KAPADOKYA TURİZMİ YENİ BİR DÜZEN İSTİYOR

                                                          Ürgüp, Dere Mahallesi Haziran 2019

Tayland Hükümeti Leonardo Di Caprio’nun bir filminde oynadığı Phi Phi Leh Adası’ndaki Maya Körfezi’ni, turist kalabalıkları yüzünden yabanıl yaşamın zarar gördüğü gerekçesiyle kapattı. 
Büyük turist kalabalıklarıyla para kazanan bir hükümetin neden böyle davrandığını, neden parayı elinin tersiyle iterek doğayı koruduğunu dünyanın her tarafında anlayacak kimseler bulunur; fakat korkarım bizim ülkemizde bu sağduyu yoktur.
Son yolculuklarımda gördüğüm kadarıyla Kapadokya’da, Tayland’dakine benzer bir turist yığılması vardır. Bu yığılma özellikle bir sel halinde girilip çıkılan Göreme Açık Hava Müzesi alanlarında büyük bir sorundur. Kalabalıkların yarattığı gürültü ve çevre kirliliği bir yana, hiçbir kilisede üç dakikadan fazla durulamamakta, konuşulamamakta ve neyin ne olduğu görülememektedir. Tek deyimle Kapadokya’da bir “görme” turizmi vardır,  fakat “anlama”, “bilme” “duygularına nüfuz etme” gibi basamaklar dışarıda kalmıştır.
Doğrusu Göreme Açık Hava Müzesi gibi olağanüstü bir yapı bileşkesine yapılan bu zulüm akıl alacak gibi değildir.
Kanımca özellikle büyük turist akınlarının olduğu bölgelere olan bu kitlesel saldırıyı durdurmak gerekir.
Bunu akıl eden bazı ülkelerde turist akınını disipline etmek için önlemler alındığı, belli başlı yerlere ziyaretin o kadar kolay olmadığı görülmektedir. Pek çok müzede belli bir sayıdan fazla ziyaretçi almamak yaygın bir uygulamadır. Bunun en belirgin örneği, Sistina Şapeli’dir. Buraya girebilmek için çok önceden rezervasyon yaptırmak gereklidir.
Tarihsel yapılarda, özellikle resimle bezenmiş olanlarda, insan nefesinden yükselen kimyasallar yüzünden resimleri kaybetme riski bulunmaktadır.
Böyle bir sıkışıklık içinde gezilen Kapadokya kiliselerinin yakın bir gelecekte çekiciliğini yitirmesi tehlikesi ise ayrı bir konudur.
Bölgenin sıkı bir şekilde korunması yerine olaya ticari açıdan bakmanın sonuçları ağır biçimde yaşanıyor: Turistik eşya tezgahlarının “millet bundan ekmek yiyor” gerekçesiyle açık tutulması, tahribatı ve sıradanlaşmayı artırdı. Devlet eliyle işportacılık yapılan bir tarihi alan yağmacılığı giderek yasal hale gelmeye başladı. Paşabağ, Göreme ve Kızılçukur gibi yerlerde, SİT alanının göbeğinde devlet eliyle oluşturulmuş satış mağazalarının olması gerektiğine kim karar verdi bilinmez ama bu karar yüzünden yakın gelecekte Kapadokya büyük bir çöplüğe dönüşeceğe benziyor. Bu mağaza mantığı 1980’lerde Özal zamanında Göreme Açık Hava Müzesi’nde başladı. Şu anda bu çarpık kafa manastır kompleksi içindeki bir bölümü kahveci yapmaya kadar varmış. Üstte Çarıklı Kilise altta “geleneksel kahvemiz” konsepti akıl alacak gibi değil.
Tarihi alanlar insanlar oraya işyeri açıp para kazansın diye değil, insanlığın ona ulaşıp yararlanması içindir.
Bu nedenle bölgede hiçbir tezgah, hiçbir satış mağazası olmamalıdır. Tam tersine yerleşim merkezleri güçlendirilmeli, bütün mağazalar oraya gitmeli, yani satış turistin ayağına getirilmemelidir. Çığırtkan pazarcılık mantığından hızla ayrılmak gerekir. Çünkü çok yakında bölge ekonomisini bu kişilerin belirleyeceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır.
Kapadokya Açık Hava Müzeleri’ne randevu sistemiyle giriş yapma çağı gelmiştir artık. Açık hava müzelerindeki turist kalabalığına son verilmeli, bütün tezgahlar yıkılıp kasabalara yönlendirilmeli, köylerin ve kasabaların ekonomisine darbe indiren bu fırsatçı, kapkaççı zihniyete son verilmelidir. 
Dünyanın hiçbir saygın ülkesinde bu vasatlık, satıcı zorbalığı kültürün önüne geçip rol çalamaz, fakat bizim ülkemizde ne yapabildiği ortadadır.

