Gürsel Korat ile söyleşi: “Yazmak, belleğimizin görünen şeklidir”

Orhan Kemal Roman Ödülü, Ankara Üniversitesi Roman Ödülü ve Notre-Dame de Sion Edebiyat Ödülü sahibi, Kapadokya dörtlüsüyle tanıdığımız Gürsel Korat’ın son romanı “Uyku Ülkesi” (Şubat 2022) Everest Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Yazar, gerçek ve düşü harmanlayarak, yirmi birinci yüzyılın distopyasını ortaya koyduğu romanını ölüm ve yaşamın, aydınlık ve karanlığın, gelecek ve geçmişin bir arada durması için kaleme aldı. Doktor Sevda Kül’ün rüyalarından hareketle “Uyku Ülkesi”ndeki insanlık, uygarlık adı altında kendini tüketip bitiren, kendi özüyle uyum içindeki doğayı yok eden hasta bir varlığa dönüşmüştü. İlaç ve inşaat şirketlerinin ortaklığının yaşandığı bir zamanda tarımın sona erdiği, bitki ve ağaç adına hiçbir şeyin kalmadığı yeryüzünde adım başı hastane ve AVM vardı. Herkes rüyada gibiydi. Şüphesiz hiç kimse, uyanır uyanmaz kahverengi bir böcek olduğunu görmeyecekti, çünkü böcekleri ilaçlamışlardı. Onlar iştah açan reklamlara bakıyor, renkli gazeteleri inceliyorlardı. Gazetede gördükleri şehirle yaşadıkları şehrin aynı olduğunu fark ettiklerinde ürperdiler. Geçirdiği beyin kanaması sonucu konuşma yeteneğini yitiren Sevda Kül, yazdıklarının konuştuklarından daha derine işlediğini gördüğünde rüyalarını yazmaya karar verdi. Çünkü o, yalnızca kendi düşünü değil ormandaki kuşun, geceleyin ağaçlara düşen ay ışığının, ağaçların arasından geçen seslerin de düşünü görüyordu. Anladıkça yazdı, yazdıkça anladı. Rüyaları bir düşünme yolu olarak ele aldı. Yazmak ona iyi geliyordu. Bilinen her şey bir gün unutulmaya mahkûmdu. Çünkü yeniden dirilişin ve biz yaşayıp giderken geçmişimizi yok eden zamana, bu toplumsal kâbusa direnişin tek yolu yazmaktı! Sevgili Gürsel Korat ile son romanı “Uyku Ülkesi” hakkında söyleştik.

Esme Aras

Gürsel Korat

Hayat olağan akışında ilerler, kişi hep öyle gideceğini zannederken, bir sabah aniden değişiverir her şey. Benim başıma gelmez dediğiniz durum, tam karşınıza dikilmiş size bakıyordur. Ve anlarsınız ki hiçbir şey o andan öncesindeki gibi olmayacak, zaman bir süreliğine de olsa eskisi gibi akmayacaktır. Kontrolün insanın elinde olmadığı “zaman döngüsü, hastalık, ölüm, rüya” gibi durumlarda gerçeklik sizce nasıl işlemektedir?

Durumu kabul etmemek en önemli tepki. Duvarları yumruklayan, sinirlenen ve bir türlü düzelemeyen insanın hasta olduğunu acımadan yüzüne söyleyen biri çıkacaktır sonunda. En azından makineler duygusuzdur ve gerçek bir yolunu bulur ve önünüzde belirir. Fakat rüyalarınız gerçekle örtüşmez, o yine rüya olarak varlığını korur. Ölüm ise, garip ama yakın bir komşu olarak pek tedirgin edici değildir. Sanırım tedirginlik tüm bünyeye yayılmıştır.

Böyle durumlarda çok değerli bir şeye, yani sağlığa sahipken onu bir anda kaybettiğimizde baş karakteriniz Sevda Kül’ün yapmaya çalıştığı gibi “zorlukların inanarak üstesinden gelinebileceği” fikri mi size daha yakın gelir, yoksa hile yaparak beyni yanıltıp keyifli şeyler düşünmek mi?

Hastalıkla her insan farklı savaşabilir. Reçetesi yok. Anımsadığım en önemli şey “durumu kabullenmeli ve ölebileceğimi düşünmeliyim” deyişimdir. Bu bana yapabileceğim tek yiğitlik gibi göründü doğrusu. Düşündüm, ömrüm aklımdan geçti; idam edilen arkadaşlar gözümün önüne geldi. Mamak’taydım, 1980 yılının başıydı, onlardan biriyle görüşe birlikte çıkmıştık, son görüşüm oldu. Gencecik bir çocuktu. Zihnimdeki öbür kişi ise gri ceketi ve kısacık saçlarıyla avluda şaşkın şaşkın duran, ellerini duvara koyarak kızlar koğuşundakilerle konuşan Erdal Eren’di. Ölmemiş gibi halen zihnimde dolaşıyor. Sanırım hep ölmemiş gibi olacağız. Ne var ki kimse bizi göremeyecek. Ama neye inanırsak inanalım, laboratuvardaki sayısal veriler her şeyin üstüne çıkacak ve duruma alışılacaktır. Olsun, moral diye bir şey var, bu süreçte eşim Tuğba Çelik en büyük moral destekçim oldu. Pandemide hastalığa yakalanmak çok acayip bir şey ama bu sayede insanların insanları pek o kadar da merak etmediğini anladım. Ölüm ve yaşamı kesin olarak ayırmışız. Hastalıklar bölümünü de. Dünya yaşayabilenlerin sahnesi. Araf hastaneler oluyor, ondan biraz haberimiz var. Ölüm ise bilmediğimiz bir diyar. İnsanı ölümsüz sanan, yumurtanın fabrikadan çıktığını düşünen bir AVM kuşağıyla yan yana yaşıyoruz.

Otobiyografik sürecin ürünü olan Uyku Ülkesi’ndeki hastalık hâlini bir metafor, aslında tüm toplumun hastalanması olarak değerlendirebilir miyiz? Gerçek ve rüya arasındaki salınımlarda herkes yürüyebiliyor, oturabiliyor ama kimse konuşamıyor. Çünkü düşlerin bile sorgulandığı, devletin bir şirkete dönüştüğü distopya ülkesinde buna izin yok. Gerçekleri görmenin uzağına düştüğümüz, geleceğe bakmaktan korkar olduğumuz, toplumsal bir kâbusu yaşadığımız dönemlerin anlatıldığı kitabınızı bir rüyadan uyanışın habercisi olarak mı okumalıyız?

Böyle bir okuma çok verimli olur. Çünkü şehirler mikrop kapmış bir organa benzemeye başladı. Şehirler büyüdükçe kapitalizmin o erken şafağındaki demokrasi tutkusu da kararıyor. Büyük devrimler –özellikle Nazizmin yarattığı terör yüzünden– şizofreniye dönüştü, sosyalizm hayallerimizdekiyle uyuşmaz oldu. Biz eşitlik ve özgürlük için çalışmaya devam ettik ama bazıları işi bozdu, George Orwell’in yaşadığı umutsuzluğu unutmadım. Huxley’in, Zamyatin’in… Ütopyadan distopyaya giden çığıra buradan gidildi. Böylece ben, büyük şehirlerin tüm dünyaya büyük hastalıkları ve demokrasi düşmanlığını getirdiğini düşünmeye başladım. Dünya savaşları bunun bir provasıydı, şimdi ise otoriteryenlik ve hegemonya hücrelerimize kadar yayıldı. Kadın cinayetleri ile bir savaşın farkı yok, ırkçı savaşlarla yerel savaşların ayrımı kalmadı, din için insanlar gösteri yapılır gibi öldürüldü. Yani ekonomi politik yaşadığımız her vahşeti yeryüzünün tamamında değil bölgesel olarak deneyledi. Savaş dışı araçlar ise (hastalıklar gibi) dünyaya yayıldı. Yalnız şu gerçek olduğu gibi kaldı: Hepimiz kapitalizmin kobaylarıyız.

Toplum olarak yaşadıklarımız bir rüya bile olamayacak kadar saçma geliyor bazen. Mekânı ve zamanı kendi deneyimlerimiz üzerinden sanata dönüştürdüğümüz, dünü ve bugünü estetik bir tasarımla birbirine bağlayabildiğimizde hakikatle buluşup, onu bu yolla geleceğe taşıyabileceğimiz düşüncesine katılır mısınız? Birer kötü rüya olmasını dilediğimiz zamanlardan geçerken, Uyku Ülkesi’ni kurgulamak istemenizin bir nedeni de tarihe bugünleri not düşmek miydi?

