Hürmüz Kadınlığın Bilinçaltıdır


Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.
Kadınlar yararına bir istek geldiğinde hayır diyemem. Bunun lafı bile olmaz.


Sandık Şendil'in Yedi Kocalı Hürmüz adlı eserini sinemaya uyarlamanız için teklif geldiğinde, Hürmüz için neler düşündünüz?
Atıf Yılmaz uyarlamasında, dört karılı kocayı kıskandırmak için heriflerle “oynaşa girer gibi” yapan bir Hürmüz vardır. TRT yapımı müzikalde ise, oyun, ağır bir erkek hegemonyasını hissettirir ve bir tür ortaoyunu havasında sürüp gider. Denebilir ki “yedi kocalı” olmak, laftadır; herkes yedi kocalı olma halini “velev ki böyle olsa ne olurdu” şakası olduğunu düşünerek izlemiştir gibime gelir. Bu da zaten erkeksi bir imgedir. Bana göre Hürmüz hikayesi eril bir hikayedir. Fakat öte yandan da yedi kocalılık “ya gerçek olursa” korkusu yaratacak kadar da dişil imkanları içinde barındırır. Bu durum uyarlama öncesinde gözüme çok büyük bir sorun olarak görünmüştür. Çözebileceğime inandığım için de bu işe giriştiğim doğrudur.


Sinemaya uyarlama aşamasında ne gibi değişikler oldu hikayede ve karakterlerde?
Değişiklik yapmadığım yerleri anlatmam daha kolay olurdu! Anlatayım: Hikaye görünürde eskiyi andırır, fakat çok büyük değişikliklere gidilmiştir. Safinaz yaşlı bir kadın olmaktan çıkarıldı, karikatür olmaktan uzaklaştı, bir karakter oldu. Hürmüz, beş ayrı karakteri canlandıracak kişiliğe büründürüldü. Havva güçlendirildi, bir mahallelinin meseleyi anlayamayışını açıklamada yaşlı erkek diyalogları eklendi, dönemin siyasetine gönderme yapmak için Günther Paşa tiplemesi yaratıldı ve başlı başına bir karakter olarak da Kuşçu Cebrail bu senaryoya eklendi. Cebrail, Hürmüz’ün erkek kılığına girdiği sahnenin alternatifi olarak doğdu. Ayrıca Hürmüz’e ölmüş bir sekizinci koca uydurularak, bu ölen koca paşa yapıldı ve Hürmüz’ün aşı boyalı evde oturmasına son verildi. Çünkü sıradan bir evde yaşayan bir sürü erkekle halvet olan dilberi bizim halkımız görmezden gelemez ve ona adıyla sanıyla başka bir ad verir! Hürmüz eski versiyonlarda olduğu gibi aşı boyalı evde oturamazdı, paşa konağında kalması ve kendini hizmetçi olarak yutturması fikri bu nedenle benim için kaçınılmaz hale geldi. Üstelik bu hizmetçi herkese başka davranan usta bir kadındır ki, geçimin yolunu nasıl bulduğuna dair açıklama da buradan gelir.


Neden bu değişikliklere ihtiyaç duydunuz?
İnandırıcı olmak gerekir. Oyunun bütününde abartılı oyun, giysi, müzik, oyun ve söz düzeni olsa da yapı bütünlüklü olmak zorundadır.


Hürmüz 1800lü yıllarda İstanbul Taşkasap’ta yaşıyor ve geçimini türlü dalvereyle idare ettiği yedi kocası sayesinde sağlıyor. O yıllarda kadınların geçimlerini sağlayabilmek için bir erkeğin korumasına girmekten başka seçenekleri pek yokmuş gibi görünüyor, sizce Hürmüz gibi bir kadın günümüzde yaşasaydı, nasıl bir kadın olurdu?
Hürmüz’ün yaşadığı yıllarda kadınlar erkeğin mutlak egemenliği altında yaşamaktaydı. Komik de buradan çıkar: Her şeye kadir erkeklik, mağdur kadınlar tarafından dalavereye getirilir. Burada aşağılanan kadınlar veya erkekler değildir; tersine kadınlık ve erkeklik bu haliyle gülünçtür. Benim uyarlamamda geçmiştekinden farklı olarak Hürmüz çok komik bir karakter olmuştur; öncekiler nazenin veya dalavereciydi, komik olan başka tiplerdi. Oysa burada Hürmüz çok baskın komik bir karakter olarak sivrilir. Üstelik filmde kapladığı süre azaldığı halde!