Rant Hüsranı


Aksaray'da Vatan ve Millet caddeleri henüz açılmış, 1950 sonları.


Daha kentlerle ilgili duyarlıkların başlamadığı bir dönemde, 1997 yılında “Kayseri’de ve Şehirlerimizde Sokakların Ölümü” adlı kitabı yayımlamış ve o dönemde kentlerden sokakların silindiğini, bulvarlar ve caddelerden oluşan kentlerimizin yaşanmaz hale geldiğini söylemiştim. “Bir ülkenin sokakları yoksa orada özgürlüklerden söz edilemez, çünkü bütün özgür ülkelerde sokaklar korunmuştur; hızla yüksek binalarla dolan ve artık bundan ibaret kalan şehirler özgürlük vaat etmez” demiştim. Bu kehaneti yazalı yirmi iki yıl oldu. 
Sokakların yok edilişi niçin özgürlük vaat etmez, çünkü orada geçmişin izlerini silmek için bir yarış vardır ve maalesef bu yarışta sokak sakinlerinin rızası alınmaz. Kimseyi dinlemeyen bu inşaat diktatörlüğü maalesef rantın ve ekonomik çıkarın yüksek kulelerinden aşağı bakar ve orada sözü dinlenmeye değmez bir kuru kalabalık görür.
Bu ülkede korumacılığın ne yazık ki muhafazakarlıkla bir ilgisi yoktur. Kent ve çevre korumacılığı konusundaki vahim hatalar muhafazakarlar tarafından yapılmış, çılgınlık boyutuna ise Menderes döneminde ulaşmıştır. 1950’lerde İstanbul belediyesi ve bütün taşra belediyeleri büyük bir eski zaman tasfiyesi yapmakla meşguldü. Bu tasfiye İstanbul suriçinde bile ranta kapı araladı, Türkiye mimari eksenini yitirdi. Bugün hiçbir şehrimizin özgün ve ayırıcı mimarisi yok, bunun sorumlusu da ülkenin son yetmiş yıldaki yöneticileridir, başkası değil.
Dolayısıyla Türkiye’de şehir, mimari özgünlüğü kalmamış bir ekonomik birimdir benim için. Mahalleler artık sitelere dönüşmüştür. Sokaklar ölmüş, evler ise TOKİ standardlarında birer çekirdek aile birimi haline gelmiştir.
Aksaray yıkılmadan önce. 1956 Fotoğraf: Ara Güler


Bu nedenle “şehir” denince romantik sözler etmeye çalışan sağcı entelektüellerin bir yıkım ve yağma olmamış gibi geçmişi özlemesini şaşkınlıkla karşılıyorum. Ya olayın farkında değiller ya da sorumluluk paylarının. Çünkü şehirler talan edilirken söylenmiş hiçbir sözü olmayanların, sonradan konuşması hiçbir içtenlik ve sahicilik içermez. Bu şehirler dozerlerle talan edilirken onları durdurmaya çalışanlara kulak tıkayanların hangi hakla şehirler hakkında konuştuğu doğrusu merak konusudur.
Açıkça ve kırıcı olacak bir biçimde söylemeliyim ki, kendimi içinde doğup büyüdüğüm ve yıkılmaması için canımı dişime takarak savaştığım Kayseri’ye ait hissetmiyorum. Çünkü o şehir ben daha kırk yaşıma gelmeden bütün eski mekanlarını yitirmişti. Kayseri’ye “güzel şehir” diyenlere öyle kızıyorum ki, anlatamam. Çünkü ben o şehirde dağlar ve birkaç eski tarihi yapı olmasa, doğru yerde olduğumdan asla emin değilimdir. Bir insan daha yaşarken doğduğu şehrin hiçbir sokağı, caddesi mahallesi kalmamışsa neyle avunabilir? O güzelim tarihi evleri bir gecede dozerle devirenlerin insafı ve vicdanı yitirdiklerini çoktandır düşünüyorum; dolayısıyla bende muhafazakar sözcüğü anlam kaymasına uğramıştır: Onlar bana yağmaya ve yıkıma alışmış hayaletler olarak gece oldu mu hep şehirlerimizin üstünde geziniyorlarmış gibi gelir. 
Gündüzleri aradığımız bir yeri bulamıyorsak, nedeni budur. 

