Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde Bir Gezinti



Arabayla zaman zaman keşif gezilerine çıkıyoruz. Tuğba beni buna alıştırdı. Keçiören’i gezmiş ve kaybolmuştuk bir kez. “Bir daha gelmeyeceğiz” demiştik, aynı şey “Tebessüm Şehri Pursaklar”da başımıza geldi. Doğrusu gülümsedik ama ne gülümseme! Bir şehre bakarak bundan daha acı biçimde gülümsediğimi anımsamıyorum. “Böyle şehircilik anlayışı mı olur, buraya da bir daha gelmeyeceğiz”deyip çekildik.

Oysa Elmadağ öyle değildi, pazarında alışveriş yaptık, ilçeyi biraz dolaştık, bağlarına gittik. Özellikle insanıyla konuşmanın değerli bir tarafı var, Anadolu taşrasının temel özelliklerini koruduğunu –halen durumun bu olduğunu- anlıyoruz. 

Dönüşte “Hasanoğlan’a bir girelim” dedik. John Dewey tarafından temelleri atılan, Stanbulisky’nin kuramını geliştirdiği, Makarenko’nun iş okulu’ndan esinlenen ve  Tonguç tarafından geliştirilen bu okulları görmek istedik.

Köy Enstitüleri köylüler tarafından yapılmış, karma eğitimin öne çıktığı, yalın ayak başı kabak gelinen bu yerden benzersiz bir eğitimci olarak mezun olunan bir yerdi. Altı üstü on yıl bile olmayan bir süre buralardan yetişen öğretmenler Türkiye’yi önemli ölçüde değiştirdi, köylere ekonomi öğrettiler, teknoloji götürdüler, oralarda vatandaşlık eğitimi yaptılar. Dünyaca önemli bu deneyim maalesef yerel küçük iktidarlar tarafından bitirildi. Köy Enstitüleri kapandı ama efsanesi kaldı. Çünkü bu okullarda okuyanlar Çeviri Bürosu’nun yayımladığı Antigone, Kral Lear veya Moliere sahneliyordu. Bu insanlar iş içinde eğitimi öğreniyor; öğretmenler, öğrenci merkezli bir eğitimin gereklerine uygun olarak öğrenci yetiştiriyordu. Köy Enstitülerinde yaşanan şey önemli bir zihniyet devrimiydi.

Hasanoğlan’da köy enstitüsünü kolayca bulamadık. Okulun kalıntılarının nerede olduğunu sora sora bulduğumuzda köy enstitüsünün yan tarafına yeni okulların yapıldığını ve  Fen Lisesi ile bitiştirildiğini gördük.  Fen Lisesi Müdürü gelenleri gezdirmek için birini görevlendiriyormuş,  kendi başımıza gezemezmişiz. "Zaten bütün müzelerde böyle olur" diye düşündük. Bizi gezdirmesi için birini aradık fakat kibarca bizimle ilgilenilmeyeceği söylendi. Anlaşılan o ki başkaları da ziyarete gitse ilgili kişi ortada görünmeyecek. Kısacası Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün içini gezemedik, dışında bir tur attık. Pencerelerden içeride olanı biteni görmeye çalıştık. Cumhuriyet tarihimiz için bu kadar önemli bir yerin başıboş bırakılması içimizi acıttı.

Öğrencilerin eliyle yaptığı Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde laboratuarlar, işlikler ve derslikler  olduğu gibi duruyor; maalesef bazı yerler uyar mı uymaz mı düşünülmeden tadilat görmüş, yakında her yer korkunç bir biçimde restore edilebilir.

Orada fotoğraflar çektik, sahnede oturduk. Sahnenin bitişiğine park etmiş arabadan arabesk müzik yayılıyordu. Bu araba homurdandı, gezindi, çakıl taşları üzerinde spin attı ve ortadan kayboldu. 

Düşündüm: Burada ne umutlar yeşermişti, ne öğretmenler yetişmişti! Hangi mandolinler çalınmış, ne tiyatrolar sahnelenmişti. Eskiden olan neydi, şimdi olana ne denmeliydi?

 


ANADOLU’NUN KAYIP TARİHİNDEN YANKILAR


Erendiz Atasü

  (Türk Romanında Bir Gezinti, s.125-139, Can Yayınları, Temmuz 2019)

 

Selçuklu Devletinin Moğol hegemonyası altına girip yıkıldığı yüzyıllardan, Anadolu tarihinin bu gölgeli bölümünden elimize ulaşmış belgeler ve söylenceler ile düş gücünü harmanlayan Gürsel Korat, dönemin yankılarını Kapadokya Üçlemesi üst adını verdiği üç romanla okura sunmaktadır: Zaman Yeli’’(1), Güvercine Ağıt (2) ve  Kalenderiye(3)[1]

Gürsel Korat’ı güncel edebiyatımızda  benzersiz bir konuma taşıyan öge, onun anlattığı dönemin ruhunu yansıtan olay örgüleri ve kişiler yaratabilmesinden, zaman zaman şiirsel özellikler taşıyan yalın ve güzel dilinden öte, yaşam/ölüm, zaman, yaratıcılık, özgürlük, inanç/inançsızlık, cinsellik/cinsel perhiz gibi felsefi boyutları olan meseleleri, kadınların durumu gibi sosyal meseleleri, dil/yazı gibi entelektüel konuları, kurguya ustaca mal ederek, karakterlere ters düşmeden, metnin akıcılığını zedelemeden, enine boyuna tartışabilmesidir. Bir de, diller ve efsaneler bağlamındaki olağanüstü yaratıcılığı! Gürsel Korat, destanlar söyleyen bir eski zaman ozanına benzer. Kişiler yaratabildiği gibi efsane ve dil de yaratır, gerektiğinde. Edebiyatımızda sık rastlanan bir durum değildir her ikisi de: Ne destan söyleyen ozan kimliği, ne de tarihe değinen romanlarda ezeli ebedi sorunların enine boyuna tartışılması. Bir söyleşisinde, üçlünün ‘’Kalenderiye’’ adlı sonuncu yapıtına atıfta bulunarak şöyle der: 

‘’Zaman, mekân, akıl, cinsiyet, düş, aşk, vicdan, yalnızlık… Görüleceği gibi benim bir derdim yok, bir dertler zinciri taşıyorum. Bana ne yaptığımı sorarsanız işte taşıdığım bu dertleri zincir edip şıngır şıngır sürükleyerek dolaşan bir kalender olduğumu söylerim.’’(4)

Önemli olan, ‘’dertlerin’’ kurmacanın dokusuna sindirilmesindeki başarıdır.

Üçlünün ilk kitabı Zaman Yeli sağır bir ikona ressamıyla kör bir paralı askerin hikayesi olarak başlar ve yazarına sanat ve sanatçı psikolojisi üstüne, efsanelerin doğuşu üstüne derinlikli çözümlemeler yapma fırsatını tanır (5).