Yaşanan olaylara bakıp da bu gördüklerimiz gerçek mi diye sormadığımızı sanmak çocukluk olur. Sanatsal metin, böyle bir durumda uyarı moduna girer ve tehlike çanlarını çalar. Çiçekle, böcekle ve aşkla uğraşan sanatın sanırım ne kadar önemli ve değerli olduğunu böylece anlamaya başladık. İnsanın yaşayabileceği en güzel şeyler bunlardır ve edebiyatı bunlarla uğraşıyor diye hor görenler gönenebilirler, çünkü dünya çok kötü bir yere gidiyor: Bundan böyle –kim bilir uzun bir süre belki de– kimse çiçek böcek şiiri yazamayacak, aşk romanı okuyamayacaktır; en azından bunlardan zevk alamaz olacaktır. Çünkü bunların hepsi de kaçınılmaz olarak politikleşmiştir. Yani aşkın doğası ile politikanın doğasının birbirine geçişler içerdiği bir yerdeyiz. Hastalıkla şehirlerin, uykularla ölümlerin benzeştiği bir yer burası. Buradan şuna varıyorum: Uyku Ülkesi kötü bir rüya görüp de uyanmayı dileyen ama bir yandan da uyanmayışın olduğunu aklından geçiren insanın tasarımı. Korkarım rüyaları andıran bu yaşadıklarımız bir gerçek.

Sanat yapıtı demişken, denetimi mümkün olmayan rüyalarda yarattığımız kişilerin, mekânların gerçekliğini sorgulamadığımız kadar, hikâye ve romanlara konu olan olayların, karakterlerin gerçek hayatta bir karşılığı olup olmadığını merak ederiz. Oysa ikisi de kurgudur… Bu noktada kurgu ve asıl hayat ekseninde, rüya ve gerçeği romana taşıma fikrini kulağınıza üfleyen başat sebep neydi?

Romanda en dikkat çeken noktalardan birinin bu olduğunu sanıyorum. Rüyalarda gördüğümüz kişilerin gerçek olmayışı bizi üzmüyor. Doğrusu buna hayret ettiğim bir rüya görmesem belki ben de böyle düşünmezdim. Sanırım gerçekte var olmasını istediğimiz bir şeyi rüyada çok içeriden görüyor ve bu yüzden düşlediğimiz şeyin olmayışına hayıflanıyoruz. Romanlarda ise yazarın kurgusal olarak ürettiği mekânların gerçeklik payını aramaktayız. Bunun nedeni ortak bir rüya metni olan kurmacanın yazarın zihninde gerçek bir alana rastlayıp rastlamadığını öğrenme arzusu olsa gerektir. Bu yüzden Kafka’nın, Joyce’un yahut Goethe’nin evini merak ediyor insanlık. Yazar da aslında bu meraka ilgisiz kalarak yanıt veriyor, “Bunların hepsi uydurma” dese bile biliyor gerçekte bazı olayların gerçeklere denk geldiğini. En azından Yaşar Kemal’in Çukurovası, Balzac’ın Paris’i, okur tarafından yazarın dilinde duran kaçınılmaz gerçeklikler olarak görünüyor. Oysa yazar özellikle coğrafya söz konusu olduğunda okurla gizli bir sözleşme yapmış gibi yazdığı şeyin neye tekabül edeceğini daima söyler. Yani yazar zaman sorununu okurdan bağımsız olarak yapıtını inşa eder, mekân sorununu ise okura doğrudan gösterir.

Kitaptaki karakterler birbirinin yerine geçiyor, cinsiyet değiştiriyor, başkalarının rüyalarını etkileyebiliyor… Bunu eşsiz yetenekleriyle yapabilenler de kadın; erkekler röntgenci, tacizci, bozguncu rolleriyle, tüm eril dil ve davranışlarıyla karşımızdalar yine. Neyse ki “iyilik saçan ötüş”leriyle kuşlar var ve insanın içini iyimserlikle dolduran ağaçlar, ormanlar yani doğa tüm canlılığıyla okura eşlik ediyor. Bunca kadın düşmanlığı ve çevre katliamı karşısında direnenlere, kaleminizin ucunu sivrilterek destek verdiğinizi söylemek yanlış olmaz sanırım, ne dersiniz?

Aslında edebiyat dünyanın yaşadığı tekdüzeliğe ve hastalığa isyan ederek karmaşıklaşmaya başladı. Bu yüzden sanatın siyaset dışında yürüyebileceği alan daraldı. Şüphesiz sanatın siyaset için yapılmasına daima itiraz ederim ama siyasetin sanatın konusu olabilmesini zaten oldum olası hiç yadırgamadım. Sanat her şeyi konu edinebilir, siyaset, din, ideoloji, bilim ve hatta felsefe. Fakat asla bunların yerine geçmez. Asla bunların bildirisini sunmaz. Sanatçının sanat dışı alanları gözetmesi gereken bir dönemden geçtiğimiz ise kaçınılmaz olarak doğru. Eşcinsel, kadın yahut erkek olduğu için dışlaştırılan insanları birey olarak görmek, onların yerine düşünmek (empati kurmak) ve insanlığın yaşadığı tüm sorunlara parmak basmaya çalışmak gerekir. Gerçeğin “süzülmüş ve güzelleştirilmiş” oyunu olan sanat için bu çok önemli bir şey.

Dünya eşsiz ama bir o kadar sınırlı bir yer; hacmiyle, kapasitesiyle, üzerinde barındıracağı nüfusu ve kaynaklarıyla… Kitabınızı okurken, yıllar önce röportaj yaptığım Pınar Kür’ün, “İstanbul’a New York’tan daha çok gökdelen diktiler,” sözünü anımsadım. Son yirmi yılda Ankara’nın silueti değişir, hafıza mekânları yok edilir, tıpkı rüyaların aynılaşması gibi büyük kentler ve binalar birörnekleşirken insanca yaşama düşünü rüyalarda mı görürüz ancak?

Daha tehlikeli bir şeyi öngörüyorum ben: İnsan nasıl yaşıyorsa öyle düş görür. Bir örnek yaşıyorsa düşü de öyle olur. “Şu güzelim dünyayı mahvetmeyelim ki onun düşünü de görebilelim” diyorum açıkçası.

Romanda rüya ve yazma ilişkisi, Sevda Kül’ün uykuda gördüklerini psikiyatri uzmanı olan arkadaşı Nihal’e aktarmasıyla ilerliyor. Yazarak anlatmakla, anlamak ve anlaşılmak arasında bir bağ var. Görsellik çağında yazının unutuluşu, yok olacağı endişesini taşırken yeniden dirilişin tek yolu yine onda mı? Varlığımız ancak, birilerinin okuyacağını umarak yazmaya mı bağlıdır?

Yazmak kadar insanlaşmış eylem pek azdır. Tepkimeli motorlar yapmak, kardeşliği, özgürlüğü ve eşitliği savunmak ve hatta uçmaktan bile önde gelir bu. Çünkü yazmak belleğimizin görünen şeklidir. Yazdığımız ölçüde insanız. Yazdıklarımızı miras olarak bırakır ve türün daha etkin bir biçimde kalıcı olmasını sağlarız. Fakat yaptığımızın kötülüğe dönüşmeye başlaması da mümkün. Dünyayı mahveden teknoloji de yazılarak var olur. Bu yüzden yazının insanlığın zararına egemenlik üretmesini değil, yararına dönüştürmesini savunuyorum. Avucuna veda mektubu yazarak ölen maden işçisi, gökdelenlerin mimari çizimini yapan kişiden daha bilgili olmayabilir ama öncelikle savunulması gereken bir kişidir benim için.

Uyku Ülkesi’ni okumayı bitirdiğimizde unutuş ırmağı Lethe’nin suyunda yıkanmış, ondan içmiş kadar olduğumuzu düşündüm. Okurlarınız olarak, Sevda Kül karakterinin gördüğü periyodik kâbuslardan kurtulup içimizde başka bir bakış odağını etkinleştirerek, yeni bir başlangıç yapabilir miyiz artık? Yarınla gelen, yarının getireceği o yeni günü sadece rüyalarda görmemek için bir distopyanın “umut” içermesi biraz da bu yüzden mi?

Pandora’nın kutusunu açtım, bildiklerini söyleyemeyen Kassandra’nın ötesine geçip bilmediklerimi bile söyledim ama eski Yunanlılardan daha öteye gidemedim: Umut’tan başka bir şeyi bildiğim yok. Ne var ki şu da aklımda: Umuda bütünüyle ona bel bağlayarak yozlaşmaktan kaçınmak gerek.

Son soru; insanın kendini bir sanat yapıtı gibi baştan ve başka biri olarak kurması, bunu başarabilmesi ne kadar zor ya da mümkün? Beklenmedik sevinçler, bize mutluluk veren anlar böyle zamanlarda mı çıkagelir?

Sanat yapıtının beklenmedik sevinçler yaratacağını umarız ama onlar beklenmeyen acıların ürünü olabilirler. Sonuçta sanat yapıtı sevinç yaratıyorsa ne mutlu; sonu ölüme varsa bile başarılmış bir hayata işaret eder. Gerçekliğin yoğun bir modeli olarak sanat yapıtı aslında iyi düşünülürse zaten bir rüyadır ve herkes rüyalardan farklı etkilenir. Dolayısıyla sanat yapıtının en çok mutluluk verdiği kişiler tam olarak gösterilemez. Sanatçının tasarladığı bu kurmaca gerçeklik başkalarının zihninde değişik hallere girer, sonraki dönemlerde iyiden iyiye başka bir şey olur ve gelecekte ise kim bilir neye dönüşür. Bunun için kaygı duyacak değilim, oturup bahçemi yeşertmeye çalışmak bana daha iyi geliyor.