Felsefe ve Edebiyat

Atina

Felsefi heyecan mantıksal düşünceden çıkar. Oysa edebi heyecan imge ve duygudan gelir. Edebiyatta, akıl ve mantıkla bilmeyişimizin heyecanı vardır.
Edebiyat, özgül bir alandır; felsefe, bilim ve din gibi. Peki bu alanların edebiyata hiç etkisi yok mudur? 
Vardır. O yüzden edebiyatçı gibi okunan filozoflar biliriz: Platon, Nietzsche, Schopenhauer...Elbette bu durum, filozof gibi okunan edebiyatçıları da akla getirir: Herman Broch, James Joyce, Marguerite Yourcenar, Musil...
Filozoflar edebiyata ilham vermiştir şüphesiz; İbn-i Sina, Salaman ve Absal’ı yazarak Robinson Crusoe’nun yolunu açmış, Platon bütün ütopyaların ve hatta distopyaların esinleyicisi olmuştur. Edebiyat da felsefeye “Babalar ve Oğullar” üzerinden nihilizmi, distopyalar üzerinden toplum felsefesinin pek çok sorununu taşımıştır.
Fakat, yine de sanatın kendi başına bir amaç taşıdığını söyleyen ilk kişi bir edebiyatçı değil de bir filozoftu: Kant böyle söylese de, din bunu asla kabul etmedi, sanatı kendi amaçları için kullanmayı seçti. Siyaset de öyle. Bilim ve felsefe ise sanatla yollarını ayırdı.
Bütün bunlardan geriye sanatın özerk bir alan olduğu hakikati kaldı.
Felsefe gibi. Çünkü felsefe yapmak için başka hiçbir alanın yardımını almaya gerek yoktur. Sanatçılar felsefenin bu özgürlüğüne imrenir.
Ömrü boyunca bir kez “Yaşamak nedir” “Nasıl biliyoruz?” ya da “Hiçlik ne?” diyen kişi en azından bir kez felsefe yapmıştır. 
Fakat edebiyat yapmak böyle dolaysız sorularla mümkün değildir; yine de bu, edebiyatın, varlık hakkında düşünmeyi de felsefeden öğrendiği gerçeğini değiştirmez. 
Edebiyat anlatıcılığı dinden öğrenmiş ve onunla yollarını ayırmıştır.
Felsefe ise, Hümanizma’yla birlikte dinden öğrendiği tanrı odaklı söyleyişi, insan odağına indirgemiştir. Bu nedenle “Ben” kipiyle anlatmanın atası felsefedir. 
“Göre”li anlatımın atası ise hem felsefedir, hem de bilimdir.  Sofistlerden Einstein’e kadar pek çok bilgin ve filozof göreceliliği vurgulamıştır. 
Nesnel anlatıma gelince; bunun büyük atası duygulardan uzak tutumuyla felsefe, olanı olduğu gibi görmek tutumuyla da bilimdir. 
Edebiyat, varlıkla ve varoluşla ilgili temel soruları felsefeden öğrenmiştir.
Bir edebi yapıt tüm insanlığın malıdır. Yazar tıpkı bilginler ve filozoflar gibi tüm insanlık adına konuşur. Bunu bütün evrensel bilgi biçimlerine (etik, estetik ve bilime) öğreten felsefedir. Dinde evrensellik iddiası vardır yalnızca.
Ütopyalar felsefeden edebiyata girmiştir. Fakat bunlar edebiyatın değil, ütopyaların yararınadır; çünkü düşünür ütopyayı kurarken edebiyatı araç olarak kullanmıştır.
Thomas Morus, Campanella veya Platon edebi dilden yararlanarak bir ideal toplum düşü kurmuşlardır.
Fakat sanatçılar filozofların bu iyimserliğinden korkarak distopyaları yazdılar: Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı, Orwell’ın 1984’ü, Zamyatin’in Biz’i gibi. Fakat filozof da sanatçıya keskin bir dille konuşmayı öğretti: Seneca, Diderot,  Nietzsche yahut Platon’un aforizmaları bunun kanıtıdır.
Zaman kavramı, felsefeden edebiyata düşmüş bir göktaşına benzer. 
Unutmayalım ki, edebiyat felsefi önermeyi yinelemez; sanatçı, felsefi dili edebi dile “çeviren” kişidir. Bunu felsefeyi doğrulamak veya yanlışlamak için değil, karakterlerine zemin sağlamak yahut romanına örtük bir felsefi kıvam vermek için yapar.Böyle bir çaba felsefenin kendisi olmaz, “edebiyattaki felsefe” ile, edebiyatın felsefenin yerini alması aynı şeyler değildir. Birincisi özgünlük ikincisi güdümlülüktür. 
Edebiyat yaşamda olan her şeyi konu alır: Din, Bilim, Siyaset, Felsefe, Ahlâk ve hatta sanat. Edebiyatın  felsefeyle ortak yanı budur.
Fakat edebiyat bu alanları insan eylemleri içinde korkusuzca didikler; onları konu alır ama onlar için bir şey yapmak amacında değildir. Sanatın amacı kendisidir.
Sanat hiçbir ideolojiyi, dini, felsefi görüşü veya bilimsel savı amaç edinmez. 
Kesin bilgiye dayanmamak, felsefe ve edebiyatın ortak özelliğidir. 
Yaşamı aklımızla kurcalarken işimiz felsefedir. Orada sanat yoktur.  Fakat yaşamı duygularımızla kararken işimiz sanattır, orada felsefe bulunmaz.