Safinaz da bildiğimizin ya da beklentimizin aksine, güzel, alımlı, analizci ve hikayeci bir kadın. Safinaz’ın tüm bu özelliklerinin toplamında kadınların hangi yönünü vurgulamak istediniz? Safinaz biz kadınlara hangi yönümüzü anlatır?
Safinaz, Hürmüz’e körü körüne sırdaşlık eden biri değildir. Filmin en başında aslında kendi istediğini elde edemezse Hürmüz’ü nasıl harcayacağını belli eder. Yani öyle geçim kaynağı belirsiz, nerede yaşadığı anlaşılamayan bir Safinaz tipi böylece kaybolur, Safinaz karakterleşir. Hürmüz gibi o da erkek peşine düşer, üstelik genç bir kadını, Havva’yı da Hürmüzleştirir. Bir tür erginleştiricidir Safinaz, yalnızca ara bulucu değil. Safinaz kadınların görünürdeki yüzeyidir, toplumsal denetimi kabul eden yüzüdür, kadınlığın masalıdır; oysa Hürmüz, kadınlığın bilinçaltı sayılmalıdır.


Bir de Havva var, kafası karışık ya da henüz kendi isteklerini ne olduğunu bilemeyecek kadar tecrübesiz genç kadınları temsil ediyor sanki. Sizce Havva gibi kadınların temel sorunu ne, ya da sizin karakteriniz üzerinden konuşacak olursak, Havva’nın en başlarda kendini keşfedemeyişinin nedeni ne?
Havva süreç içinde yaşadıkları nedeniyle değişim geçiren karaktere tipik örnektir. Filmin başında çaçaron mahalle kadını tipinden ayrılıp filmin sonunda “ben paşanın evlenmemiş kızıyım”a kadar varan bir yalana başvurması ve yeni Hürmüz adayı olarak belirmesi, çaçaron mahalle kadını olmanın tam zıddı bir noktayı işaret eder. Aslında erkek tarafından ezilen, intikam almaya ahdetmiş çaçaron kadın haklı ama sevimsizken, Hürmüzleşen Havva’da haksız fakat sevimli bir hal vardır. Sanat bu durumda hangisinin iyi olduğunu söylemez, izleyici meşrebine göre bir sonuç çıkarır bundan.


Filmde tüm kadınların hamamda toplanıp hep beraber söyledikleri 'El Hubb' şarkısı var. Biliyor musunuz bu şarkı ve sahne tanıdığım birçok erkek tarafından eleştirildi. Kadınların cinselliklerinden bu kadar ulu orta bahsetmeleri onları rahatsız etti. Halbuki günümüzde kadınlar, reklamlarda, dizilerde cinsel bir öğe olarak sunuluyor ve kullanılıyor, bunu izleyen erkekler de bu durumdan hiç rahatsız değiller.
Filmin müziği yapılırken, “It’s raining man” şarkısının sözlerini El Hubb’a çevirmem gerekti. Ezel (Akay) benden bu şarkının alaturkası için şarkı sözü istiyordu. Yazdım, çok eğlenceli oldu. Neden bu şarkıdan rahatsız olur erkekler, çünkü bu şarkıyı iki erkek (Ezel ve ben) düşünmüşüzdür. Belki asıl rahatsızlık kaynağı şudur: Erkekler için, kadınların üstüne erkek yağdığını söylemek kadar irkiltici bir şey olamaz. Erkekliğin derin kaygısı –kadınlardan farklı olarak- bir kadına talip olan erkek sayısının çok olması durumunda bununla baş edememektir. Bu nedenle her erkek, bir yığın erkeğin kadınların üstüne yağdığı bu hali en korkunç kabus olarak görecektir. Evet, biz erkeklerin dayanamayacağı bir haldir bu. Erkek tepkilerini küçümsemeyin, bu hal erkekliği küçük görmenizi değil, anlamanızı gerektirir: Çünkü erkekliğin doğasına ilişkin bir kaygıdır bu. Onun kadının gözüne nasıl göründüğünü değil, erkeğin neye bakarak tedirgin olduğunu anlamak, empati için gereklidir. Amaç erkekliği veya kadınlığı duman edip, tozunu silkelemek olmadığına göre, düşünmeliyiz. Erkeklerin kadından yana tavır koyması kadar adil bir davranış olamaz. Kadınların, cinsiyetçi davranışların yalnızca erkeklere ait olmadığını hatırlamaları ve “erkeklerle beraber erkeklerin haline gülebilme” çağrısı yaptığımız bu filme o gözle bakmaları en büyük dileğimdir.