Parşömen, 29 Nisan 2022

Bu Yaşananlar Ancak Rüyada Olur


SİBEL ORAL


Ödüllü yazar Gürsel Korat yeni romanı Uyku Ülkesi’nde gerçek ile düşü harmanlayarak 21’inci yüzyılın distopyasını ortaya koyuyor.

Paris. Balzac'ın Evi'nde. Balzac'ın karakterlerinden Juana Marana (de Mancini) 2014 Temmuz. G.Korat


Sekiz romanın yanı sıra öykü, deneme, inceleme, oyun ve çocuk kitaplarıyla da geniş bir külliyata sahip Gürsel Korat. Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü, Ankara Üniversitesi Roman Ödülü ile Orhan Kemal Roman Ödülü’nün de sahiplerinden biri olan Korat’ın, 2016’da yayımladığı ödüllü Unutkan Ayna romanından sonra girdiği sessizlik süreci nihayetinde Uyku Ülkesi’nin (Everest Yayınları) yayımlanmasıyla son buldu.

 

Uyku Ülkesi’ne nasıl başladınız, hangi süreçlerden geçtiniz, nelerden nasıl etkilendiniz yani romanı yazarken sizin eşlikçileriniz nelerdi?

 

Temel eşlikçilerim: Zeytinlikleri söküp maden ocağına çevirenler, orman yangınları, insafsız ağaç kesimleri, nükleer santraller, maden faciaları oldu. Tarımdan uzaklaşıp yavaş yavaş apartman ülkesi haline gelmemiz de önemli bir etken sayılmalı. İstanbul Sözleşmesi bu romana ayrı bir güç verdi: Kadınlar için daha da zor bir evrede olduğumuzu bilerek kalemimi yonttuğumu söylemeliyim. Üstüne üstlük bu pandemi döneminde hastalanmam da başka bir etkendi, rüyalarımla gerçeklerim karıştı. Kısacası apartmanların ve şehirlerin yarattığı yıkımı yaşayan ve rüyalarla gerçeği karıştıran bir kadını bu koşullarda ortaya çıkardım ve anlattım.

 

Anlatıcınız Doktor Sevda Kül, bir anestezi uzmanı. Anestezi rüyayla gerçek arasında değişik bir boyut. Anlatıcınızın bir tıp uzmanı olmasının anestezi uzmanı olmasının rüya haliyle size göre nasıl bir ilişkisi var?

 

Anestezi uyutmayla ilgili olduğundan doktorun mesleğini bilinçli olarak seçtim. Üstelik doktor meğerki rüyasında Hipnosia (Uyku Ülkesi) adlı bir ödül almış. Uyku Ülkesinde rüyaların uykudan önce başladığı, rüyaların çağrışımlardan öteye geçip inşaatlar yüzünden tek tipleştiği gibi tartışmalar bile var.

 

Sizin rüyalarınızla ilişkiniz nasıl, anlatıcıda olduğu gibi sizin de bir rüya defteriniz oldu mu romanı yazarken?

 

Benim her zaman rüyalara özel bir ilgim oldu. Rüyalarımı yazdım, bunların dinamiği üzerinde düşündüm: Fakat hiçbir zaman rüyalara hayran olmadım. Benim için rüya bilinçsiz (istemsiz) düşünmedir. Çağrışımsaldır, bunlara bir keramet atfetmenin gereği yoktur. Rüya bilimsel olduğu kadar (hatta daha çok) edebi açıdan düşünmenin konusudur. Sanat yapıtlarını gündüz rüyası kabul ettiğim gibi, rüyaları da istemsiz sanat yapıtları olarak ele alabilirim. Benim rüyalarla ilişkim böyledir.

 

Romanda “Yazmak anlamaya iyi geliyor” cümlesinden yola çıkarak sormak istiyorum, size iyi geldi mi? 

 

Anlamanın iyi yoludur yazmak. Başka bir dili öğrenirken, hitabeti geliştirirken, düşünceleri düzene koyarken yazmak çok önemlidir. Bütün bunları düşünceyi sıraya koymak için yapmalı, yazmayı fetişleştirmek için değil. 

 

Herkesin “yazar” olduğu bu çağda “yazmak anlamaya” sahiden iyi geliyor mu ya da o noktaya geliniyor mu, oradan bakılıyor mu ya da niyet gerçekten bu mu sizce? 

 

Başka düşünceleri yazıp onlarla çarpışmaktan, üretici bir yazmadan bahsediyorum ben; hep kendini yazmak ve “ne olursa olsun yazmak” bir bencilliğe işaret olabilir. 

 

Satır aralarında günümüz Türkiyesinin gündem olan- olmayan, toplumsal ve siyasi sorunlarıyla da karşılaşıyoruz, bir bakıma ince ince işlenen eleştiri de var.

 

Tüm distopyalar gibi. Bu çağda kim bir kâbus görmediğimizi düşünebilir? Yine de romanda tam bir distopyadan yana olmadım, umudu ekledim karanlık düşüncelerin arasına. Erilliği ve kabalığı eleştirdim, kadınları ve nezaketi öne çıkardım.

Evet erkek karakterler var elbette ama kadınlar daha fazla romanda. Kadınların yüksekten atılma süsü verilen cinayetlere kurban gitmesi, suçüstü yakalanan ama kadını suçlu çıkaranlar, kadın olarak yaşamanın getirdiği güçlükler aklında kalıyor Sevda Kül’ün ve rüyaları gerçeklikle bağını hiç koparmıyor. Bir erkek yazar olarak tüm bunları yazmanın sizin için anlamı nedir?

Beuavoir’ı on yedi, Engels’i on sekiz yaşımda okudum. Ailede, sokakta, gelenekte cinsiyet kalıplarıyla hep savaştım ve erkeklerin kadınlar karşısında oynadığı rolün, efendinin köle karşısında oynadığı rolle aynı olduğu görüşüne içtenlikle onay verdim. Kadın erkek ilişkilerinde şiddetin egemenliği çok bilinen bir şey. Eril saldırganlık bir eylem olarak değil, kavram olarak da erkeğin fikrinden silinmedikçe, cinsiyetler arası eşitlik bir hayal olur. Bu nedenle yüksekten atılan, öldürülen, tecavüz edilen kadınlar hepimizin sorunudur.

“Yaşadığım şeyler toplumca yaşadıklarımıza benziyor: Çevremizde öylesine işler döndürülüyor ki, parça parça bazı şeyleri anlıyoruz ama bütünü kavramamıza engel olan temel bir mantık yasası var: O da anlamak yasaktır sözüyle açıklanıyor (…) Bir toplumda rüyada görülenlerle yaşananlar arasında bir fark yoksa oranın adı Uyku Ülkesi’dir” diyor anlatıcımız. Bu alıntıya dair söyleyecekleriniz de bu röportajın finali olsun. 

Hangimiz bugünlerde “Böyle bir şey olabilir mi?” diye sormadık? Kim “Bu yaşananlar ancak rüyada olur” demedi? Uyku Ülkesi’ni yazarken zeytinlikleri yok edip maden ocağı yapanları, ağaçları söküp baraj inşa edenleri, tarlalara apartman dikenleri, olmadık yerlerde havaalanı açanları çok düşündüm. Anladığım şu ki, apartman, inşaat, köprü ve yol için çok elverişli bir iktisat düzenimiz var. Bu gibi işler için hemen kredi bulunuyor ve dünya kısa sürede büyük kârlar için mahvediliyor. Adım başı cami yapmak bile inşaat ihalesiyle, para kazanmayla ilgili; din sömürüsü bu işi kolaylaştırıyor. Çünkü inşaatın yapılması kolay, uzay teknolojisi istemiyor ve çok kârlı. Ben buna “New York’un dünyaya ihracı” diyorum. Yıllardır Osmanlı mimarisi ile övünenler, “şehir” sözünü dilinden düşürmeyenler işte böyle batağa saplandı: Para için o görkemli tarihimizi mahvettiler. 1996’da Sokakların Ölümü’nü yazarken bu tehlikeyi işaret etmiştim. Kısa sürede haklı çıkmanın acısı içindeyim. O yüzden söylemem gerek: Yetsin bu betonun, paranın ve hastalığın egemenliği. 


Oksijen, 11 Mart 2022

Yalnızca Umut Kalsın


Efnan Atmaca - Yaşadığımız çağ bazı erdemleri demode duruma düşürse de zarafetin birleştirdiği insanlar umudu yaşatmaya devam ediyor. Gürsel Korat'ın edebiyatı için onu öven pek çok sıfatı art arda sıralarken ben birinciliği zarafete ve inceliklerin uyumuna veririm. Çünkü incitmeden, kırıp dökmeden, öfke tonuna başvurmadan tüm söylemek istediklerini anlatıyor yazar. "Uyku Ülkesi" de yine bu tonun hâkim olduğu bir kitap. Rüyalarla gerçeklerin iç içe girdiği bir hayatı, bir dünyayı anlatıyor Korat kitabında. Bu anlatıyla hem içsel göndermeler yapıyor hem de günümüzde olanları eleştirmekten çekinmiyor.