O Güzelim Zamanlar, Suçlar ve Cezalar

                             

                                                     Kayseri, 1950'li yıllar


         Ömrümün anımsadığım en eğlenceli ilk günü büyük bir rezaletle sona erdi.
Düşünüyorum da yaşam sevincini derinden hissettiğim, hoplayıp zıpladığım bir gündü. Beş yaşımdan büyük değildim. Ama kırlardaki gelinciklerden, papatyalardan başım dönecek kadar duygularım büyümüştü. Çocukların bazı şeyleri hayretle anladıkları kritik dönemeçler olur, bunu yıllar sonra kızımdan öğrenecektim, öyle bir gün yaşıyordum. Doğa her yanımı sarmıştı adeta; gün ışığının rengi koyuya dönmüş, Erciyes Dağı bütün ışıltısıyla ruhumu kaplamıştı.
Öyle sevinçliydim ki, uyku vakti geldiğinde sevinçle uyumak hakkımdı.
Fakat hoplayıp zıplamamız bitmeden ablamın ayağı burkuldu, annem de onu eve götürmek için faytona bindirdi. Babam yoktu o gün. Kahveden geldiğimizi görmüş. 
“Yanlarında erkek olmaksızın faytona bindikleri için,” yani işte bu kadarcık bir “suç” yüzünden babam, annemi ve ablamı o gün akşam resmen ezdi.
Bu haksızlık aklımdan hiç çıkmadı.
Faytona binme suçuyla o zaman tanıştım. Çünkü o zamanlar yanlarında erkek olmadan faytona ya da taksiye binenlere kötü gözle bakılıyordu.
Benim kişisel dünyamda mı böyle şeyler var yoksa herkes için mi böyledir bilmem, güzel ışıltılı bir zamanın sonuna kötü şeyler eklendiğine belki de bu olay yüzünden koşullandım, güzel günler yaşarken sonundan korkar oldum.
Annemin “Çok güldük, ağlayacak mıyız yoksa” deyişi aklıma geliyor. Sanırım hepimizde en azından böyle bir kaygı var.
Belki yaşamımızda çok fazla ışıltı dolu gün oluyor ama unutuyoruz; arkasına olumsuz şeyler eklenen parlak günler aklımızda kalıyor.
Fakat şu anıyı unutmak ne mümkün! İşte ikinci unutulmaz ışıklı gün: Ağabeyimle bisiklete bindiğim bir çocukluk zamanı. O kadar çok eğleniyorduk ki küçük olduğum için ben akıl edemedim, ağabeyim de zaten bisikleti kullanıyordu, görmedi, ayağım arka tekerleğe sıkıştı. Eğer çekmesem bugün topal biri olurdum! İyi kötü kurtardım fakat topuğum fena kanıyordu. Ağabeyimin beti benzi soldu, ne yapacağını bilemedi. Çünkü babama hesap verecekti ve eğlence arasında yaşadığımız bu olay akıl alacak gibi değildi. 
Ağabeyim korkudan, ben acıdan ağlıyorduk.
Babam öyle sert bir adamdı ki, korkmamak olanaksızdı.
Ağlaya ağlaya eve geldik. Babam bizi şaşırtmadı, derhal ağabeyimin üstüne yürüdü. İşte o sırada ağlayarak “Baba onun bir suçu yok!” diye bağırdığımı hiç unutmam; o günü hâlâ derinden anımsar, hıçkırığını tutan o çocuğu göğsümde hissederim. 
Yok bitecek gibi değil, başka bir ışıltılı gün daha geliyor aklıma. Yaşam mutlu olmanın cezasını mutlaka kesiyor.
Gençlik yıllarım. Bir arkadaşımla okul çıkışında, bahçe duvarında paydos zilini bekliyorduk. O zaman siyasal çatışmalar vardı ya, grupla birlikte yürüyerek eve dönecektik. Tek başına yürünmezdi, “karşı taraftan” birileri çevirir, bizi dövebilirdi.