Günümüze gelecek olursak, yapılan erken evliliklere baktığımızda, bizim ezberimizin aksine, üniversiteden yeni mezun olmuş, kültürlü ve çalışmayı düşünmeyen kızların bu tarz evlilikler yaptığını görüyoruz. Ekonomik kriz, medya aracılığıyla pompalanan kolay hayat arzusu, yeni Hürmüzlerin doğmasına neden olmuş olabilir mi sizce? Bu konudaki gözlem ve düşünceleriniz nelerdir?
Eski Hürmüz, kadınlığı özgürlük kavramını bilmediği bir dünyaya başkaldırma cesareti gösteren ve eylemiyle ilerici görünen bir kadındır. Günümüzde o söylediğiniz tarzda evlilikler yapan kızların Hürmüzleşeceğini söylemek çok toptan bir genelleme olur. Toplumsal hayata ilişkin çözümlemeleri sanattan hareketle yaparken daha dikkatli olmak gerekir. Fakat iyi bir öğrenim görüp evde oturma halinin ne anlama geldiğini sorarsanız, yüz yıl öncesindeki Hürmüz’ün yanında çok tutucu kaldıklarını söyleyebilirim. Hatta bunun günümüzde taassubun beslendiği en büyük kaynak olduğunu bile söylemem mümkündür.


Filmde kulladığınız kadın argosuyla ilgili nasıl bir çalışma yaptınız?
Kadın argosu için Filiz Bingölçe’nin Kadın Argosu Sözlüğü’nden çalıştım. Amacım kabaca küfreden ama yüzeyden bakan erkeklerle, ince ince dokundurup kökünden alay eden kadınların bu halini karşı karşıya koymaktı. Bu hali gösterebilmeyi çok isterdim, eğer bu böyle anlaşılırsa çok mutlu olacağım. Kadın argosu kullanmak kadınlığın cinsel halini ve istekli olabilirliğini göstermenin en gerekli şekliydi. Çünkü erkek gibi cinsellik tepkisi veren bir kadın ne komik olurdu ne de doğru. Üstelik erkek gibi olmak özrü de yanına kâr kalırdı. Ben kadın gibi kadınlar istedim, çünkü ancak böylesi kadınlar arzulanır ve ancak böylesi kadınlardan korkulur.


İlayda Vurdum

Uçan Süpürge Haber Merkezi 29/12/2009

Medya Kültür ve Edebiyat Etkileşimi


Gürsel Korat

Toplumsal yapının elemanlarından biri olarak kültürün ve kültürel alandaki iki kurumun işleyişini öncelikle şu kavramsal tanımlamalar üzerinden incelememiz gerektiğini düşünüyorum:

Medya, iletişim ortamıdır. Örgütsel bir amaca bağlıdır; kâr, propaganda, bildirişim ve yönetim gibi nesnel süreçlerde etkin olmak ister. Ayırıcı kavramı iletişimdir.
Kültür, toplumun teknoloji ve değerler birikimidir. İktisadi, estetik ve entelektüel üretim süreçlerinin bileşkesidir. Bireysel veya örgütsel amaçların üzerindedir. Toplumun sürekliliğine yönelik eyleyiştir. Ayırıcı kavramı, eş zamanlı ve artzamanlı farkındalıktır.
Edebiyat, yazı ve söz üzerinden insana dair estetik soyutlamadır. Örgütsel amaçlarla bağdaşmaz. Kar ve propaganda hedeflerine de, toplumun sürekliliğini sağlama hedefine göre de yön belirlemez. Ayırıcı kavramı imgesel, estetik farkındalıktır.

MEDYA VE YAZI

Medyanın her ne kadar “gazetecilik ilkeleri” gibi bazı ahlâki önermeleri varsa da, onun iktisadi planda bir iktidar-kâr öznesi oluşu, demokratikliğine yönelik kuşku nedenidir.
Konumuz nedeniyle kavramları sınırlayarak, medyada ortaya çıkan iki yönsemeye dikkat edebileceğimizi düşünüyorum:

1) Gazetelerin internet sayfalarında bir resmin üzerine “en çok tıklanan haber” yazarak en sıradan haberi en çok okunur hale getirmek ve bu habere reklâm bağlamak, bilgi yayma görevini yerine getirmek sayılabilir mi?