Gürsel Korat, Sultantepe'den. 2003 İstanbul


 

"Uyku Ülkesi"nde “Rüyalar insanın asıl ülkesidir!” diyorsunuz. Rüyalar yaşadığımız hayattan kaçış için sığındığımız liman mı yoksa bizi hasıraltı ettiğimiz gerçeklerle mi yüzleştiriyor?
Rüyalar hareket hâlindeyken direksiyonu yerinden çıkan bir araba gibidir. Araba hızla gider ama kaza olmaz. Yani, demem o ki, uykuda denetimi olmayan düşünceler içindeyiz. Buna rüya diyoruz. Rüyalar gerçeklerden kaçmaya da yarar. Derinlik psikologları rüyaların örtbas ettiğimiz gerçekleri anlamak için bir araç olduğunu bu yüzden düşünürler ve bizden rüyalarımızı anlatmamızı isterler. Ben de onlar gibi düşünüyorum: Bastırdığımız şeyleri rüyalarda görürüz. Kitapta konuşamayan ve sürekli rüyalar içinde yüzen Sevda Kül, arkadaşı psikiyatri uzmanı Nihal’e uykuda gördüklerini yazarak anlatır. Ben bu kâbusları birleştirdim ve çağrışımlarla devam eden bir roman yazdım. Ama rüyaları asla övmedim. Bence “Ne tatlı rüyalar görüyoruz” cümlesi saçma. Zaten macerayı öven, masalı abartan, rüyayı şişiren ve büyülü laflar eden şeylerden uzağım. 

 

İlk sorudan konuya girdim ama size rüya ile gerçekliği sorgulatmaya iten neydi?

“Yıldız” demeniz yasaklanmışsa “gökteki çıralardan” söz edersiniz. Yine de bunun yaratıcılığa ve sanata katkısı vardır. Fakat asıl, kişisel deneyimlerimden yola çıktığım için bu konunun aklıma geldiğini söylemeliyim. Geçirdiğim rahatsızlığın, hastane sürecinin ve uyuyup uyanmaların etkisiyle, böyle bir konuda yazmam gerekliliğini fark ettim. Engeller ve korkuyla dolu, uzun mücadeleler gerektiren bu süreç başarıya ulaştı ama aklımda da hastalık, rüya, yoğun bakım ve narkoz gibi sözcükler yığıldı. Kendi çağrışımlarımla kendi kavramlarım bir araya geldi. "Uyku Ülkesi" böyle otobiyografik bir sürecin ürünüdür. 

 

Kitabınızın distopya olarak nitelenmesine ne dersiniz bitmeyen bir distopyanın içinde yaşıyor olabilir miyiz?

Ben distopyanın güncelle uğraştığını düşünüyorum. Eleştirel bir tavrı vardır distopyanın. Bugünü gelecek gibi anlatır. Bu nedenle "Uyku Ülkesi"nde inşaatların ve hastanelerin yarattığı döngü kesin bir biçimde eleştiriliyor. İnşaat yüzünden ormanları, denizleri, tarımı ve güzelim şehirleri kaybettik. Kapitalizm para hırsıyla bütün güzellikleri yok etti. Bu eleştirileri romanda lafı hiç eğip bükmeden söyledim. Rüyada gördüklerimizle gerçek bazen birbirine çok benziyor. Bu yüzden distopyada yaşadığımızı düşünüyorum. Fakat "1984" romanını sahneye uyarlamış bir yazar olarak orada yaptığım gibi distopyanın umutsuz olmasına katlanamıyorum. Pandora’nın kutusunu açıyorum ama içinde yalnızca umut bırakıyorum. "İyimser distopya" diye bir şey varsa bu benim tarzım.

 

‘Propaganda yaparsa sanat değersizleşir’

Romanda çok incelikli, usturuplu bir politik eleştiri tavrı var. Bir yazar olarak tüm yaşananlardan bağımız sanat ile politika ilişkisinin nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz?


Siyasi çıkarımlarla yazmayı hep yanlış buldum. Sanat yapıtı politik tutum içerse bile falanca siyasetin propagandacısı olamaz. Eğer propaganda yaparsa sanat değersizleşir. Sanat bir amaçtır, araç değil. Sanat metninde politik eleştiri yazmak kolay; sanatsal bir ifadeyi yakalamak ise çok zordur. Siyaset akılla ilgilidir, bildirisi açıktır. Oysa sanat duyuşlarla ilgilidir, bildirisi çağrışımsaldır. Siyaset falanca dönemde geçerlidir ve yarın değişebilir. Oysa sanat insanda kısa sürede değişmeyen temel özellikleri ele alır, o nedenle sanat yapıtları insana siyaseti değil insan olmayı öğretir. Sanatın görevi açıkça ders vermek değildir ve üstelik nasıl bir insan istediğini tarif etmez. Nasıl bir insan istediğini söyleyen sanat daha doğarken ölür.

 

6 Mart 2022

Milliyet Kültür Sanat

BETON ÇAĞINDA BİR UYKU ÜLKESİ

Berlin. Yahudi Soykırımı Anıtı. Brandenburg 2008 G.Korat




Irmak ADA

 

İnsan, dünya üzerindeki tarihinin, bilhassa son iki yüz iki yüz elli yılında arka arkaya gelen bilimsel ve teknolojik gelişimlerle evvelden sır bildiği pek çok şeyin özüne vâkıf oldu. Edindiği bilgileri değerlendirerek bu pek çok şey üzerinde de büyük oranda hâkimiyet kurdu. Lakin onca bilimsel ilerleme ve teknolojik gelişmeye rağmen iki şeyin sırrına bir türlü vâkıf olamadı, ikisini de bir türlü kontrol altına alamadı: zaman ve rüyalarımız.


Belki de bu bilinmezlik yüzünden, rüyalarımızı hep ilginç bulur, kafamızda tekrar tekrar çevirir, onlara çeşitli anlamlar atfeder, gerçeklikle onlar arasında anlamsal bir bağ kurmaya çalışırız. Yorumlamak deyip geçtiğimiz, bütün bu çabaların toplamıdır. Hepimizin çevremizde kısa bir soruşturmayla elde edebileceği bir veri de hayatımızın zihinsel ve ruhsal olarak büyük sarsıntılardan geçtiği dönemlerde rüyaların da ilginçleşmesidir.

Gürsel Korat’ın son romanı ‘Uyku Ülkesi’nde bizi on dört farklı rüyasına konuk ettiği anestezi uzmanı Sevda Kül’ün bu ilginç rüyaları da geçirdiği bir beyin ameliyatından sonra konuşma yetisini geçici olarak yitirmesiyle birlikte başlıyor. Sevda Kül’ün Nihal adındaki psikolog bir tanışına yazdığı mektuplar aracılığıyla anlatılan roman, birbirini takip eden ve tamamlayan rüyalardan oluşuyor. Rüyaların içeriğinden önce farklı zamanlarda görülen rüyalar arasındaki kurgusal tutarlılık dikkatini çekiyor Sevda Kül’ün. Ve tabii her rüyası, tek seyircisi kendisi olduğu için yayından kaldırılmış bir dizi gibi yarım yamalak hikâye kırıntılarına benzeyen okurun.

Sevda Kül’ün gördüğü rüyalar oldukça sıra dışı bir yapıda, olağanüstü bir düzende seyretmesine rağmen atmosferi ve olayların özü, hiç değilse bu çağda ve bu ülkede yaşayanlar için öylesine sıradan ki rüyanın içindeyken bir rüyanın içinde olduğumuzu anlamadığımız gibi Sevda Kül’ün rüyalarını okurken de kendimizi kendi gerçekliğimizde zannedebiliyoruz. Uyku Ülkesi’nden vatandaşlık alıyoruz böylece. “Bir toplumda rüyada görülenlerle yaşananlar arasında bir fark yoksa, oranın adı Uyku Ülkesi’dir” diyor zira karakterimiz.

Yine roman boyunca pek çok kez, ana karakterimizin rüyalarını yazılı olarak aktarma tercihinin ve yazının kalıcılığının/ölümsüzlük aracı olduğunun altı çiziliyor. “Demek ki yazdıklarımız, konuştuklarımızdan daha derine işliyor. Güzel bir şey bu. Çünkü yazmak anlamaya iyi geliyor. Anladıkça yazdım ama yazdıkça da anladım” diyor Sevda Kül. O da anlatmak için değil, anlamak için yazanlardan. Konuşma bozukluğu olmasa da bu rüyaları yazacağını varsaymak mümkün.

Toplumsal ve siyasi göndermelerin yoğunluğu ve Sevda Kül’ün rüyalarının tekinsiz atmosferi bir araya gelince, gerçeği ürkütücü derecede andıran distopik bir anlatının içinde buluyor okur kendini. İleride, tarihin konusu olduğumuzda yaşadığımız çağa gerçekten de verilmesi muhtemel bir isim olan ‘Beton Çağı’nda, rüyaların polisler tarafından izlenebildiği ve insanların rüyaları nedeniyle sorgulanabildiği bir evrende, çağımızın hemen hemen bütün dertleriyle dertlenen bir roman ‘Uyku Ülkesi’.