Kayısılar patır patır çiçek açmıştı, doğa güzellikten yarılıyordu. Öyle mutluydum ki yaşama sevinci üzerine sayısız şey söyleyebilirdim, Nazım’ı yeni yeni okuduğum çağdaydım, “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” romanını, bütün o karamsar içeriğine rağmen çok seviyordum. Şiirler romanlar bana kavga mavga değil, apaçık yaşamı söylüyordu. Arkadaşımla da sanırım böyle şeyler konuşuyorduk.
Okul dağılmaya başlayınca yerimizden kalkmaya hazırlandık. Tam o sırada köşeden bir polis otosu döndü, koca bir minibüs. Okuldan tanıdığımız iki arkadaşımızı kovalıyorlardı: Çocuklar soluk soluğa geldiler, dermanları bitmiş görünüyordu, tam önümüze yıkıldılar. 
Başka yere değil, tam önümüze!
Polisler bu ikisini arabaya tıkıştırırken, bizi de gördü, burada ne yaptığımızı sordular, biz bir yanıt bile veremeden ekip otosuna sürüklendik ve soluğu nezarette aldık.
Gözaltına alınan dört kişiden birinin babası okul müdürüydü, öbürü doktor çocuğuydu, üçüncüsü ise ikinci şube müdürünün oğluydu, dolayısıyla ihale benim sırtıma kaldı. Gariban ve kimsesiz bir adamın oğlu olarak, orada bulunan bıçağın sorumlusu yapıldım, polisler bıçağın benim olduğunu tutanağa yazmışlar. Sorgu morgu, mahkemeye çıkardılar. Kovalanan o iki çocuk ve benimle duvarda oturan arkadaşım mahkemede yoktu. Hakim benim “bıçaklayıcı” biri olacağıma kanaat getirmiş olmalı ki, tutuklanmama karar verdi. Aynı günün akşamında “kapı altında” tıraş edildim ve adli suçluların fink attığı, on sekiz yaşındaki bir çocuk için korkunç bir yer olan “tecrit koğuşu”na konuldum.
O gün işlemediğim bir suçtan ötürü cezaevindeydim ve gördüğüm şey inanılmazdı. 
Kırpık kıllardan ötürü rahatsız olan ensemi kaşıya kaşıya avluya bakıyordum ve birilerinin voltasını kesiyordum. Böyle bir şey için bile insanı şişleyeceklerini bilmişordum henüz; bu nedenle biri hemen beni kenara çekti ve bunu bir daha yaparsam ne olacağını parmağını göğsüme bastıra bastıra anlattı.
Hemen koğuşa döndüm, o zaman hapse girenlere yataklarını ailesi getirirdi, yatağım gelmişti, almaya gittim. Aman allah, bu ne bela bir şeydi, battaniye, yatak, pijama, şu bu.
Günler geçmek bilmeyecekti ama neyse ki solcular yanlarına aldırdı beni. Burası tek tek hücrelerden oluşmuş, kendi içinde iki katlı, müşahade bölümü denen bir yerdi. Gündüzleri kapısı açık olur, geceleri saat on birde kilitlenir ve sabah yedide açılırdı. 
Hücreme girdim, yatağımı ranzaya serdim, kitaplarımı rafa dizdim, her yeri sildim ovdum, kendime bir yaşam alanı kurdum.
Cezaevinde bulunmak koyuyordu bana. Dışarıdaki yaşam gürül gürüldü, bulutlar kümelenmişti, yaşam her yerden çılgınlar gibi fışkırmaktaydı.