2) Medyanın görsel teknikler üzerinde yoğunlaşması, izleyici algısını söz ve kavram düzeninden, göz ve eylem düzenine kaydırmıştır dememiz mümkün müdür? Bu durumda medya okur-yazarlığı kavramı yerine medya bakar-izlerliği kavramı ortaya çıkmıştır diyebilir miyiz?

Bunlar hiçbir yanıt gerektirmeyecek kadar düşündürücü sorulardır.


KÜLTÜR VE YAZI

Kültürel yapı, toplumun ekonomik etkinlikleriyle, farklı sınıflarıyla, cemaatleriyle veya etnik topluluklarıyla sürekli olarak yeniden üretilir.
Bu yapı, medya ve iktidarı çabucak algılarken, edebiyatı seçerek biriktirir. Edebiyat, toplumun bütün kesimlerine bir haber veya bir üretim nesnesi kadar hızla erişemez.
Durum böyle olunca medya onu tıpkı en çok tıklanan haber gibi eriştirir! En çok satan kavramıyla en çok tıklanan kavramının aynı sürecin ürünü olduğu kuşkusuzdur.
Kültür aktörlerinin imgesel ve estetik farkındalık içinde olmadıkları gibi, kültürün artzamanlı eyleyişinin farkında olmadıkları da açıktır.

EDEBİYAT VE YAZI

Toplum, böylece bileşik kaplar yasasının etkisi altında düşünür. Amacı ne kâr etmek ne de örgütsel amaçların izinde yürümek olan edebiyat, entelektüel ürün olmanın ötesine geçerek iktisadi ürüne dönüşür.
En çok tıklanan haber gibi en çok satan kitaplar da tartışmaya katılır. Yazar çok okunmasını bir pazarlama başarısından çok entelektüel başarı gibi görür.
Şüphesiz her çok satan edebi ürün başarısız değildir, fakat büyük çoğunlukla çok satan edebiyat ürünleri iktisadi veya ideolojik manipülasyonun gölgesinde görünür hale gelmiştir.
Burada kültürün tarihselliği ıskalanmış görünmekte, edebiyatın birikimi dikkate alınmamaktadır.


MEDYA-KÜLTÜR VE EDEBİYAT ETKİLEŞİMİ

Edebiyat, kanımca medyanın işleyişinin farkına varan bir gösteri ve eğlence dünyası paradigmasına hapsoldu. Yazılan şeyden çok yazarın öne çıkarıldığı süreçler buna işaret ediyor.
Ayrıca yeni okur tipi, televizyonun ve özellikle reklâmın görsel etkisinden ötürü, yazıdaki kişi, mekân ve sahne tasarımını gereksiz bulan, “tasvirden hoşlanmayan” ama bir çırpıda tanımayı sağlayacak bir söz düzeni bekleyen okurdur. Dikkatle üşünülürse bu, reklâmın ve propagandanın edebiyata müdahalesidir. Daha da ilginci reklâmcıların çoğunun edebiyat- sanat ürünü veren kişiler de olabilmesidir.
Yani edebiyat eski paradigmalardan çıkması ve yeni bir beden dili bulması konusunda baskı yaratan medya ve okur karşısında, az tıklanan, az okunan kategorisine çekiliyor.
Devlet özellikle değerler kültürü söz konusu olduğunda bunu gelenekten öte bir şey olarak anlamıyor. Durum böyle olunca tek tip insan, tek tip düşünce ve kişiye tapma gibi eğilimlerin toplumun siyasal kültüründen, örgütsel kültürüne varıncaya kadar her alanda varlık bulabildiği görülüyor. Bir bakıma ezber kültürü, yaratıcılığa itiraz eden bir otoriteryenlik ve devlet tapınmacılığı, yaratıcılığı reddediyor. Bu red, çoğunlukla ihanet, cemaatin değerlerine saygısızlık gibi ahlaki kavramlara ihtiyaç duyuyor, bilgi kavramlarına dudak büküyor. Yani aslında ne toplum, ne devlet, ne medya ne de kültür süreçlerinin aktörleri kültürün eş zamanlı ve art zamanlı farkındalığını önemsiyor.
Edebiyat bir “temsil” biçimi olarak da rol oynuyor. Yani yazarının siyasal ve kültürel temsilini sağlıyor, okuruna da kültürlü olmak, medyayı izlemek gibi payeler dağıtıyor.
Bu aslında bir edebiyat-kültür ve medya parodisidir.
Gönül, medyanın edebi hakikati kanon veya propaganda sınırları dışında ele alabileceği demokratik bir açılım bekliyor.
Kültürü yalnızca paradigmatik “şimdi”ye göre değil, artzamanlı bir “akışa” göre ele alacak toplumsal dinamikler arzu edilir.
Sözün, göz ve beden düzeyinde bir görselliği tanımladığı edebi arzunun yerini, sözün kültürün geçmişiyle ve şimdisiyle hemhal olarak yeni formlar deneyeceği, medyanın bunu gerçek değerinde algılayabileceği bir toplum özlemek, herhalde edebiyatçıların olduğu kadar, herkesin de hakkıdır.