Öte yandan, bu rüyaların bir diğer özelliği de o rüyalarda görülen karakterlerin de farklı rüyaların öznesi/gözü/yaşayanı olması. Bir rüyasını, rüyalarındaki üst komşusu Sait Kozan olarak görürken bir başka rüyasında aynı hastanede çalıştığı ve ameliyatından sonra onunla ilgilenen hemşire Serap Kasapoğlu olarak buluyor kendini. Bir yapı marketin montaj elemanı Sinan Koz yahut peşindeki polislerden biri olan Sakıp Kenger’in bedeninde gördüğü de oluyor rüyaları. Bu rüyaların, o karakterlerde de izler bıraktığını fark ettiğinde, “Hepimiz aynı rüyadayız, dedim ve sonra kendi kendime çıkarım yaptım: Hepimiz aynı rüyayı görüyorsak, iç dünyalarımız aynılaşmış demektir. Bu koşullarda düşünme, ortak düşünme olur. O halde hepimiz sürü haline gelmişizdir. Yani benim senden bir farkımın olmaması akla yakındır” diye yazıyor Sevda Kül ve romanın karanlık ama umudu gözden yitirmeyen atmosferi biraz daha yoğunlaşıyor.

Daha çok tarihi romanlarıyla tanıdığımız Gürsel Korat’ın bu kez günceli ele aldığı bir bir kadın anlatıcıyla çağımızın ve toplumumuzun pek çok yarasına parmak bastığı son romanı ‘Uyku Ülkesi’, yazarın uzun yıllar sonra geri döndüğü Everest Yayınları tarafından yayımlandı.

 

Birgün Kitap 23.02.2022

Ayfer Feriha Nujen'in Uyku Ülkesi Röportajı T-24

 


Gürsel Korat: Sanat yapıtları gündüz rüyalarına benzerler

"Belki de şu anda su kıyısında öten kurbağalarız ama kendimizi bir röportaj okurken görüyoruz. Ama nedense röportaj okuduğumuzu da biliyoruz." İşte Uyku Ülkesi'nin gerçekliği: Rüyalar yapmadığımız ama yapmış gibi bildiğimiz her şeydir

Edebiyatımızın ve çağımızın dil işçisi, dik duruşu, dilimizin karizması Gürsel Korat ile zorlu bir sürecin ardından yeni yayınevi Everest etiketiyle yayımlanan yeni romanı Uyku Ülkesi ve rüyalar üzerine konuştuk. Yazar, insanların yeni bir dönem, yeni bir hayattan dünyaya yeniden bakma serüvenini anlatıyor. Doktor Sevda Kül'ün rüyalarında buluşmak üzere…

A.F.Nujen: Uyku Ülkesi Everest yayın etiketiyle henüz yayımlandı. Bahtı açık olsun. Uyku Ülkesi, Uyku Ülkesi’nin içinde yazım süreci olan da bir kitap... Kitabın içinde kitap, rüyanın içinde rüya… Bu yüzden çok katmanlı bir metin inşası çıkıyor karşımıza. Bu kadar çok katmanlı bir metni gerçekte rüyalar bile birbirine karışabiliyorken tekrarlara düşmeden ve birbirine temas ettirmeden kurgulamak zor oldu mu?  

 

G.Korat: Zor oldu, çünkü bir metni kurmak ve onu kurcalamak benim için artık eskisi kadar kolay değil; yazarken çok harf yanlışı yapar oldum, konuşurken sözlerimi bazen tam ifade edemediğim oluyor. Fakat yaşadığımı anlatma hırsı, açıklayabilme tutkusu bazen beni öyle bir ele geçiriyor ki, anlatmak yaşamaktan daha önemli imiş gibi görünüyor. Yaşamadan bazı şeyleri anlatamazsınız; bunu bilmek acıdır. Bu paradoksla yazmaya devam edersiniz. Neyse, romanı kurgulamak zaten zor, hele rüyaları anlatıyorsan elbette kurgusu daha da zor.

 

A.F.Nujen: Rüya Körü’nden sonra bu roman.  Rüyalarla özel bir bağınız mı var?

 

G.Korat: 
 Rüya Körü tarihsel bir fantastik kurguyken, Uyku Ülkesi, insanın rüyalarını anlatan güncel bir fantazya. İkinci olarak ise şunu söyleyebilirim: Böylesi fantastik yapıtların özelliği yaşamda pek karşılaşılmayan şeylerin romanda oluvermesidir: Uyku Ülkesi bu tanıma da uyar: Rüyalar bir olay örgüsüne dayanır! Bazen okuyucunun acaba rüyalar böyle mi olur diye şüphelenmesi en büyük dileğimdir.

Üçüncü olarak belirtmeliyim ki, bu romanda yaşadığımız her şeyin bir rüya olduğu iddia edilmez. Tam tersine gerçek bildiğimiz, sahici zemindeki olaylar ilerler ve bunun sonucunda rüyalarda geçenlerin gerçekliğe benzediği anlaşılır. Bu durumda yapacak bir şey kalmamıştır, belki yalnızca umutlanabiliriz.

Son olarak ise Uyku Ülkesi’nin iyimser bir distopya olduğunu söylemeliyim. İyimserliği bir parça umut içermesinden gelir, yoksa distopya iyimser olmaz. Rüyalar ve gerçekleri ayrıştıran aklımız, Uyku Ülkesi’nde bu ikisinin çok benzeştiğini fark ettiğinde, somut bir rüyadan ibaret olan romanı bir başka gözle görür. 

 

A.F.Nujen: Her son kitap bir ilk kitaptır benim için. Bir “son” olarak kalsın istemediğim için sanırım. Ciddi bir sağlık problemi yaşadınız yakında geçmişte, şimdi daha iyi olmanızı da dileyerek, Uyku Ülkesi’nin otobiyografik öğeler taşıdığını düşünebilir miyiz? Öyleyse bu süreci metne alırken birçok kitaptakinden daha farklı bir duygusal evrene girdiniz mi? Bu evreni metne dönüştürme sürecinizden biraz söz eder misiniz? 

 

G.Korat: Doğrusu önemli bir tehlike atlattım. Bu durum benim tıpla ilgili pek çok şeyi deneylememe ve öğrenmeme yol açtı. Konuyla ilgili kitaplar okudum, ameliyatları düşündüm, içimden geçen şeyleri ifade edemeyeceğimden ve hatta çoğu şeyi yapamayacağımdan korktum. Yaşamın sonuna varmak denen şeyi bir bakıma yaşadım ama sonunda “bu benim yaşadığım birinci gün” sözünü söyleyerek geri geldim. Çünkü günlük yaşamda rüyalarla gerçeği ayırmamıza karşın hasta olunca bunların iç içe girdiğini deneylemiştim, bunları içeriden anlatacak kadar bilgi sahibiydim ve yaşadıklarımı bir romana taşımak için çok önemli nedenlerim vardı. Niçin hastalanmıştım, tansiyonla ve beyin kanaması ile nasıl baş etmiştim, ameliyatta ve yoğun bakımda neler hissediyordum, bunları bilmek ve anlatmak iyiydi ama anlatmaya fırsatım alacak mıydı? Neyse ki trajediyle başladığım romanı kişisel bir trajedi olmaktan çıkararak bitirdim. Bilginin geç gelmesi trajedidir; Uyku Ülkesi başına geleni anladığında yapacak fazla bir şeyi kalmayan insanın acısıyla açılır ve bu insan rüyalar yoluyla hakikati deneyler. 

 

A.F.Nujen: Kitap gerçekten de son birkaç yıldır koronavirüs yüzünden artık herkesin rüyalarından başka gidecek yer bulamadığı ve insanlığın büyük bir çoğunluğunun kâbuslar gördüğü bir dönemin kitabı. Yani evrenin içinde insan, insanın içinde rüya başka bir evren midir? Uyku Ülkesi, bu evrene verilmiş isim midir?