Düşünüyorum da şaşıyorum fazlasıyla; doğaya bakıp mutlu olabilen halim beni çok sevindiriyor, halen öyleyim ama o zamanlar bunu yeni yeni deneyliyordum.
Olacak şey mi şu, cezaevine girişimin onbeşinci günü olsa gerekti, kocaman bir isyana tanık oldum!
İsyan deyip geçmeyelim, korkunçtu. Gecenin bir yarısı bağrışmalarla doğruldum. Büyük bir patırtı. Silah sesleri işittim sonra. Hücrede yalnız olduğum için bir şey anlayamadım. Meğer demir kapılar mahkumların deyişiyle tek tek “patlatılır” ve isyan büyürmüş o  sıra. 
Bundan haberimiz yoktu. "Halkımız" ayaklanmıştı ve solcular bunu işitmemişti; olacak şey miydi bu?
Az sonra “halkımız” kapılara dayandı, bizim müşahade bölümünün kapı kilidini de “patlattılar” ve “Kahrolsun faşizm” diyerek içeri doluştular. Fakat bize gelmeden önce, halk kılığında dolaşan bu lumpenler reviri bastıkları için optalidon ve “sarı kız”dedikleri diazem gibi bir hapı, şunu bunu, ne varsa çalmış, zehir gibi bir çayla kafa yapmak üzere, bizi de kendilerine suç ortağı yapma garantisiyle yola koyulmuşlardı.
Öldürdükleri bir kabadayıyı sürükleyerek getirdiler, kapının önüne attılar.
Aslında bu isyan iki çıkar grubunun çatışmasıydı ve haklı hiçbir tarafı yoktu. Yanımıza gelir gelmez de hücrelere daldılar ve kurşun boruları sökerek demirden sopalar yaptılar.
Alt katı su bastı.
İnsanlar ayak bileklerine kadar suyun içinde dolaşıyordu ama kimse bu çakal grubuna ne yapıyorsunuz demiyordu, solcular lumpenlere teslim olmuştu. “Kahrolsun faşizm” sözü bizimkilerin aklının tutulmasına yetmişti. Halkımızın önderlerinin peşinden geldiğini düşünerek göneniyorlardı.
Ben kısa sürede boş gevezelikle ve şiddetle dolu bu tevatürden yoruldum ve üst katta bulunan hücreme girdim, gözlerden uzakta durdum.
Derken elektrikler kesildi.
Gardiyanlar rehin alındığı için yönetim yavaştan alıyordu, pazarlıklar yapıldı ve üçüncü gün her şey bitti; isyan sona erdi.
Yönetim rahatlamıştı, herkesi avlulara topluyor, sırayla koğuşları arıyor, zulaları “patlatıyor”du. Bu yerinde bir şeydi, çünkü isyan süresince gözümün önünde gazocağı ayaklarından yapılma şişler, demirden yapılmış gülleler, kurşun borulardan oluşturulma sopalar biçimlenmişti. Bunların birilerinin elinde olduğunu bilerek yaşamak bile ürperticiydi.
Bizim bölüme geldiklerinde uzun bir arama tarama yaptılar. Avluda bekleşiyorduk, hava yine olağanüstü güzeldi; benim herhangi bir suçum olmadığı için rahattım ve arkadaşlarla gülüp eğleniyordum.
Avluya bir gardiyan çıktı ve benim hücrenin numarasını söyledi. 
İlk çağrılan ben olmuştum!
Oysa nasıl da mutluydum. İsyanı lanetlemiştim, dışarıda annemin babamın ömründen ömür alan bu olay yüzünden günlerce kıvranmıştım. Babam, üç gün boyunca cezaaevi önünde haber beklemiş, bana ulaşamamıştı. Her şey tam da bitti derken bu da neyin nesiydi?
İçeri girdim, gardiyan önümde ben arkada yürüdük.