Üçlemenin diğer iki yapıtında da, tarihin esinlediği olay örgüsüyle iç içe geçmiş, yapıtın anlam katmanlarını zenginleştirip yoğunlaştıran  izleklere rastlarız. Güvercin’e Ağıt’da dil, yazı, kadın sorunu, cinsellik, kimlik değişimleri, zorba yönetimler, kurumlaşan dinlerin siyasi iktidarla iş birliği içinde ilke ve ülkülerine ihanet edişi ana izlekler arasındadır. Kalenderiye’de ise, özellikle, dil, yazı, yazının kalıcılığı ve kadın meselesi üstünde durulur.

Zaman Yeli tarihi bir geçeklik olan Moğol zulmüne, hayali bir mücadeleyle hep birlikte karşı koyan Kapadokya dayanışmasını anlatır. Gürsel Korat’ın yapıtlarında sık rastlayacağımız bir izlektir, hangi kökenden gelirse gelsin emekçi halkın birleşip zalime karşı durması.  Zaman Yeli’ndeki hayali direniş tarihsel gerçekliğe boyun eğip yenilgiyle bitecektir ama emekçi halkın köken farklarını bir kenara iten dayanışması gerçekçi bir ihtimal olarak okura kalacaktır.  

 

        Güvercine Ağıt

Güvercin’e Ağıt, bir anlamda Zaman Yeli’nin kaldığı yerden başlar. Zaman Yeli’nde üç Selçuklu yöneticisi tanımıştık: Haydar, Manuel, Vasili. Moğollara karşı savaşımda Vasili ölmüş; malını mülkünü, ailesini yitiren Haydar, berduş ya da -bakışa açısına göre değişir- gezgin bir derviş olmuş; iki taraflı oynayan Manuel, Haydar’ın karısını da sahiplenerek ayrıcalıklı hayatını sürdürmüştür. Zaman Yeli’nin sonunda Haydar bir kilisenin deprem yıkıntısında tefekkürdedir: Tanrıya ve insana inancını yitirmiştir. Bu romandan bize kalacak önemli bir imge, Haydar’ın yıkık duvarda bulduğu bir kabartma, tek başlı, çift vücutlu yılan kuyruklu aslan imgesidir.[2]İsyan eden Kapadokya halkı bu imgede, Müslüman ve Hristiyan ahalinin ortak akılda birleşip birlikte savaşımının ifadesini bulurken, yenik ya da ermiş Haydar, yılan başlı kuyrukları enselerine yönelmiş aslan imgesinde insan denen  ve kendi kendini sokan varlığın simgelenişini görür. 

İşte Güvercine Ağıt’ta karşımıza çıkacak  Selçuklu yöneticisi Stavro (Selçuklu’da Hristiyanlara da devlet görevi verilmektedir) Haydar’ın torunudur. Haydar’ın karısına el koyan Manuel, kadının Haydar’dan olan çocuklarını yetiştirmiştir, yetiştirmesine de, dünyası başına yıkılan Haydar ortadan kaybolmadan önce, yaygın inanca göre öyle bir lanet savurmuştur ki, aile fertleri erken ölümlerle hayata veda etmektedirler. Aradan elli yıl geçmiş, yöneticilik sırası Stavro’ya gelmiştir ve  Stavro dedesinin lanetinden ürkmektedir.

Güvercine Ağıt’ta tarihin alaca bulaca çağlarında, Anadolu potasında çalkalanıp birbirine karışan, dönüşen halkların ve dillerin  alaşımı başarıyla verilmiştir; Türkmenler, Rumlar, Ermeniler, Kürtler, Tatarlar, bugünkü Türkiye ulusunun ataları… Bu atalar -deyim yerindeyse- hem sevişmekte hem dövüşmekte, hem dayanışmakta hem birbirinin gözünü oymaktadır. Romanda, halklar ve kültürler alaşımının içinden Stavro örneğindeki gibi kimi karakterler sivrilecektir.

Romanın kalabalık kadrosuna geçmeden önce,  bu yapıtı özel ve özgün kılan iki unsura değinmek isterim.


Dil ve Efsane

 

Dönemin dilleri konusunda Gürsel Korat’ın yaratıcılığı hayranlık vericidir. Günümüz yerel sözcüklerinden yola çıkarak, ve her halde epey araştırma yaparak dönemin dillerini sözcük hazneleri ve gramerleri ile birlikte yeniden oluşturmuştur. Bu açıdan dünya edebiyatında Tolkien’e rakip sayılır!

Gürsel Korat’ın hayranlık verici diğer bir başarısı, gerçek efsanelerden yola çıkarak  yarattığı deyim yerindeyse ‘’düşsel’’ efsanelerdir.  Tek başlı çift gövdeli, yılan kuyruklu ‘’Çiftaslan’’ imgesi ve simgesi ve buna yüklenen anlamlar! Levy Strauss ‘’Yaban Düşünce’’(çev.Tahsin Yücel,YKY) adlı ünlü eserinde dini ve din dışı efsanelerin çağlar boyunca yavaş yavaş, ‘’brikolaj’’ adını verdiği bir yöntemle oluştuklarını açıklar. Efsaneler onları önceleyen masalların, halk hikayelerinin  ve başka efsanelerin muhtelif parçalarının kitle muhayyilesinde birbirine eklemlenmesiyle belirmektedirler. Gürsel Korat eş yöntemi uygulayarak yaratır kendi efsanelerini: Hz Ali’nin lakabı olan ‘’Haydar’’(aslan) sözcüğünü alır, Hacı Bektaş’ın at yerine aslana  binmesine katar, Hacı Bektaş’ın kamçısı ‘’cabir’’i yılan yapar ve Anadolu’da yeşermiş Müslüman ve Hristiyan rafizi akımlara uygun düşecek bir efsane yaratır. Korat’ın muradı, zülme karşı, insanların kardeşliği ve eşitliği ilkesi uğruna ortak bir başkaldırıda birleşecek muhtelif halklara uyan bir simge bulmaktır. Gürsel Korat’ın  aslanı Kapadokya’nın her mağarasına yılan kuyruklu birer aslan yavrusu bırakacak ve gün gelince  bu aslanlar yılan kuyruklarıyla zalim istilacı Moğol’u boğacaklardır! (G.A, s.23)

Halk kültürümüzde, Hacı Bektaş Veli’ye dair yaygın bir efsane de onun Anadolu’ya ‘’güvercin donunda’’ yani güvercin suretinde inmesidir. Güvercin o dönemlerde de barış simgesi miydi, bilemiyorum. Gürsel Korat, ‘’güvercin’’ imgesini alır  ve onu kendi yarattığı efsanede Hacı Bektaş’ın kamçısının adıyla anılan Şeyh Cabiri’nin kabrindeki ağacın dallarından havalanan üç güvercine çevirir. Kanımca güvercinler üç semai dinin özünü, hümanist ilke ve ülkülerini temsil ederler. Romanın kurgusunda üç güvecin, Gürsel Korat’ın düşleminde, eşitlikçi komünal bir toplum kurma amacıyla isyan etmiş Anadolu halklarının üç önderiyle eşleşmektedir: Müslüman Haydar, Hristiyan Vasili ve İbrani kökenli Cabiri  (G.A, s.24). (
Güvercine Ağıt Haydar’ın torunu Stavro aracılığıyla olduğu kadar, bu üç isimle de Zaman Yeli’ne bağlanmaktadır.)