 

G.Korat: Böyle bir şeyi bilgi olarak iddia edemem. Matruşka gibi sürekli olarak yeni rüyalara açılan ve meğerki her şey rüyaymış sonucuna varılan bir evren tasarlamış değilim. Fakat bir yandan da sorun çok açık. Gözle görülür bir yerde duruyor: Toplum durmadan üretiyor ve her seferinde ürettiği şeylere kuşkuyla bakıyor. Yenmemesi gereken şeyleri yediğimizi, ilaçlarla kirletilip kirletilmediğimizi bilmiyoruz, giydiğimiz şeylerden hastalanabiliriz. Hep üretim var. İhtiyaçlar sınırsız.  Her şey üretim ve hep daha fazla üretim için. Dünyanın merkezinde para duruyor. Bir yandan kışkırtılmış tüketim, bir yanda azdıkça azan bir üretim sürecini yaşıyoruz. Amacımız insanca bir yaşam biçimini düşlemek değil. Daha zengin olmanın mutlulukla ilişkisi kurulmuş ve bu yanlış bilgi öylece devam ediyor. Oysa biliyoruz ki mutluluğun kişisel zenginlikle değil toplumsal yarar üretmekle ilgisi var. İşte günümüz: İnsan öldürerek var oluyor. Başka canlıları yok ediyor. Yiyip tüketiyor. Çoğalıyor ama diğer şeyleri azaltıyor. Bunun bir sonu olmalı. Malthus amiyane deyimle “Ne olacak bu nüfus artışının sonu?” diye sorunca haklı olarak alaya alındı ama nüfus yoğunluğunun zamanla sorun oluşturacağı açıktı. Dünya sınırsız sayıda insanın yaşayacağı bir yer değil. Garip ama dikkatimi çeken şey şu: New York tüm dünyaya ihraç edilen bir model olarak orada öylece duruyor. Sayısız ülkede inanılmaz gökdelenler var. Bu gökdelenler krediyle yapılıyor. Yeni sömürü düzeninin kredi vererek inşaat yaptıran ve bunun yanısıra hastanelerin inşaatına da hız veren bir banka sistemi olduğunu görmek gerekir artık. Bir distopyada yaşıyoruz; tüm dünya böyle. Sonunda bu dünyayı mahvedeceğiz. Dünyanın sonunu konu alan filmlerin artması bu distopik rüyanın arttığı anlamına gelmiyor mu? Sanat yapıtları gündüz rüyalarına benzerler; bir kabusu sürekli yaşıyoruz ve Uyku Ülkesi yalnızca bize anımsatıyor, o kadar.

 

A.F.Nujen: Kitabın ilk cümleleri şunlar: Üç ay kadar önce yere düşen kalemimi almak için eğildim; enseme doğru bir akıntı oldu. O anda beyin kanaması geçirmişim. Sadece karakter için değil, onu yaratan yazar için de “kalemin yere düşmesi” muhtemel bir son olabilecek iken başlangıç oluyor. O başlangıç duygusunu metne ilk girdiğiniz anı tarif edebilir misiniz?

 

G.Korat: Her yazar okuyucuya “Bakın ben bir şey anlatacağım, konusu da şu” diye söyler. Kimileri benim gibi daha baştan yapar bunu; kimileri de okuyucuya bırakır. Fakat diğer bölümü kişisel durumumla ilgili: Hastalığı anlatan romanlara pek rastlamayız; bu benim için önemli bir deneyim oldu. Gördüğü halde göremeyen, düşündüğü halde konuşamayan insan konusunu çoktandır düşünüyordum, hatta yıllar önce felçli bir insanın trajedisini yazmıştım. Şimdi içeriden bakacaktım, yürümek isteyip de yürüyemediğim, ağrılar içinde kıvranıp da ağrısız yaşama şaştığım zamanları anlatacaktım. Hastalık duygusu nasıl, ameliyattan sonra, yoğun bakımda hasta ne yaşar da ajite olur, insan bu durumda kendisini nasıl algılar, zamanı nasıl değerlendirir? İşte bu gibi sorularla yola çıktım ve rüyanın zamanı belirgin olmadığına göre bu romandaki zamanı nasıl kurgulamalıyım sorusu metne ilk girdiğim yer oldu. 

 

A.F.Nujen: Anlatıcımız, kahramanımız Doktor Sevda Kül, bir anestezi uzmanı. Yani anestezinin etkilerini bildiğinden rüya halini gerçekten ayırma bilgisine sahip. Duyumsamalarla gerçeklik arasında gidip geldiği zamanlarda kendini, çevresini sorguluyor. Sadece kendi hayatını değil, bütün bir dünya düzenini sorguluyor. Bu aslında sahip olduğu bilgilerin de etkisinde olduğunu mu gösteriyor? 

 

G.Korat: Uyku Ülkesi sorgunun ötesinde bir yerde duruyor, bir yanıtı var. Okudukça kitabın oluşma gerekçesini anlıyoruz: Doktor Sevda Kül rüyalarını kurgulamadığını, olanı olduğu gibi yazdığını söylüyor. Kurgularsa palavra sallayan roman yazarlarına benzeyeceğini belirterek toplumsal yaşantıyla rüyaların denk olduğunu hissettiriyor ama sonra “Belki bu da başka tür bir hezeyandır” diyerek geri çekiliyor. İçinde yaşadığımız dünyanın ve şehirlerin hastalıkla doğrudan ilişkili olduğunu söyleyen bir doktorun çığlığını duyurmak için çok doğrudan bir yöntem oldu bu. Akılla konuşan, hiç boş söz etmeyen bu doktor ateşten bir gömlek giymişe benziyor: Hem kadın hem anne ve hem de boşanmış bir insan olarak yaşamının dehşetini bize iletiyor. 

 

A.F.Nujen: Kadın dediniz..

 

G.Korat: Evet ona geliyorum, kadın kahramanın erkekler tarafından derinlikli olarak anlatıldığı bu romanda şüphesiz erkekler de var ama toplumsal bakımdan pek iyi bir konumda değiller. Yazar olarak kendi cinsim aleyhine konuyu ters çevirdim. Toplumu yönetenlerin tacizinden, yanlış anlaşılan tacizciye kadar erkeklik hallerini ele aldım. Anlatıcı olarak yazarın tanrısallığını yalnızca olayları birbirine bağlarken kullandım ve toplumu yöneten erkek hegemonyasını daha çok rüyalara yanaştıkça gördüm.

 

A.F.Nujen: Rüyalarımız bir nevi kara kutumuzdur da, doğru mu? Bir yerde rüyaların ele geçirilmesine satır göze çarpıyor. Yenidünya bugün bu konularda da ayrıca çalışıyor biliyorsunuz. Biz zaten rüyalarını başkalarına anlatmadan rahat etmeyen bir toplumuz, ama bazı rüyalar bilirsiniz işte. Sadece bu satırları kurgularken bile bunun gerçekleşme ihtimalini düşündünüz mü? Rüyalarımızı ele geçirebilirler mi? 

 

Özellikle rüya ile yaşamın benzerliği, rüyaların bir örnek olma olasılığı konusu beni çok düşündürdü. Şehirler benzeştikçe, yaşam standartlaşıp rüyalar da benzeşebilir diye düşündüm. Böyle bir şey olmaz ama bir distopya olarak değinmeyi gerekli buldum. Bu durumu bilgisayar oyunlarıyla ilgili bölümde gösterdiğimi sanıyorum: Dünyanın para ve şirket yönünden tekleşmesinin, kişiye tapmanın, çevre yağmacılığının, hepimizi benzer bir acıya götüreceğini gizliden gizliye iddia ettim.

 

A.F.Nujen: Kitapların en sevdiğim yanı insan ruhunun, karakterinin bastırılmış, gizlenmiş halleri ve özellikleri üzerine ayrıntılı bilgiler içermesi. Uyku Ülkesi fazladan felsefi ve psikolojik açıklamalar da içeriyor. Bir hasta ile yakını arasındaki ilişkinin ortamdan ortama değişmesi, herkesin birbirini çok iyi tanımasına rağmen birbirlerinden duygularını saklaması gibi örneğin. Aslında herkes herkesin ne hissettiğini biliyor, fakat insanlar neden gizlerler birbirlerinden duygularını?

 

G.Korat: Bu soru çok ilginç. Başkalarıyla ilişki içindeyken bile kendi başımıza olduğumuzu biliriz. İnsan daha çok, yalnız bir varlıktır. Belki de bu yüzden duygularımızı aslında en çok kendimiz biliriz, başkaları yorumlar. Bu yorumlar doğru olsa bile hakikat başka bir katman daha içerebilir. 

 

A.F.Nujen: Rüyalarımız uyanık zamanlarımızın bastırılmış zamanlarından hatırladıklarımız mıdır? Hayalen anımsadıklarımız ya da hayalini kurduğumuz anlarla ilişkili midir? Kitapta diyorsunuz ki, Rüyalarımda belirsizlik yerine bilmek önde duruyor. Ne zaman uyusam içimde başka bir bakış odağının etkinleştiğini fark ediyorum. Yani bulanık bir zihin (bu bir travma etkisi de olabilir) daha derin sorgulamalar yapabiliyor ve farkında kendisinin. O halde bulanık bir zihin daha berrak bir zihin midir?  

 

G.Korat: Bazen. Dilbilim Profesörü Sait Kozan’ın tekil sözcük bulamaması bir rüya ama bu rüya yüzünden içimizde bir katman açılır: Rüyaların yapısının değiştiğini “Bir örnek” kavramıyla açıklayan bu kişinin durumu çok eğlencelidir. Ayrıca zamanın filmler aracılığıyla tartışıldığı bölümde “geçmişin, geleceğin ve şimdinin aynı noktada buluştuğu tek yerin” sanat yapıtları olması bana yazarken çok mutluluk verdi, umarım siz de aynı zevki yaşamışsınızdır. 