9 Aralık 2009'da Bilkent Üniversitesi
"Medya-Kültür-Edebiyat Sempozyumu"ndaki konuşmadır.

Benim Hürmüz'üm En Radikali


Yedi Kocalı Hürmüz bir kere daha sinemada. Ezel Akay’ın yönetmenliğini yaptığı filmde Nurgül Yeşilçay, Gülse Birsel, Haluk Bilginer, Sarp Apak, Memet Ali Alabora ve Müjdat Gezen rol alıyor. Senaryoyu yazan Gürsel Korat “Kadın seçmezse bir şey olmaz” diyor ve ekliyor “Benim versiyonumun en radikal yorum olduğunu söyleyebilirim”

Ezel Akay’ın yeni filmi Yedi Kocalı Hürmüz’ün senaryosunu yazar Gürsel Korat’la konuştuk.

Ayşe Düzkan


• Projeye nasıl dahil oldunuz?
Yıllardır Ezel Akay’la birlikte çeşitli film senaryoları tasarlıyor, bir kenara koyuyoruz. Hürmüz’ü Nurgül Yeşilçay önermiş, oturup filmi seyrettik. Müzikalini izledim, Sadık Şendil’in oyununu okudum. Doğrusu burada birden çok erkeği parmağında döndürmek dışında radikalliği bulunmayan bir yapı görmekteydim. Hürmüz kurnazdı, salt kendi çıkarı için uğraştığından kötü bir kadın bile denebilirdi ona. Kadının salt güzel olduğu, erkekler o kadınla halvet olmak istediği için durumun kurtarıldığı bir film senaryosu yazmak istemedim. Kadın ve erkek argosunu kesin hatlarıyla ayırdım. Kadınları güçlendirdim, bunu kadınların hayatta kalmak güdüsüyle yaptıklarını gösterdim. Kadınların da erkekler gibi seçtiğini, aşkın var olabilmesi için yalnızca erkeklerin seçiminin değil, kadınların seçiminin de altını çizmek istedim. Hep kovalanan Hürmüz de bir şey kovalamazsa ortada olay kalmayacağını gösterdim. Hürmüz’ün bu versiyonunun, yani benim yazdığımın en radikal yorum olduğunu bu nedenle rahatlıkla söyleyebilirim.




Oyuncular içinize sindi mi?
Bazıları düşündüğümün üstünde, çok güçlü yorumlar ortaya koydu. Hiçbiri senaryonun gereğinin altına düşmedi. Bunu sette adım adım gidişatı izlediğim için biliyorum. Fakat yeri gelmişken söylemem lazım, Nurgül Yeşilçay eşsiz bir oyuncu. Gerçek bir yıldız.
• Siz kendinizi hangi kocaya yakın hissediyorsunuz ayıp olur mu?
Ayıp olmaz. Senaryoda kocalar zaten biçimlenmiş; kekeme berber, doktor, hallaç, kaptan, bekçi, redif çavuşu. Bunlardan hiçbiriyle zaten özdeşlemem. Ben Sadık Şendil’de olmayan, buraya bir yabancılaştırıcı unsur olarak koyduğum derviş-deli karışımı Kuşçu Cebrail’i, yani tümüyle bana ait olan o karakteri kendime yakın bulurum. Haluk Bilginer de hakkını verdi doğrusu.