Aşiret-göçer uygarlığı yerini iş bölümünün ve özel mülkiyetin hakimiyetindeki şehir uygarlığına bırakırken, kapitalizmin sancılı doğumu yavaş yavaş gerçekleşirken, rafizi akımların insanlığın eşitliği ve kardeşliği ülküsü, en başta, kurumlaşmış dinin hışmına uğrayacak, din kurumu ve ülke yönetimi arasındaki sınıf egemenliğine dayanan iki yüzlü ittifak tarafından kan ve şiddetle ezilecektir, Gürsel Korat’ın romanında, tıpkı tarihin akışında olduğu gibi…  Güvercinlere veda…

 Böylece geliriz, halklar kolajı içinde sivrilen yönetici karakterlerine… 

 

Karakterler ve aracı oldukları önemli izlekler 


Yöneticiler Yukarıda sözü edilen Sivrihisar emiri Stavro , Kayseri emiri Mengüberdi, Başhisar emiri Muhyiddin’dir. Kötü yönetimin ‘’üç atlısı’’: Stavro, dedesi Haydar’ın lanetiyle ilgili karmaşa haline getirdiği saplantı ve korku yüzünden zalimleşecek, kan dökecek; Muhyiddin’in dur durak tanımayan hırsı sonunda kendi başını yiyecek; yürüyen kanlı iktidar mücadelesinde, Moğol uşağı Mengüberdi’yi, kılındığı efendiler kurtaramayacaktır. Üç yöneticinin ortak yanı, mal mülk, güç düşkünlükleridir. Para  ve mal uygarlığının doğuş sürecindeki bu üç adam, sınıflı toplum-iktidar ilişkisi ve iktidarın yozlaştırıcılığı üstüne tartışma imkanını yazara sunmaktadır. Ayrıca, Stavro’nun kişiliği incelenirken, ana sevgisi, baba nefreti ve bu nefretin ataerkil uygarlıktaki konumuna da değinilecektir.

Dinsel kişiler Kurumlaşmış dine karşı çıkanlar. Üç erkek ve bir kadın: Müslüman derviş Saruca Abdal, Rum Ortodoks papaz Mihail, Ermeni papaz Civan ve Müslüman derviş kadın Gülbeyaz (yazarımızdan Bektaşiliğe feministçe bir dokunuş) ve bir kurumlaşmış din temsilcisi, insani değerlerini tümden yitirmemiş Episkopos.

Rafizi akımların dinsel ve din dışı iktidar odaklarıyla derin çelişkisi, o dönemlerde henüz adı konmamış olan sınıf ayrımcılığına dayanır. Zenginler emir verip yaptırıyor, yoksullar ise sadece ‘’yapıyor’’ der, Mihail, asıl üretken unsurun kim olduğunu vurgulayarak (G.A, s.80). Yoksulluk acı bir maskedir, ona göre, bu maskeyi yırtıp atmak ancak insanlığın elindedir ve  insanlık bunu yapmalıdır; ‘’Tanrı insanları birbirlerini  ezsinler diye yaratmış olamaz!’’.  

Bu karakterler arasında enine boyuna en fazla işlenmiş olanı Saruca Abdal’dır. Yazarımız, eşitlikçi tutumlarını açıkça desteklediği Bektaşiliği ve diğer rafizi akımları ülküleştirmez, onlara da eleştirel bakmayı ihmal etmez. Saruca Abdal’ı incelerken, derviş diyargamlığındaki gizli kibri vurgulamadan geçmez (G.A,s. 25). Saruca Abdal,   Çiftaslan ayaklanmasının üç önderinden biri olan ve hayran olduğu  Haydar’ın şahsıyla karşılaşınca onu tanıyamayacak, onun panteist görüşlerini yadırgayacak ve aşağılayacaktır. Çünkü her şeyin doğrusunu bildiğine inanmıştır bir kez. (G.A,s.25) (Burada Leyla’yı görüp de tanıyamayan Mecnun’a bir gönderme yok mu?) Fakat, hayat ve ıstırap, Saruca Abdal’a gerçek alçakgönüllülüğü öğretecektir.

Kimi Rafizi akımlarda cinselliğin horlanması, erkek perhizkarlığının yüceltilmesi, bu tutumdaki gizli kadın düşmanlığı  yazarımızın rahip Mihail ve Saruca Abdal üzerinden eleştireceği bir başka konudur: Kendi kısır erkekliği içinde mağrur Saruca, cinselliğin doğal gücünü, güzelliğini, yaratıcılığını ve yokluğunun ıstırabını  deyim yerindeyse ‘’burnunu sürterek’’ kadın derviş Gülbeyaz’la birlikte hapsolduğu hücrede öğrenecektir.

Sanatçılar: Taş ustası Hayruddin Aka: Zaman Yeli’nin  güçlü unsuru olan sanat/sanatçı izleğinin ‘’Güvercine Ağıt’’a vurmuş gölgesi, bu romanda  Hayruddin Aka karakterinde, bu sanatkar ruhlu zanaatkarda cisimleşir. 

Emir Mengüberdi, ölmüş kızı için bir kümbet yaptırmaktadır. Taş süslemeleri Hayreddin Aka’nın eseridir. İslamiyetteki suret yasağının sanatçı ruhta yol açtığı bungunluk ve gerçek yaratıcılığın canı pahasına bir yolunu bulup engelleri aşması… Hayruddin Aka’nın uçan ‘’güvercin’’e verdiği simgesel anlam, bedenden ayrılıp özgürlüğe uçan ruhu temsil etmesidir. Düşüncesini resmedemez, yontulaştıramaz; o da başka bir yol dener. Giriş kapısının üstüne bir takım taş çıkıntılar yerleştirir; kapı doğuya bakmaktadır; tan sökümünde gün ışığı çıkıntılara vurduğunda, çıkıntıların gölgesi kapının üstünde ama çıkıntıların altındaki mermer yazıta düşmekte ve tünemiş  bir güvercinin gölgesi orada belirmektedir. Güneş hareket ettikçe, gölge taştan ayrılmakta, uçan bir güvercinin şeklini almakta ve nihayet iç kısımdaki lahde , genç kızın mezarına konmaktadır.  Ne kadar şiirsel… Güvecin gölgesi genç kızın ruhudur. Güneşin doğuş noktasına bağlı olarak bu ışık/gölge oyunu elbette her gün gerçekleşmez; sadece yılda iki kez meydana gelir; ilki genç kızın ölüm gününe isabet edecektir.  Taş ustamız aynı zamanda bir matematik ve astronomi bilginidir. Hayruddin Aka, yazıta kendi adını katmayı da ihmal etmemiştir. Mermer yazıta Nur suresinden bir ayet işlenmiştir: Türkçe meali :’’Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur’’. Hayruddin, eserini hayran hayran seyrederken aniden kopar fırtına; düşen yıldırımla nura bulanmış olarak bu dünyaya veda eder, mutlu sanatçı…