 

A.F.Nujen: Freud (kendisi kitaptaki biri ayrıca) insanların gördüğü rüyaları tipik rüyalar olarak tanımlar. Psikanalist yaklaşıma dayanarak rüyalardan elde edilen bulgularla rüyaların gizli ve açık içerikleri olduğunu söyler. Endişe ve sevinç duyguları bunların içeriğinin ne olduğunu ortaya çıkarır. Fakat bazı rüyaların bunun dışında kaldığını düşünüyorum. Bu rüyalarla ilgili bir bilgiye sahip değiliz tabii. Siz de, “Rüyada gördüklerimizle gerçekten gördüklerimiz aynıysa?” derken, bu tipik rüyaların dışındaki rüyalardan mı söz ediyorsunuz? 

 

G.Korat: Rüyalar konusunda modern psikolojinin bakış açısından başka bir şeyi geçerli görmediğim için onu bozmaya çalışmadım, tam tersine bilim insanlarının olgularla yüzleşmesi benim için itici bir güç oldu. Daha önce de söylediğim gibi rüya övgüsü ya da yergisi yapmak ya da romanı masal olarak tanımlamak bana göre eylemler değil. Bunlar romandan çok kahramanın yolculuğunu ele alan erken örneklerdir ve eril bir ses tonundan konuşur. Oysa günümüzde anlatıcının cinsiyet, ırk ve din tanımlarının ötesine geçmiş kollektif bir nötr cinsiyet olması gerekir.

 

A.F.Nujen: Distopik bir kitap Uyku Ülkesi evet, ama sahih bir rüya gibi de. Ülkenin hali, dünyanın hali derken bu ülkenin ve dünyanın gündemini, yeni biçimini, yasalarını da aktarıyorsunuz. Hani bir iç dünyamız var deriz ya hep, oradan bakarız dışımızdaki dünyaya. İlk Rüya’da bütün bunlar mı rüyanın içine işliyor yoksa aslında rüyalarımız mı dışımızdaki dünyanın içinde sürüyor?

 

G.Korat: Bunu deneyimlemek okura kalsın.

 

A.F.Nujen: Yukarıda kitabın içinde kitap rüyanın içinde rüya demiştim anımsarsanız eğer. Gerçeklerle rüyaların aynı olma ihtimalinden de söz ettiniz. Bunun benzeri bir durumu da şöyle gördüm sanırım. Otobiyografik öğeleri olan Uyku Ülkesi’nin yazarı bir erkek, ama kitabın içindeki kitabı yazan bir kadın ve gördüğü rüyalardan birinde bir erkek oluyor. Bu bir sirkülasyon mu metin içinde yoksa aslında biz burada yazarın kendisini mi görüyoruz, bir anlığına da olsa?

 

G.Korat: Cinsiyet davranışları öğreniliyor, doğuştan getirilmiyor. İnsan cinsel durumunu yaşadığı dönem ve kavrayış ilişkileri içinde değerlendiriyor. Uyku Ülkesi’nde benzer bir şeyden hareket ediyorum: Rüyada hiç olmadığımız şeyleri oluruz. Bazen yaşlı bazen çocuk; ama hep kendimiz olarak varızdır. Ben çubuğu biraz daha büküyor; benlikleri çarpıştırmanın ve empatiyi artırmanın bir yolu olarak kendini karşı cinsten biri olarak gören, rüyadaki evladını seven bir insan tasarlıyorum. Bunun romanda hiç unutmadığımız karakterleri sevmekten ne farkı var? İnce Memed, Goriot Baba yahut Macbeth bir düş kişisi değil mi? Ben bunu modern çağdaki sorunların içine yerleştirdim, hepsi bu.

 

A.F.Nujen: Bu soruyu size mi sormalıyım yoksa Doktor Sevda Kül’e mi bilemiyorum. ) Kitap boyunca polisiye de okudum, bir bilim kurgu da aynı zamanda. İnsan beyninin ve ruhunun ortak bir hafızası olduğunu ve orada aslında ne kadar çok bilgiye sahip olunabileceğini de. Veda’da, gerçeği kavramanın yolunun rüya görmek olduğunu söylüyor Doktor Sevda Kül. Bu bilgi ne zaman geçerli bir bilgi haline geliyor peki? Ve biz bundan nasıl emin olacağız?

 

G.Korat: “Emin olamadığımız tek şeyden emin olmalıyız” desem geçerli bilginin yalnızca rüya görmekle mümkün olabileceğini söylememizde bir sakınca olmazdı. Bu durumda ilkçağ şüphecilerine benzerdik. Oysa kitabın sonlarına doğru insanın yalan söylemeyi rüyalardan öğrendiğini anlatan ve bilgeleşen Doktor Sevda Kül’ün önündeyiz: “Rüyalar yapılmamış yapılı şeylerdir” der. Ayrıca rüyalarımızın endişelerimizle ilgisini göstermek için “onların henüz yaşamadığımız gerçeklikler” olduğunu söyleyerek bir adım daha atar. Böylece bilme yolunun “Emin olduğumuz şeylerden bile şüphelenmek” olduğunu anlar ve Sevda Kül’ün ülkesine gideriz.

 

A.F.Nujen: “Kitap bitince rüya bitiyor mu, nasıl bitiyor?” Söylemeyeceğim, ama okuyanlar için kitap bitince başka bir şey başlayacak. Beni kırmadınız, yanıtladınız. Teşekkür ederim.

 

Septikler gibi şaka yollu bir yanıt vereyim ama herkes gerçeğin başka türlü olduğunu (böylece uyanıkken de rüya gördüğümüzü) düşünsün: “Belki de şu anda su kıyısında öten kurbağalarız ama kendimizi bir röportaj okurken görüyoruz. Ama nedense röportaj okuduğumuzu da biliyoruz.” İşte Uyku Ülkesi’nin gerçekliği: Rüyalar yapmadığımız ama yapmış gibi bildiğimiz her şeydir. 

Uyku Ülkesi’ni okuyup bu incelikli soruları bana sorduğunuz için asıl ben teşekkür ederim.

 

T-24 

20 Şubat 2022

HER ŞEY RÜYALARA KALDI

 


Uyku Ülkesi'nin Kapağı Kardelen Akçam tarafından yapıldı.

 

Gürsel Korat son romanı Uyku Ülkesi’nde ülke ve dünyadaki güncel sorunları merkeze alıyor. Korat “İyimser olmamalıyız. İnsan hasta, şehirler hasta, dünya hasta” diyor.

 

ÜMRAN AVCI

 

Rüyalar üzerinden beynin labirentlerinde dolaşıyor okur. Bu kitabı hazırlarken bir rüya defteriniz oldu mu? Ya da tutar mısınız?

Çok defterim var ve birçoğunda rüya notlarım bulunur. Freud, okuyanların ve yazarların bunu yapmasını iyi bulur. Bir zamanlar rüyaları anlamanın yazarların işi olduğunu yazmıştım. Rüyalarımı çok düşünürüm. Bilirim ki onlar yaşadıklarımın biçim değiştirmiş ve simgeleşmiş bir halidir. Hepsi önemlidir benim için. Aldığım notları çözümlerim. Zaten rüyayı anlamadan rüya üzerine yazmak olanaksızdır.

Uyku ülkesi, rüyalar mı? 

“Uyuyor musun?” diye sorulduğunda “Uyku ülkesindeydim” diye yanıt vermek güzel bir şey. Ama elbette Uyku Ülkesi bundan fazla bir durumu içeriyor. Uyku Ülkesi romanı bir rüya güzellemesi değil. Rüyalar şöyle iyi böyle iyi demiyorum. Tersini de.  Yahut onların bir masal gibi bir şey olduğunu da savunmuyorum. Boş yere, temelsiz bir masal övgüsü ve rüya güzellemesi yapmanın gereği yok. Rüyaların bedensel aktivitenin bir sonucu olduğu aklımda: Rüya gerçekliğin başka bir izdüşümüdür.

Pandemi döneminde geçen bir roman. Bir yandan da Türkiye ve dünya üzerine bir distopya… Hikayedeki felaket senaryoları üzerinden gitmek istiyorum. Roman bir anlamda dünya dertlerine ağıt. Müsilajdan küresel ısınmaya pek çok meseleye dokunmuşsunuz. Ve önemli bir de tespit var: Dünyamız daha hasta… 

Distopyaların bir özelliği umutsuz olmaları ve çıkış yolu tanımamalarıdır. Bu açıdan Uyku Ülkesi bu tanıma genellikle uyuyor. Son bölümünde -ki sürpriz noktasında- yine de umutsuz olmamak gerektiğini düşündüğüm için okura bir açık kapı bırakıyorum. Bunu biraz da halen yapılabilecek bir şeyler olduğunu düşünmekten ötürü yaptığımı söylemeliyim. 

