya bu etimolojik açıklama için teşekkür ederim.)
[4] Koray Çalışkan, “Özenilesi Yaşamlar” İslami Romanlar Üzerine Bir İnceleme, Birikim 91, ss 89-95
[5] N.Bekiroğlu İsimle Ateş Arasında s.133 Timaş, İstanbul 2002
[6] Nazan Bekiroğlu, Lâ, Sonsuzluk Hecesi, Timaş Yayınları, İstanbul 2009
[7] Ayrıca kadının, yoldan çıkarıcı şeytanın tuzağına ilk düşen kişi olduğunu onaylamak bir kadın yazara düşmeli midir, bu da ayrı bir konu. Bekiroğlu şöyle yazıyor: “Havva, başını kaldırıp da onun yüzüne dikkatle bakınca Âdem’in gözbebeklerinde yasak ağaç suretinde yerleşmiş bir Havva suretini fark etti. Kendisini hiç böyle görmemiş, hiç böyle seyretmemişti. Haklıydı ateş. Ona yaklaşanın aynı kalması mümkün olmamıştı. İkisinin de düşünde daha evvel bilmedikleri bir şey uyandı: Arzu!” (a.g.y, s.106) Aman ne feci demek geçiyor içimden gülerek: Orwell’ın 1984’te söylediği şu sözü anımsıyorum ister istemez: “Bütün totaliter rejimler arzuyu yok etmek ister!” Evet, şahane! Ben de bu önermeden, “sanata el koymak isteyen bütün sanat düşüncelerinin totaliter olduğu” sonucuna varıyorum.
[8] Yirmi maddelik Muhafazakarın Sanat Manifestosu’nda Pala, şunları söylüyordu: “Muhafazakâr Sanat (MS), sivildir; devlet eliyle kontrole karşı çıkar, devletin patron değil sponsor olarak katkı sağlamasından yanadır. (…) MS, din eksenli bir sanat değildir, ama dini duyarlıkları mutlaka dikkate alır. (…) nüfusunun kahir ekseriyeti Müslüman olan bir toplumda İslami değerlere küfredilmesinden rahatsızlık duyar.” (25.11.2011 Zaman) Buna itiraz eden Dücane Cündioğlu, Pala’yı eleştirdi şüphesiz, fakat blogunda dini vaaz ile karışık bir eleştiri yapmakla yetindi: “Sanat rahim olana değil, rahman olana yönelenlerin, uyumsuzların işidir (...) Sanat tekkede tezahür eder. Ara sokaklarda. Kaldırım kenarlarında. Abes olanın, muğlak ve meçhul olanın sinesinde. Tahayyülün zirvesinde. Zer'le zor'la olmaz bu yüzden” (6.6.2012 İstanbul Haber) diyerek bu abesle iştigal halini reddettiyse de, afili üslubuyla meseleye tüy dikti. Ömer Lekesiz Yeni Şafak’ta ve Şükrü Hanioğlu da Sabah’ta bu bildiriyi açık bir dille eleştirdiler.
[9] Mustafa Kutlu, Huzursuz Bacak, Dergah Yayınları, İstanbul 2008