Tüccarlar 13. Yüzyıl dünyasını belki savaşlar, istilalar kadar, ticaret ve tüccarlar da değiştiriyordu; bir kültürü diğerine taşıyan, bitiştiren, kaynaştıran ya da  Levy-Strauss’un efsanelerin oluşumu için kullandığı terimi ödünç alırsak, kültürel etkilerden bir brikolaj oluşmasını sağlayanlar, onlardı; seyahatin hiç yaygın olmadığı bir dünyada sürekli seyahat eden bu adamlar. ‘’Bilgelik yolculukta gizlidir’’(G.A, s.115) Gürsel Korat’ın onları ihmal etmesi düşünülemezdi: Endülüslü tüccar Fazıl ve İtalyan tüccar  Venedikli Mazzone. (Mazzone üçlünün son kitabı ‘’Kalenderiye’’ ile  ’Güvercine Ağıt’’ arasındaki somut kurgusal bağdır.)

Güvercin’e Ağıt’taki kişiler ve izlekler yukarıda serimlenenden ibaret değildir. Tahmin edileceği üzere, 200 küsur sayfalık bir metine biraz ağır gelmektedir bu içerik. Edebiyatta yoğunluk istenen bir şeydir, elbette; metinleri edebi kılan unsurlardan biridir, yoğunluk; ancak Güvercine Ağıt fazla yoğundur. Onu önceleyen Zaman Yeli’ndeki ve izleyen Kalenderiye’deki duruluk burada yoktur. Dört  bambaşka erkeğin (Saruca Abdal, Stavro , Muhyiddin, Civan) cinsel arzu ve arzunun doyumsuz kalışı kısır döngüsünde çektikleri ıstırap her halde, insan denen canlı türünün doğal yanının istisnasız her ferdi etkisi altına aldığını vurgulamak için tek tek anlatılmıştır; ancak gerek bir izlek olarak cinselliğin, gerek iktidarın yozlaştırıcılığı, muktedirin zalimleşmesi ve/veya acizleşmesi izleklerinin bir romanın tamamında incelenebilecek kapsamda olduklarını düşünürsek, gerçekten de bu düşünsel hacım, fazlaca ağırdır. 

Öte yandan ‘’Güvecine Ağıt’’yüksek nitelikli edebi buluşlarla doludur. 

 

Edebi Buluşlar:

Çağrışımlarla dolu zarif bir buluş olan ‘taş ustası ve yaratısı’na  yukarıda değindim.  Sevimli bir yaratıcılık örneği olarak düşündüğüm bir noktayı daha vurgulamalıyım: Gürsel Korat’ın bir halk ozanının dilinden söylediği, Homeros’la Kör Omar’ı kaynaştıran, Truva Kralı Pirus’la, Baba İlyas’ı birleştiren güzelim şiir… (G. A, s.96-97)

Hayranlık verici bir başka buluş, Ermeni papaz Civan’ın aşk ve diğer meseleler yüzünden Türkleşmesinin anlatılmasında başvurulan mitolojik Narcissus imgesidir.  Malum Narcissus suya bakar ve suyun aynasında gördüğü kendi yansısına aşık olur; kimliğin çiftleşmesi halidir, söz konusu olan. Civan da saçı sakalı kesildikten sonra suyun aynasında beliren bu yepyeni adama bakar ve onunla, yeni kimliğiyle tanışır. Yaşadığı zorlu deneyim ve çektiği acı, o zamana kadar tanıdığı bildiği kendini silmiş ve yepyeni bir kimlik doğmuştur (G.A., s.178-79), tarih boyunca pek çok ferdin başına geldiği gibi.

 

Kalenderiye

‘’Kalender tarikatı’’ deyimi, ‘’Kapadokya Üçlemesi’’nde ‘’Güvercine Ağıt’’da ilk kez 61.sayfada geçer (2): Tarihi bir gerçekliktir, Kalender dervişleri. Malı mülkü hor gören bu sufi akım, Selçuklu zamanında doğmuş, Osmanlı devlet düzeniyle  çatışmış,  sonunda Alevilik ve Bektaşilikte sönümlenmiştir. 

Dervişlerin diyargamlığını akla getiren  ‘’kalender’’ sözcüğüne, Gürsel Korat  sözcüğün ‘’takvim’’ anlamına gelişine de dayanarak, zamanla ilgili çağrışımlar yükler,  zamanın geçişini izleyen üçlüsünde. Onun dervişleri, gök cisimlerinin hareketlerine göre ayarlarlar rakslarını, böylece bir anlamda zamanı dile getirirler (Kalenderiye, s.48).

Tıpkı Zaman Yeli’nde olduğu gibi, ilk bakışta birbiriyle ilgisiz gibi görünen bölümlerden oluşan Kalenderiye ile Güvercine Ağıtarasındaki kurgusal bağ bundan ibaret  değildir. Asıl bağ Venedikli tüccar Mazzone’dir.  

Kalenderiye üç bölümdür; Mazzone, İtalya’da geçen ilk bölümün ana kişisidir.

İkinci ve üçüncü bölümler ise iki asır sonraki  Osmanlı ülkesini canlandırır. 

Bölümleri birbirine bağlayan ise kültür etkileşimlerine işaret eden bir metin ve bu metinden türemiş başka metinlerdir ki bu nüve ilk bölümde gömülüdür.

İlk Bölüm: Mazzone ülkeleri kat eden bir tecimen olarak Güvercine Ağıt’tan gelip geçerken, maddi amaçların peşinde son derece dünyevi bir insandır. Kalenderiye’de karşımız çıktığında ise  hayatın tüm maddi yanlarını terk etmiş, ahrete dönük bir yarı ermiştir. Güvercine Ağıt’ın sonu ile Kalenderiye’nin başı arasında geçen otuz yıl onu tamamen değiştirmiş, deyim yerindeyse kalender bir kişi yapmıştır. İtalya’daki evinden, ailesinden, ticaret yolculukları sırasında Girit’te tanıyıp birlikte olduğu kadından ve ondan doğan çocuğundan kopmuştur. Acı çekmez değildir ama sorumluluklarla ilişkisini kesmiştir.  Güvercine Ağıt’ın keyfine düşkün, hayat adamı Mazzone’sinin karakterinde, bizi  Kalenderiye’nin tövbekarına hazırlayan bir çelişki gizlidir: Mazzone’nin unutamadığı rüyası: Dinsel kisvealtında insest çağrışımları taşıyan cinsel bir rüyadır bu; günah doludur; Mazzone’nin bilinçaltındaki fırtınaya işaret eder. 