Çevre sorunları iyimser olsak da bizi hasta etmeyi sürdürüyor…

Evet. Doğru bu. Şunu düşünmeliyiz: İnsanın fiziksel rahatsızlığı ile dünyanın hastalığı arasında bağ kurmak -her türlü komplo kuramının ötesinde- yazarın işi olmalı. İnsanlar sanatın sarsıcı gücüyle durup düşünmeliler. Zaten bütün bunları haberlerden biliyoruz ama roman olarak elimizde duran şey bizi kuşkuyla yerimize mıhlıyor. İyimser olmalıyız ama hiç de rahat olmamalıyız. Dünyamızda pek çok sorun var, madenler, ormanlar ve denizler mahvoluyor, insan enerji üretme biçimleriyle doğal olanı dışlamış durumdalar. Rahat yaşamak arzusu, doğaya karşı sorumsuzluktan başka bir şey değil.  Yaşama ilkemiz çok basit olmalı: Doğal dengeye zarar veren her üretim malı konforlu bile olsa engellenmeli. Dünya hasta, şehirler hasta, dolayısıyla insan da hasta. Aynı cümleyi tersinden de kurabiliriz: İnsan hasta, şehirler hasta, dolayısıyla dünya da hasta.

Rüyalardan birinde sular elli dört metre yükselmiş. Pek çok kıyı yerleşimi sular altında kalmış. İstanbul’da Kadıköy, Üsküdar, Sarayburnu artık tarih. Dalgalar Galata Kulesi’ne ulaşıyor. Tarihi ya da bilimsel olayları edebiyat eliyle anlatırken bıraktığı etki çok daha fazla oluyor. 

Her gün kuzey kutbundaki buzulların eridiğini görmekle geçirmiyor muyuz? Buradaki kutup ayılarına acımaktan öte bir sorun yaşadığımız açık: Dünyanın dengelerini değiştiren bir şey önündeyiz ve para kazanma hırsı her şeyin ötesine geçmiş durumda. Dünya karbonla kaplanıyor ve biz uçakların sayısını çoğaltmakla meşgulüz. Oysa yakında belki de hiçbir havaalanını kullanamayacak durumda olacağız. Barajlarla tarihin üstünü kapatıyoruz, oysa pek yakında böyle bir iklimde zaten yaşayamaz hale geleceğiz. Sular çekiliyor, ormanlar yok oluyor, yapılan yollardan zaten geçen olmayacak. Geriye kalan üç beş kişinin bu inşaattan para kazanmasından başka bir şey olamayacak. Herkes bilmeli artık: Tüm dünya inşaatlara verilen kredilerle sömürülüyor. ABD tüm dünyaya New York’u ihraç etti. Petronas kuleleri, Abu Dabi, Pekin, Bombay, Singapur, Tokyo ve geri kalan bir sürü büyük şehir inanılmaz bir üst üste yaşam cehennemi oldu. Buna uzun zamandır ben de yazdıklarımla dikkat çekiyorum. Ama sanırım para tatlı. Her şey rüyalara kaldı. Fakat birinin rüyalarda da distopya olacağını söylemesi gerekiyordu. Uyku Ülkesi ile ben söyledim.

Roman kahramanı ve karakterlerin tamamına yakını kadın. Kadın bakış açısı anlamında epey empati kurmuşsunuz belli ki. 

Roman yazarları genellikle kendi cinsini yazıyor. Tarihimizde roman genellikle eril bir iş ve kadın bedenine güzelleme yapma alanı gibi görünüyor. Şiir tarihimiz eril olduğundan romana da bunu tutkuyla uygulayan bir tarz yaşıyoruz. Bu aksi talihle uğraşmak gerekir. Başka bir cinsiyeti yazmak meydan okumak gibi bir şey olmalı. Zaten romanda yazarın nötr cinsiyet içinde olması gerektiğini çok defa belirttim. Bu nedenle de bu romanda bir kadını başkahraman yaptım. Kadını yazdım. Eril dille roman yazma tarihine meydan okuyarak, erkek merkezli tarihi ve cinsiyetçi kodları yıkarak yazmanın bugün için çok gerekli olduğunu düşünüyorum. Edebiyatta bir devrim arayanlar buyursunlar, önce devirmeye cinsiyetlerden başlayalım. 

Serap Hemşire üzerinden kadınların uğradığı cinsel istismar olaylarına bir gönderme de var.

Bu romanda Serap’ın çok güzel olduğunu hiçbir bedensel özelliğini tanımlamadan anlatarak değişik bir yol izledim. Cinsel uyaranlarla kadın bedenini bir arada tanımlamanın eril bir nitelikte olduğunu düşündüğüm için bu benim için devrimsel bir nitelik taşıyor. Kadın bedeni erkek yazısı için çok işlek bir alan. Güzelliği anlattıkça bunda bir sorun yok ama kadının iç dünyası belli olmadıkça ve yalnızca bedeni anlatıldıkça dehşetli bir sorun var. Unutmayalım ki roman okuyoruz, erkek erkeğe muhabbet etmiyoruz. 

Bir de bu romanın mottosu olarak gördüğüm uyku ile rüyanın benzeşmesi konusunu ele alsak..

Doğrusu siyasi, ahlaki bakımdan olduğu kadar düşünsel açıdan da bu konuyu irdelemekte yarar var. Özlüce evet, hepimiz rüyada olabilen şeylerin gerçekte olduğu anlar görüp şaşıyoruz. Bu romandaki yaşantıların bilinçli olarak hissettiğimiz her şeyden oluştuğuna şüphe yok. Dolayısıyla uykuda yaşadıklarımızla gerçekte olanlar birbirine bu kadar benziyorsa kaçınılmaz olarak uyku ülkesinde yaşadığımız ortaya çıkıyor diyebiliriz.

Başkarakter Sevda Kül de bir doktor ama onun branşı ilginç…

Evet anestezi uzmanı. Yani, uyku ile ilgili. Rüya gören kahramanımızın bir doktorken hastaya dönüşmesi zaten temel sorun. Olay bu çatışmayla açılıyor. Tedavi sürecinde sürekli olarak uyuyor, uyutuluyor ve rüya görüyor. Nihal adındaki psikiyatri uzmanı arkadaşına mektup yazarak durumu anlatıyor.

“İnsan beş duyusunun yorumuyla yaşar” diyor roman kahramanı. İnsanın iyi veya kötü yapan duygulardan hangisinin ağır bastığıyla ilgili önemli bir saptama. 

Tıpkı rüyanın içeriği ile görünen anlamının farklı oluşu gibi. İnsan beş duyusunu bilir ama ona nelerin etki ettiğini bilmez. “Normal yaşam” budur. Oysa edebiyat normal olanın anormal yanını işaret etmekle ilgilidir.

Romanda klasik eserlere bir saygı duruşu var. Okuru yeni okumalara teşvik edici de bir eser. “Rüya Körü” romanınıza da bir selam çakma var.

Edebiyat yapıtlarında diğer edebiyat yapıtlarına göndermelere pek rastlanmaz oldu. Eski edebiyatta bu var. Yalnız selam çakmakla yetinmeyip diğer kitapların içimizde uyandırdığı heyecanı da dile getirmek durumunda olmak gerekir. Anlattığım rüya kitabı olmasaydı bunu çok daha açık, dolaysız yapardım herhalde.

“Yazdıklarımız, konuştuklarımızdan daha derine işliyor” diyor anlatıcı. Bir başka yerde de “Yazmak anlamaya iyi geliyor” değerlendirmesi var. Yazının önemi ve etkisi üzerine konuşalım isterim biraz da.

Yazı yazarak daha iyi konuşma öğreniyoruz. O yüzden sokak diliyle okumuş yazmışın dili ayrı. Bir kitabı yazıp not alırsam, bir seminere hazırlanırsam, başka bir dili öğrenmek için çabalarsam hep yazıyorum. Bu nedenle yazarak kendimizi daha iyi ifade ettiğimiz sonucuna varıyorum. Saygı duyduğum yazarların bir ikisinin konuşma özürlü olmasından anlıyorum bunu. “Dil otu yemiş” bazıları ise tek satır yazamıyor. Bütün bunlardan yazı yazmanın ve konuşmanın ikisinin de iyi olmasının ne hoş bir bileşke olduğu sonucuna varıyorum.

Roman kahramanı Sevda Kül, “Yazıyı yazan kişi Tanrı’yla özdeştir. Dilediği şeyi yazarak yaratır, silerek yok eder” diyor. Yazarlığın bu tarafını konuşayım istiyorum. 

Optik kuralları gereği bakan kişi, anlatan kişidir. Resim, heykel, oyun, sinema ve yazı böyle. Tüm sanatlar böyle yani. Dolayısıyla yazıyı yazan kişi, o evrenin kurucusu, tanrısıdır. Silerse yok eder. Yazarlık ve kurmaca tam böyle bir iş. Yazı yazıldığında genellikle başımızdan geçen olayların olduğu gibi anlatılmasının doğru olduğuna dair bir yaklaşım içinde oluruz. Oysa sanatsal gerçeklik yaşam parçalarıyla örülmüş ama yaşamdakine benzemezliğiyle ayrı, kendine özgü bir gerçeklik olmadıkça anlatılan hikaye boşluktadır. Gerçek yaşam bizimdir, orada sanattan parçalar vardır ama o kendine özgüdür. Sanatsal gerçeklik de böyledir, onda gerçek yaşamdan parçalar vardır ama o da kendine özgüdür.

 

Milliyet Sanat 

Şubat 2022