Baktım benim hücrenin önünde takım elbiseli gravatlı iki üç bürokrat duruyor; hallerinden tavırlarından anladım, bunlar savcı, cezaevi müdürü gibi kişilerdi. Meğer gözlüklü temiz yüzlü, bıyıksız adam da Cezaevleri Genel Müdürü’ymüş, gardiyanlar asıl onun için hazıroldaymış.
Ben gelince, hepsi birden baktılar.
Cezaevleri Genel Müdürü Veli Devecioğlu, beni görünce gülümseyerek elini omzuma koydu, başıyla odamı gösterdi: “Bu oda senin mi evladım?”
Baktım odama. Battaniyem serdiğim gibi duruyor. Kitaplarım, bir iki fotoğraf, defterim, sabun, yapma çiçekler.
Odam aranmamış.
“Bu odanın sahibini merak ettim” dedi Veli Bey, “Aferin. Çok güzel. Odası böyle olan birinin suçla bir işi olamaz diyordum arkadaşlara. Temiz yüzlü bir çocuksun. Teşekkür ederim evladım. Bu odayı aramayacağız.”
Odayı aramak şöyle oluyordu: Yataklar paramparça ediliyor, yorgan sökülüyor, odada ne varsa çiğneniyordu.
İşlemediğim suçtan yargılanmayı beklediğim sırada işlemediğim başka bir suçtan ayvayı yemek üzereydim ki, kurtuldum.
Fakat yıllar sonra askerde iki arkadaşımın, askeri isyana teşvik etmek suçundan 28 yıl cezaya çarptırıldıkları gün, ben sanıkların tanık gösterdiği askerlerden biri olarak mahkeme salonundaydım. 
Avukatları ise Veli Devecioğlu’ydu! Yıllar önce, cezaevinde hücremin kapısında dikilen Veli Bey, emekli olmuş da avukatlık yaparmış meğer.
Asker giysileri içinde, en az on yıl sonra tanınacak halde değildim.
Tanıklık ettim,  hiçbir etkisi olmadı. Az kalsın tanıklık etmek suçundan kodesi boylayacaktım. Fakat nedense, şaşılacak bir şey, bana bir şey olmadı.
Isparta’da gül mevsimiydi. İnanılmaz güzeldi ortalık.
Askerliği güç bela tamamladık.
Aylar sonra cezaevinde boş yere yatan bu iki kişinin cezasını askeri yargıtay bozduğu için, Genelkurmay’da açılan davada tanık olarak yeniden dinlendim. Verdiğim ifade çok işe yaramış olmalı ki Veli Bey, beni bürosuna çağırdı, konuştuk. Özel yaşamlarımızdan söz ettik, geçmişimizden. Kayseri’den.
Fakat ben, Veli Devecioğlu’na işlemediğim suçtan ötürü cezaevinde yatan o çocuk olduğumu söyleyemedim. 
O gün “aferin” denen çocukla övünmek istemedim. Utandım bundan.
Bütün bunları soğuk ve güzel bir Kasım gündüz vaktinde yazıyorum. “Güzel bir gün” demek istemiyorum, ki kötü bir şey olmasın.
Yalnızca şunu düşünüyorum şimdi: Keşke kır gezisinde ablamın ayağının burkulduğu  o  gün babam anneme kızmasaydı. Keşke ayağımın tekerleğe sıkıştığı için ağabeyimi kovalayacağına “Durun çocuklar, korkmayın” dese, bizi teselli etseydi. Keşke bahçe duvarında otururken bizi gözaltına alan polisler yüzümüze gülse, düşmanca bir tutanak hazırlayıp beni içeri atmasalardı.
Bir suçla boş yere suçlanmışken, omzunda güven veren bir elin yumuşaklığını hisseden insanlardan olabilmenin mutluluğu çok büyük.
Ne mutlu, suçlu görünümü altındaki insanı yumuşacık tutabilen ellere.

Alt Zine, Kış 2018