Kalenderiye, Girit’te terk edilmiş oğul Hristo’nun hesap sorma amacıyla babasını arayıp bulmasıyla başlar. Günahkar rüyanın Mazzone’si  ile oğlu buluşturan tesadüfler zinciri de gizli bir insest hikayesidir aslında. Oğul Hristo, hiç tanımadığı kız kardeşiyle karşılaşmış ve ona çıldırtıcı bir arzuyla bağlanmıştır, babayı bulma serüveni sırasında. Babayı bulur bulmasına da üç sevimsiz gerçeği de keşfedecektir: Annesinin erdemli niteliklerine rağmen  fuhuşa sürüklenmiş olduğunu, kendisinin kutsal evlilik bağı dışında doğmuş bir piç olduğunu ve çıldırtıcı bir arzu duyduğu fahişenin ise öz be öz kız kardeşi olduğunu! Babasını, bu günahkar-ermişi suçlayacak hali kalmamıştır, Hristo’nun. Kalenderiye’nin ilk bölümü, cinsellik ile dinsellik arasındaki geçişliliklere, insanın Tanrı karşısındaki güçsüzlüğü ve kendini verişiyle, öz bedeni karşısındaki yenilmişliği ve kendini verişi arasındaki ilişki/çelişkiye  gönderme yaparak sona erer. Günahkar Hristo, bungunluğu ve çaresizliği içinde tanrıdan başka sığınacak yer bulamaz ve çarmıhtaki İsa gibi  umarsızca seslenir, ‘’Allahım niçin bıraktın beni?’’ (Kalenderiye, s.61)

   Nereden nereye , diyeceksiniz, değil mi? Evet, ben de öyle düşündüm baştan. Gürsel Korat’ın, cinselliğe pek sık ve açık göndermeler taşıyan  bu bölümü -felsefi içerik göz ardı edilirse- cinsellik sömürüsü amacıyla   tarihselliği araçlaştıran kimi piyasa romanlarının parodisi olarak yazdığı bile düşünülebilir. Belki de böyle bir amacı vardı. Ama asıl amaç başkadır ve yukarıda işaret edildiği üzere ilk bölümde içkindir: Biz yazarların gerçeklik payı da içeren rüyasıdır bu, yazının kalıcılığı!

Kalenderiye’deki tüm olay örgüsü bu dileğin gerçekleştiği bir eksen çevresinde döner:

Mazzone, oğlu Hristo’ya babasını anlayabilmesi umuduyla bir elyazması verir: Calenderia  başlığını taşıyan bu el yazmasında, Mazzone söylemiş, bir yazıcı anlatılanı Latin harfleriyle ve Gürsel Korat’ın icadı karma bir dille kaleme almıştır (Kalenderiye, s. 51). Okur tam bir bulmaca karşısındadır; karineyle bazı şeyleri çözmek mümkündür: Yazılanlar, Kalender dervişlerine ve varsıl bir tüccarken malını mülkünü dağıtıp, Tanrının fakir bir kulu olan  Mazzone’ye dairdir ve Mazzone için, Müslüman veya Hristiyan herkesten helallik dilemektedir.

Neyse ki el yazmasının tümü Gürsel Korat’ın icadı dil ile yazılmamıştır ve düğüm olup kalan okur yavaş yavaş önünü görebilmektedir: Mazzone günah çıkartmakta, bir papaza zinasını, zinadan sonra gördüğü o ürpertici dinsel-cinsel rüyayı, Girit’te birlikte olduğu kadını, onu ve küçük oğlunu terk edişini anlatmakta, zayıflıklarını itiraf etmekte, vicdan yükünden kurtulamadığını dile getirmektedir. Hristo tıpkı okur gibi kah bir şeyler anlayarak kah anlamayarak bu el yazmasıyla haşır neşir olurken, karşımıza ilginç bir pasaj çıkar: Gürsel Korat’ın icadı dille yazılmıştır ve ‘’Güvercine Ağıt’’ı okumamışlar için koyu bir bilmecedir (Kalenderiye, s. 56)! Okumuş olanların ise zihninde bir ampul yanacaktır! Pasaj, Güvercine Ağıt’ın baş kişilerinden Saruca Abdal’ın, Emir Stavro’un zulmü yüzünden atıldığı hücrede, sevdiği kadının -kadın derviş Gülbeyaz’ın- kesik başı  kucağındayken ruhunu teslim edişini anlatmaktadır! 

Nereden nereye!  Bu el yazması, bir anlamda suçlulukla kıvranan  Mazzone’nin Kalender dervişlerinden etkilenerek bulduğu ya da bulduğunu sandığı kefaret yolunun hikayesidir, bir yandan da bir tür Kapadokya tarihçesidir. 

Mazzone’nin Anadolu kültüründen etkilenmesi, Anadolu’ya gelmeden, daha İtalya’da  başlamıştır (Kalenderiye, s.47): 

‘’İkonia’da (Konya’da) Çelalli (Celali) derler bir şeyhin Şemst (Şems) adında bir derviş için anlattığı hikayeleri Padovalı tüccarlardan dinlemiştim’’ diye aktaracaktır oğluna. İşte kervan yollarıyla ve gezgin tüccarlarla birbirine ulanan kültürler! Şems de paraya pula ve kurallara önem vermeyen bir tür kalender dervişidir, ve Mazzone’yi derinden etkileyecektir. 

Mazzone, daha sonra Anadolu’ya gelir, Kalender dervişlerini görür, irkilir; ama etkilenir de (Kalenderiye s.48). Burada da Güvercine Ağıt’a  önemli bir gönderme vardır: Dervişler, Güvercin’e Ağıt’ın baş kişilerinden Saruca Abdal’ın bir deyişini söylemektedirler: Dağlar durur dağdan uca

Şems, Saruca Abdal… Paradan ve mülkten nefret… Mazzone, ‘’Ticarette yalanı yalana katarak paralar biriktirdiğim ve hep başkalarının yaşamlarını yağmaladığım halde, sahtekar değil de dürüst olduğumu (nasıl) düşünebiliyorum?’’ (Kalenderiye,s.46) diyerek kişisel vicdanında para uygarlığının iki yüzlülüğünü açığa vurup, her şeyinden vaz geçecek, yalansız ve yalın bir perhiz yaşamını seçecektir. 

Yıl 1324’dür; Hristo’ya değilse de , Mazzone’ye okur veda etmektedir. 