• Kadın kahramanlarınızın özgür ruhlu olduğunu söylüyorsunuz. Hürmüz ne ifade eder sizin için?
Sanatsal eylemde kadınlar konusundaki seçimimi nasıl yaptım? Bir tercih olarak kadınlarımın özgür ruhlu olmasına dikkat ettim. Bunu dert edindim. Davranışlarıyla erkeği zor duruma düşüren, aklıyla erkekten önce davranan bir kadın. Bu bilinen kadın tanımına uymaz çünkü. Bu durumda verili erkek ideolojisi kepaze olur. Birçok roman kahramanım gibi Hürmüz benim için bunu ifade eder. Benim romanlarımdaki kadın derviş Gülbeyaz veya ümitsiz aşka tutulup yanan cariye Perizad işte böyle kadınlardır.

• Bu yıl Notre Dame de Sion ödülünü aldınız.
Dame de Sion kimsenin aklında kalmış mıdır bilinmez, Reşat Nuri’nin en bilinen romanı Çalıkuşu’nun kahramanı Feride’nin okuludur. Feride buradan çıkıp Anadolu’ya gider. Hiç de değmeyecek bir adama, Kamuran’a gönül vermesi zoruma gitse de bu roman bize bir dönemdeki toplumsal halimizin resmini verdiği için önemlidir. Dame de Sion bir roman ödülü koymuş, benim haberim yoktu, kendileri romanları incelemişler, dokuz seçici kadın, hepsi de Türkiye’nin entelektüel hayatında yeri olan zeki ve etkili kadınlar, bana roman ödülü vermişler. Bir erkek yazar üzerinde dokuz kadın müttefik; benim için Dame de Sion budur.
• Doğup büyüdüğünüz Kapadokya edebiyatınızın da önemli bir teması. Bunu anlatır mısınız?
Kapadokya benim için özenle, popüler kültüre mal etmeden, yüksek edebiyat ve yüksek kültür imgesi olarak işlenebilecek bir imge alanıdır, bir düşler bahçesidir. Ben bütün fikir dünyamı Kayseri’de kurdum, Ankara’da yeşerttim, Kapadokya’da ürüne dönüştürdüm. Kapadokya’ya ve Kayseri’ye bir saplantı, bir nostalji olarak bağlı değilim. ‘Hemşericilik’ten de asla hazzetmem. Ben sadece bir bölgenin yazara verebileceğinin farkında olan ve bölgesinden aldığını tüm insanlığa aktaran bir aracı olarak davranmaktayım.
• Son yayımlanan kitabınız sokaklar üzerine.
1997’de ‘sokaklar ölüyor, sokağı olmayan ülkelerin özgürlüğü yoktur, en küçük kent birimi sokaktır, ama bu yok oluyor. Bir cadde, site ve bulvar uygarlığı oluyoruz’ diye adeta yırtındığımda dönüp bakan olmadı, Kayseri’de eski ev ve mahalle kalmadı. Tarihi yapıları korumayarak geçmişimizi ve insanlığımızı öldürdüğümüz doğrudur. Geçmişini öldüren toplumların insanlık ailesinde yeri nedir, onu ben söylemeyeyim. Sokakların Ölümü yeni baskısını yaptı on iki yıl sonra; bu da iyidir fakat kitapta yıkılmak üzere olan köyler ve kasabalardan söz ediliyor, bakalım ne olacak. Kayseri’deki gibi hüsrana mı uğrayacağız?
• Kayseri’de doğup büyümüşsünüz, Ankara’da yaşıyorsunuz. Büyük şehirle taşra arasında gündelik hayat açısından nasıl farklar gözlemlediniz?
Bence Türkiye kocaman bir taşra. Balkonundan halı silkelenmeyen, kaldırıma park edilmeyen, yere tükürülmeyen, insanların birbirine siz dediği, teşekkür ettiği bir şehri yok Türkiye’nin. Büyük şehir her türlü kentsel erozyona rağmen, insanları biçimsel davranışlarda eğiten bir şehirdir; sıraya girmeyi öğretir, başkasını rahatsız edebileceğinin farkına vardırır. Bir kentsel düzen vardır, binalar girintili çıkıntılı değildir, yasaya rağmen yıkılmayan binalar olmaz. Şehirlerimizde uygarlık ölçülerinin pek çoğu yok, birileri, özellikle para pul sahipleri biz bize benzeriz diyor ama hiç kimseye benzemez işler yaparak hepimizi bir güzel ‘benzetiyor’lar.