 

İkinci ve üçüncü bölümler:

Anlatı, 203 yıl sıçrayarak, bambaşka bir iklime, Osmanlı diyarına, 1527 yılının Kayseri’sine konacak, romanın kalan kısmında  Mazzone’nin el yazması ve ondan türemiş başka yazılı belgeler karşımıza çıkarken, Gürsel Korat’ın icadı dildeki bilmecemsi bölümler de açıklığa kavuşacaktır. Kalenderiye, dillerin gelişimine, diller  arası etkileşimlere  ilgi duyan ya da böyle ilgilere açık okurlar için bulunmaz bir kaynak, adeta bir küçük mücevherdir.

Hemen belirtmeliyim ki, hayli kapsamlı olan kişisel okuma serüvenimde, Osmanlı dönemindeki günlük hayatın gerek halk -merkezi otorite ilişkisi/çelişkisi, gerek ev içi yaşamları açılarından, bu denli canlı ve inandırıcı bir anlatısına  daha rastlamadım.

Roman Osmanlı  hayatının çeşitli  cephelerine ışık düşürmektedir:

*Osmanlı tabasını oluşturan halklar karmaşası

* Devlet erki ile halk kitleleri arasındaki sürtüşmenin odağında bulunan haksız ve aşırı vergiler, vergi toplama yolsuzlukları

*Osmanlı ülkesine egemen olan güven yokluğu: Devlet erkanının da halktan insanların da yarına çıkıp çıkamayacakları belirsizdir. Tüm hayatlar pamuk ipliğine bağlıdır. Güven yokluğuna, haliyle, katmanlı kuşkular ve kuşkuların bertaraf edilmesi için başvurulan hileler ve aşırı şiddet eşlik etmektedir. 

* Kadın erkek  ilişkilerindeki mutsuzluk  

* Rafizi akımlara mensup dervişler ve dinsel söylemlerle açığa vurulan toplumsal-iktisadi  hoşnutsuzluk

İkinci bölümde, devlet yetkesinin temsilcisi olan  Molla Emin, ve ‘’tahrir emini’’ Bahri bey ve onların aileleriyle tanışırız. Kalender dervişlerinin de katıldığı isyanların bastırılmasının ertesinde düzeni sağlamlaştırmak üzere Kayseri’ye gelmiştir bu -deyim yerindeyse-Osmanlı bürokratları ve görkemli bir törenle karşılanırlar. Kayseri’deki yerleşik bürokrat ise Sancak beyi Behram Paşa ve Subaşı’dır.

Tören’in ayrıntıları bize Osmanlı tabasını oluşturan halklar karmaşası üzerine fikir verir. Bu fevkalade hetorejen yapı aslında bürokratlara da yansırmıştır; örneğin Bahri bey yolu Enderun’dan geçmiş bir Rum dönmesidir. Kökenleri ne olursa olsun, bürokratlar merkezi otoriteye sadakati içselleştirmişlerdir. 

Onların karşısında halkın temsilcilerini değil,  yetkeyle halk arasında bir tür aracılık görevi üstlenmiş Kethüda İmren Bali’yi buluruz .

Güven yokluğu o derece şiddetlidir ki, şehre alayişle, müthiş bir güç gösterisiyle giren bürokratlardan Molla Emin’in kellesi daha yirmi dört saat dolmadan  aniden patlayan isyanda kesilecek, Bahri Bey ise, kendi hane halkı ve Molla Emin’in karısı ve kızıyla  birlikte isyancılara esir düşecektir. Sancak beyi ve Subaşının şiddeti, merkezden gelen bürokratları korumaya yetmemiştir. Bu arada İsyancılar mı kimdir? Başı çekenler, halkın kanayan yarası vergi soygunculuğuna ve resmi Sünniliğin insanları her koşuda itaate yönlendiren katı uygulamalarına baş kaldıran, eşitlikçi bir yaşamın destekçisi rafizi dervişleridir. Unutmayalım ki, emeğin değerinin tanınmadığı, ekonomik ve sosyal memnuniyetsizliğin din kisvesi altında dışa vurulduğu bir tarihsel dönemden bahsediyoruz.

Bu dönem, ev içlerinin ve bedenin emekçisi kadınların insan altı bir tür olduklarının hem devlet, hem toplum, hem din, hem birey tarafından değişmez yasa kabul edildiği  dönemdir. 

Sadece bireylerin işlevleri açısından ve manen bölünmekle kalmayan ev içlerinde, kadın ve erkeğin apayrı hayatlara mahkum edilişi, mekanın haremlik/selamlık uygulaması denen İslam geleneği ile fiziksel olarak ayrıştırılması sonucunda, iyice pekişmiş;  erkek bireyle kadın bireyin aşk denilen olgunun göreli eşitlikçi koşullarında buluşmaları imkansızlaşmıştır. Kadına ve erkeğe ayrı cinsel ahlak normları koyan koyu dinsel/ataerkil gelenek, onları sevgisizliğe mahkum etmiştir: Kadın arzulanmayı isteyip kendini gösterdikçe adi ve çirkefsayılmakta; kadınlığını yok edip sustukça ise bir kenara atılmaktadır (Kalenderiye, s.78),  Molla Emin’in  ve Bahri beyin nikahlı eşlerinin başına geldiği üzere. Erkek, sevgi doyumunu haremindeki cariyede boşuna arayacak, zorla sahip olduğu bu kadından kısmi bir cinsel doyum elde etse de, aşkın sevgi, içtenlik, güven ve şefkatle birlikte yükselen doruğuna asla tırmanamayacaktır, Bahri beyin Perizat’la ilişkisinde olduğu gibi: Erkek, bedenini kapanmalarla, kasılmalarla teslim eden bu kadına kendini asla sevdiremeyeceğini bilmenin acısına (Kalenderiye, s.107)yargılanmıştır.

Bu çözümsüz çelişki kuyusunda koşulları kabullenen kadın ya Molla Emin’in zevcesi Nurusefa gibi kendi cinsine yönelecek, ya Bahri beyin  Sare’si gibi küçük ama kötücül duyguların pençesine düşecektir. 

Sevme ve sevilme hakkından vazgeçmeyen, birazcık olsun baş kaldırmayı deneyen kadına, Perizat’a ne olacaktır?  Bir bakıma doğru erkeğe meyledecek, rafizi derviş Yusuf’un yalansız, şefkatli gözlerine vurulacak, aşk acısını tadacak, onur yarası alacaktır. Heyhat; dinin acımasızlığı ve gizli kadın karşıtlığı burada da çiftin karşısına dikilmiştir. Hoşgörüyü kimseciklere bırakmayan rafizi akımlar mesele kadın-erkek ilişkisine gelince bağnaz kesilmektedir. Yusuf , mensup olduğu tarikat gereği bir tür bekaret yemini etmiştir, kadına  -Anadolu deyişiyle- uçkur çözemez! Perizat’ı red edecek, boyun eğmiş kadınların kaynattıkları dedikodu kazanında zaten canı yanmış olan kişilikli genç kadın  bu darbeyi kaldıramayacak, canına kıyacak, Perizat’ın intiharı Yusuf’da kapanmaz bir yara açacaktır. Burada, ‘’Güvercin’e Ağıt’’taki derviş aşkıyla bir koşutluk sezilir. Güvercine Ağıt’ta nasıl kadına el sürmeye yeminli Saruca Abdal, Gül Beyaz’a vurulmuşsa, tıpkı onun gibi, Perizat’a aşık olan Yusuf da bedenin ve duyguların arzusu ile dinin yasağı arasına sıkışıp acı çekmektedir. Çaresiz Yusuf’un romanın sonundaki ‘’Ey enmede göğleri eğen Allah, benim boynum niyçün büktün, beni niyçün mahzun eyledin?’’ (Kalenderiye, s.183) serzenişiylebenzer durumdaki  Hristo’nun ilk bölümün sonundaki ‘’Allahım niçin bıraktın beni’’ ( Kalenderiye, s.61) haykırışı karşılıklı yankılanmaktadır.

Gelelim ilk bölüm ile ikinci ve üçüncü bölümleri bağlayan , sürekliliği sağlayan metinlere:

Tahrirat emiri Bahri beyin, Osmanlı mülkünün  Rum köylerinde tapu işleriyle uğraşırken, eline tesadüfen bir kitap geçmiştir:  Bir Hollandalı tarafından Latince olarak kaleme alınmış bu eser, içerik olarak, ilk bölümde karşılaştığımız Calenderia (Kalenderiye, s.50) adlı el yazmasının bir çeşitlemesidir, matbaa da dizilmiştir -aradan iki yüzyıl geçtiğini ve Avrupa’da matbaanın devreye girdiğini anımsayalım-, Kapadokya yöresinden çeşitli  mekanların resimleriyle bezelidir: Başlığı, Latince bilen Bahri beyin çevirisiyle, Keitabovl Sair-iter del leoni (Kitabül Seyir, alt başlığı Aslanlı yol) (Kalenderiye, s.109).   Bahri bey, anlatılanlarla yani Mazzone’nin günahları ve vicdan azaplarıyla  değil, çizimlerle, resimlerle ilgilidir;  sadık  bir Osmanlı bürokratı olarak derhal kuşkuya kapılmış, casusluk kokusu almıştır: Venedikli kafirin yollarımızın, köprülerimizin bir tür haritasını çıkarttığını düşünmektedir; ve aslında insaflı bir yönetici olan Bahri bey, Kayseri kethüdasını, Venedikli gözümüzü oyamaya niyetliyken, vergi ödemekten kaçınmanın yanlışlığına ikna etme gayretindedir (Kalenderiye, s. 85).

Öte yandan insani yanı güçlü olan, sanata eğilimli Bahri beyin yarı gizli bir gündemi daha vardır ve Saruca Abdal’ın kitapta kayıtlı deyişine ‘’Dağlar durur dağdan uca’’ya  vurgundur. Sarıca Abdal hakkında bilgiye susuzdur. Bilgi kimde var? Elbette, bir Kalender Şeyhi olan  Yusuf’ta, alayişli karşılama töreninde, esrarlı gözleriyle   Bahri bey büyüleyen Yusuf’ta.  Ayni gözlerdir Perizat’ı aşka düşüren.  Tahrir emiri hemen Yusuf’un bulunup getirilmesini emreder. Yusuf’u beklerken de yazılı metni Gürsel Korat’n icadı olan dille çözmeye çalışır. Biz okurlar da,  kavrama isteğiyle birinci bölümde hiçbir şey anlamadığımız pasajlara yeniden döneriz ve  Bahri beyle birlikte bir yandan Yusuf’u bekler, bir yandan da metni çözeriz.  

Yusuf gelecektir gelmesine de , isyanın başı Yusuf’un gelişi Bahri beyin esareti olacaktır (Kalenderiye, s.119-120.) Güvensizlik ortamında, bir an olsun gevşemek, öyle kendini sanata kaptırmak, filan, yöneticiye yaramaz!  Bahri bey başını taştan taşa vursa yeridir!

Bahri bey esaret günlerinde, Perizat’ın  aşkını anlayacak, kızdan el çekerek meydanı Yusuf’a bırakma inceliğini gösterebilecek ama Yusuf  kendi ruhundaki kilidi kıramayacaktır. 

Yusuf kudretli kişi, Bahri bey  onun esiri iken aralarında yaşananlar ilginçtir. Sanki bir eşcinsel çekim söz konusudur. Öyle bile olsa bu çekimde sanatsal ya da düşünsel bir öge güçlüdür. Hayatın ve tarihin bir tesadüfüne bakın ki (tabi Gürsel Korat’ın icadıdır bu tesadüf), Yusuf’ta dededen kalma bir el yazması ve bir  kabartma vardır: Kabartma kestirilebileceği üzere bir çiftaslan kabartmasıdır. İşte, üçlünün ikinci kitabına ‘’Güvercine Ağıt’’a bağlandık! Demek bizim Şeyh Yusuf çiftaslan asilerinin torunudur! Tesadüf cuk oturmuştur. Peki el yazması nedir? Bildiniz, Mazzone’nin Hristo’ya emanet ettiği el yazmasının ta kendisi! Bu kadarı da olmaz, demeyin. Gerçek hayatta benzerleri olmuştur. Peki Yusuf Şeyh Hristo’nun torunu  bir Rum dönmesi midir? (Girit’li yarı İtalyan Hristo’yu Yunanlı sayıyorum!)  Kendisi değilse bile dedeleri?  Bahri beyle arasındaki çekime bir tür ‘’kan çekmesi’’’ bile diyebiliriz, o halde! Her ne hal ise, iki dost, kafa kafaya verip matbaa baskısı kitapla el yazmasını karşılaştırıp dururlar. Bürokrat kimliğini yitirmiş Bari bey de artık biçare Mazzone’nin cinsel çıkmazları ve vicdan azaplarıyla meşguldür; belki de onu Perizat’tan vaz geçişe yönlendiren bu değişimdir. Yusuf’taki değişim ise, esirleri serbest bırakma yönünde olacaktır.