10 Ekim 2009 Star Gazetesi

Yedi Kocalı Hürmüz Tamamdır


Senaryosu Gürsel Korat tarafından yazılan ve EZOP tarafından anlatılan Yedi Kocalı Hürmüz'ün çekimleri tamamlandı.

Ağustos ortalarında basın tanıtımı yapılan filmin çekimleri yaklaşık yirmi gün sürdü.



Gürsel Korat'ın Basın Açıklaması:



"Yedi Kocalı Hürmüz, 1962’de Sadık Şendil tarafından yazıldı ve yazarı tarafından defalarca film ve oyun uygulamalarında değişik biçimlere sokuldu. Bunların en tanınmışı 1971’de Atıf Yılmaz’ın çektiği ve Türkan Şoray’ın Hürmüz’ü canlandırdığı filmdir. Müzikal olarak ise 1981 tarihli TRT yapımı çok bilinir. Hürmüz’ü Ayten Gökçer’in canlandırdığı bu yapımda da senaryonun pek çok yönden değiştirildiği görülmektedir.
Sadık Şendil bir röportajında Hürmüz’ün geleneksel bir öykü olmadığını belirtmektedir. Müjdat Gezen’in tanıklığına göre de, 1963 tarihli film versiyonu tarihi dekorlar önünde değil, dönemin İstanbul’unda çekilmiştir.

Şendil, oyununun geleneksel tiyatrodan çok vodvile yakın olduğunu düşünmüştür. Ortaoyunu akla getirildiğinde bu durum tartışmasız böyledir. Fakat bugünkü bakış açısından değerlendirildiğinde Yedi Kocalı Hürmüz’ün elden geçirilmesi gerektiği görülebiliyordu. Oyunu sinemaya uyarlarken her ne kadar günümüz izleyicisinin algı düzenini hesaba katsam da, gelenekten kopmamaya özen gösterdim . Tutturduğum yol “geleneksel” olmayan fakat “gelenekten beslenen" bir nitelik taşımalıydı. Senaryonun masalla açılıp masalla kapanan bir çember içinde dönmesinin nedeni budur. Bu masalsılık içinde Ezel Akay’la ilk baştan beri dekor, kostüm ve oyuncu eyleminde bir farklılık olması gerektiğini kurguladığımız için şu yenilikleri yaptım:

1) Kadın argosu ve erkek argosunu birbirinden ayırıp kadınlar lehine bir dünya kurdum. Bu filmde kadınlar çok güçlü, çok incelikli cinsel espriler yaparken, erkek argosu incelikten yoksun oluşuyla gülünçtür.

2) Senaryoda, ilk defa yaratılmış çok sayıda kahraman vardır. Bu haliyle senaryo bir “uyarlama” olmanın ötesine geçerek “yeniden yazma” şeklini almıştır. Senaryonun yeni kişileri şunlardır: Kuşçu Cebrail –ki tümüyle Haluk Bilginer düşünülerek yazıldı- İhtiyarlar topluluğu ve Günther Paşa. Bunun dışında tüm diğer karakterler yeni bağlama oturtularak, biçimlendirildi. Safinaz gençleşti, Havva ataklaştı, Kadı, doktor, ve berber çok belirgin hale geldi.

3) Konuşmalarda mümkün olduğu kadar dönem dilinin gereklerine uyuldu.
4) Senaryoyu kurarken, önceki uygulamalardan ayrıldığım en belirgin nokta, olayları “Hürmüz merkezli” bir noktadan anlatmayışımdır. Şüphesiz, hikâyesi anlatılan kahraman Hürmüz olmakla birlikte, diğer oyun karakterlerinin özellikleri de betimlenmeli, Hürmüz, “aşı boyalı cumbalı ev”den çıkarılıp “paşa konağı”na yerleştirilmeliydi. Bunun için de olayların başlangıcını yaşlı bir paşayla evlenen ve dul kalan Hürmüz’ün hikâyesi olarak kurdum. Bu durumda koca bir konakta yaşayan Hürmüz'ün hem neden gizemli kalabildiği, hem de nasıl öyle bir yerde oturabildiği açıklanmış oldu.