Bu dolambaçlı olay örgüsünü yüksek edebiyata eriştiren ögeler nedir? Edebiyatçıyı ilgilendiren işin bu yanıdır ve Gürsel Korat’ın mahareti de buradadır.  Yusuf -Hristo bağı vurgulanmamış, sadece bir olasılık olarak hissettirilmiştir. Ayrıca Yusuf’un kimliğindeki üçleme anlatı boyunca hep karşımıza çıkar, Yusuf kimi kez papaz kimliğiyle, kimi kez Mevlevi şeyhi, kimi kez de kalender dervişi olarak belirir. (Burada, inanç sistemlerinde sık rastlanan üç rakamına bir gönderme de düşünülebilir.) Bu dönüşümleri geçerli kılacak nedenler metinde vardır, ve dönemin siyasi-dini baskılarıyla ilgilidir, inandırıcıdır. Demem o ki, ilk bölümde terk ettiğimiz Hristo, sayfalar sonra dede rolünde belirir gibi olduğunda, şaşırmayız; metin bizi fark ettirmeden hazırlamıştır.  Ayrıca metnin alt katmanlarında bir art-alan ezgisi gibi hep hissettiğimiz, insanların maceralarındansa yazının hayatıdır. Önemli ve güzel olan, bir el yazmasının 200 yıl sonra matbaa kitabı olarak karşımıza çıkması ve iki insan/iki düşman arasında bir dostluk bağının filizlenip güçlenmesine ortam hazırlamasıdır. Ne güzel, ne hayranlık verici bir rastlantıdır bu! 200 yılın bir andan silinmesi ve o tarihte bir kişinin başından geçmiş olayların, 200yıl sonra, o anda oluyormuş gibi diğer kişileri etkilemesi… Müthiş bir şey…  Başka bir deyişle edebiyatın gücü…  Veya zamanın göreliliğinin kanıtlanması… ve ‘’Kalenderiye’’ adını taşıyan metnin özü… Bu romanın başkişisi  yazıdır.

Böyle küçük dokunuşlarla, anlam alanının metni dağıtmadan genişletilmesi, ‘’Kalenderiye’’de sıklıkla karşımıza çıkar. Hristo-Yusuf akrabalığı böyledir (Kalenderiye, s.150-1, 164 ); ince ruhlu bir adam olan Bahri beyin nikahlı eşinden soğuma nedenleri de böyledir . Sevmesini bilmeyen sadece sevilmek isteyen bir kadındır Sare. Sadece bir kez değinilen bu husus (Kalenderiye, s.144), Sare’nin genel tutumuyla uyumlu sözcüklerle ifade edildiği için, kadını fazlaca karalamadan evliliğin iç yüzünü dışa vurmaya yeter de artar bile. 

Dönem tarihsel olarak bir aşırılıklar dönemidir; bu gerçek aşırılıkları, dönemde gerçekleşmesi pek de mümkün olmayan düşsel aşırılıkları inandırıcı kılmakta ustaca kullanır, Gürsel Korat . Tanrı yoluna baş koymuş dervişlerin hiç zorlanmadan kıyıcı asilere (dilerseniz devrimcilere) dönüşebildiği bir çağda, aşkı red edilen Perizat’ın dine karşı cesur çıkışları (Kalenderiye, s.170 ) bize hiç tuhaf gelmez. Çünkü aşk yüzünden delirmiş kadınların hormon baskısıyla nelere kadir olabildiklerine dair bir takım örnekler biliriz, yaşamış ya da tanık olmuşuzdur. Perizat’ı en çok yaralayan belki red edilmekten, dedikodu konusu olmaktan öte, ona aşık olan erkekle(Bahri bey), onun aşık olduğu erkeğin (Şeyh Yusuf) onu dışlayan, akıl sır erdiremediği birlikteliğidir.  Burada romanın örtük anlamı, olay örgüsünü aşar ve bu birliktelik  adeta kadınları dışlayan ataerkil hayatın bir simgesine dönüşür. Perizat’ın isyanı yenilgiyle sonlanacaktır. Dönem, feminist öncüler için erkendir.

 Kalenderiye, şeyhi tarafından dervişlikten ve toramanlıktan affedilen , dolayısıyla sağ kalan sabık isyancı bir anlatıcının  aktardıklarıyla bitecektir. Sıra dışı insanlarla dolu bu romanda anlatıcı, sıradan insanın sağ duyusunu temsil eder. O da yaralı bir erkektir, Perizat’a aşık olmuş, aşkına karşılık bulamamanın acısını yaşamış ve durumu kabullenmiştir: Perizat gibi sıra dışı bir kadının onun gibi vasat bir adamı sevmesi mümkün değildir. Saygı duyduğu cinsel perhize bilerek bilmeyerek gerçekçi bir eleştiri getiren de bu kişidir; etliye sütlüye karışmadan iyi olabilmek neye yarar diye soracaktır :

 ‘’…hiçbir şiy itmeden iyi kimesne olabilmeyi seçmişler…hiçbir şey itmeden iyi olabilmek bana iyilik gibi görünmedi…’’ der; ama görüşünü iddiaya büyütmeden orada sınırlandırır. (Kalenderiye, s.171) 

Sonuçta esirler serbest kalacaktır, bundan sonraki hayatları belki başka bir romanın konusudur. İsyanın bu kolu, ele başı Yusuf’un yaşam gücü tükendiği için  her halde dağılacaktır. Genel olarak asilere ne olduğunu ise tarihsel gerçeklikten biliyoruz, yenilecek, işkence görecek, idam edileceklerdir. Osmanlı, Türklerin  bütün isyancı genlerini yok etmenin üstesinden gelmiştir. Anadolu’nun dur durak  tanımayan baş kaldırılarından, başkaldıranların elde edebildikleri hiçbir şey yoktur! Ölen öldüğüyle kalacak, roman kahramanlarından, tesadüfen paçayı kurtara İmren Bali esnaflığa devam edecek, anlatıcı olayları nakledecek, Pir Yusuf ise -yarı ermiş/yarı deli, yoksul bir derviş olarak Anadolu’da dolaşacak, şiirler söyleyecektir.  Onun hikayesi, başka ozanların dilinde yankılanacak, ve üç yüz kusur yıl sonra, 19. yüzyılda bir başka ozanın risalesine konu olacaktır (Kalenderiye, s. 184-5)  

İnsanlar göçer, gider; söz bellekten belleğe geçerken değişir, unutulur; kalırsa yazı kalır…

  

1)              Gürsel Korat, Zaman Yeli, YKY, 2015 (ilk baskı 1995)

2)              Gürsel Korat, Güvercine Ağıt, YKY, 2016, (ilk baskı, 1999)

3)              Gürsel Korat, Kalenderiye, YKY, 2017 (ilk baskı, 1998)

4)              Halim Şafak, ‘’Tarih Tezi Öne Sürmek Edebiyatçıya Düşmez’’, Cumhuriyet Kitap, 3 Nisan 2008

5)              Erendiz Atasü, ‘’Anadolu’nun Kayıp Tarihi’’, Kitap-ık, sayı 202, s.171-177, Nisan 2019;

 

 

Kitap-lık Haziran-Temmuz 2021’de yayımlanmıştır.

 

 



[1] Zaman Yeli başka bir çalışmada(5) incelenmiş olduğu için burada diğer iki roman üzerinde durulacaktır

[2] Gürsel Korat bir sohbet sırasında böyle bir kabartmaya rastladığını söylemiştir.