Ars Narratica

Atina 2013
 

1.

Nasıl yazarsak etkili olur sorusu bilindiği kadarıyla Aristo’nun Poetika adlı yapıtından beri tartışılır. Bunu Horatius’un yazdığı Ars Poetika izlemiştir.

 

2. 

Tartışmanın odağı, “sözü nasıl söylersek etkili olur” sorusu üzerinde düğümleniyordu. Bu konu Rönesansla birlikte önemini yitirmeye başladı: Bunun yerine “Yazıyı nasıl yazmalı ki etkili olsun” sorusu gündeme geldi. Roman yazarları, eleştirmenler ve bazı filozoflar, özellikle son iki yüz yılda bu konuyla ilgili yeni tezler öne sürdüler. 

 

3.

Eski dünyada sözel kültür öndeydi ve izleyicilerin büyük çoğunluğu okuma yazma bilmiyordu. Antik Yunan çağında soyluların, yarı tanrıların ve tanrıların şiirle anlatıldığı tiyatro dünyası işte bu okumaz yazmazlara kültürü öğretiyordu. Oyunlar yoksulların dinsel inançlarını biçimlendiriyor ve fakat Aristo bu poetik yapının (şiirle oynanıyordu tiyatro) “ortalamadan aşağı” insanların hikayesine dayanmadığını belirtiyordu.

 

3a

Kesinleme yapılmalı: İlkçağda yazarlar şiir söylenen bir evrenden teslim aldıkları oyunları yazarken üstün nitelikli kahramanların hikayesini anlatıyorlardı. Platon boşuna “Tanrıları lir çalarken düşünemeyiz” demiyordu.

 

4.

Bunu bugün aklı başında olan herkesin yadsıması gerekir. Fakat ne yazık ki “Edebi yapıt ortaya koyuyoruz” diye ciddi ciddi ideolojik propaganda yapmaya gönül indirenler kısa vadeli başarıları önemli zannederler. Çünkü politika döneme ait ilişkileri ve çatışmaları sorun olarak önüne koyar. Oysa sanat insanlığın hep var olan çelişkilerine gözünü dikmek yönünden bir ömrü çok aşan tepelerde gezinir. Bu da sanat söz konusu olduğunda yazı bilgisinin politik, dinsel veya güncel olanı bilmekten daha önemli olduğu anlamına gelir.

 

5. 

Aristo’nun Poetika adlı yapıtı, şiir bilgisini tartışmaktan çok şiirle yazılan tiyatroyu ve Sofokles’in oyun yazma niteliklerini konu alan bir kuramsal kitaptır. Öncelikle yazı yazmanın şiirden koptuğu günümüz dünyasında yazarın poetikasından söz edilemeyeceği için öncelikle dianiasından söz etmemiz gerektiğini öne sürüyorum.

 

5a

Diania yazı bilgisi demektir. Yazar nasıl yazmalıdır sorusunu tartışmak diania ile mümkündür. Poetika ile şiir nasıl yazılır sorusu tartışılabilir.

 

6.

Dolayısıyla sözlü geleneğin sürdüğü çağda Horaitus, Şiir Sanatı (Ars Poetika) hakkında yazarken yine tiyatroyu, şiirle oyun kurmayı tartışıyordu. Günümüzde bunu böyle tartışamayız. Bu nedenle başlığı Ars Narratica (Anlatım Sanatı) olarak seçiyorum.

 

7.

Öncelikle dikkat edilmesi gereken bir şey var. Eski çağlarda, (Bundan sözlü anlatımın önde olduğu Rönesans öncesini anlıyorum) hikayesi anlatılanların hepsi de olağanüstü kişilerdir. Ya büyücüdürler ya sihirli bir söz biliyorlardır ya da insan gibi düşünen hayvanlardır… Yani üstün nitelikleri olan varlıklardır bunlar. Sözel kültür budur. Yunan tiyatrosu da sözel kültürün yani İlyada-Odesa ve Aeneas gibi destanların bir parçasıdır. Tiyatro yazarları bunlardan yararlanır ve şiir yazarak olay örgüsünü kurarlardı. Bu nedenle onların kahramanları da üstün niteliklere sahip olurdu. Olaylar sihirli, olağanüstü gelişmeler içeren nitelikteydi.

 

8. 

Bu nedenle eski çağlarda karakter yok, kahraman vardır. Kahraman, üstün bir nitelikle tanınan kişidir, oysa karakter toplumsal olarak biçimlense de kişiye özgü niteliklerle var olur. Karakter kendi kaderini seçer, oysa kahraman kaderin temsilcisidir.

 

9.

Peki, günümüzde kahraman, yani üstün nitelikli kişiler yazılmıyor mu? Elbette yazılıyor ama eskiden farklı olarak onlar kaderin temsilcisi değiller. Onlar yalnızca bir üstün nitelikle diğerlerinden ayrılıyorlar ve bu nitelik bazen onlara ayak bağı bile oluyor: Supermen, insan gibi âşık olamayabiliyor örneğin.

 

10.

Günümüzde eski çağlardaki yazma biçimlerini olduğu gibi yineleyerek yazılamaz bu yüzden. Çünkü o çağlardaki cinsiyet ve toplum bilgisi artık yoktur. Rönesans’ta Antik Yunan’ın yeniden doğuşu kutsanmakla birlikte unutmayalım ki Hümanizma ile birlikte insanı merkeze koyan bir bakış açısının öne çıktığı bir yazı evreni kuruldu. Antik Yunan tanrı merkezli konuşmaya dayanır. Bugün biz insan merkezli bir bakışı da yetersiz buluyoruz, her şeyin insan için olduğu tezine karşıyız; doğada hayvanlar, bitkiler ve doğanın kendisi olduğunu düşünmeye başladık: Bu yüzden sanatımız eskilerin bilmediği yenilikler içerir.

 

11.

Yine de sormalı: Günümüzdeki anlatıcılık eski sözel zamanlardakinden tamamen ayrıldı mı? Tamamen yeni özelliklerden mi oluşuyor? 

Hayır. Ne kadar modern olursa olsun, yazarın kullandığı bir anlatım biçimi, “ben anlatıcılık”tan da yaygın biçimde “üçüncü gözle bakma”dır. Buna “tanrı anlatıcılık” da derler. Anlaşılacağı gibi bu anlatım yolu eski çağlardan kalmadır ve “her şeyi bilen tanrı” gibi konuşan yazarı kasteder. Tıpkı tanrı gibi karakterlerin iç dünyasını görür ve onların niyetini bilir. Yazarlar tanrı gibi olmayı, Rönesans’tan öğrenmişlerdir. Çünkü Rönesans yazıcılığı doğrudan doğruya göksel olanın yersel olanla yer değiştirmesine dayandığı halde, sözü söyleyen kişinin söylem tarzını tanrı katmanında bırakmıştı. Yani eskiden söz tanrılar katından konuşulurdu, Rönesansla birlikte söz insan katında konuşulmaya (okunmaya da) başlandığı halde, tanrı gibi konuşmaktan vazgeçmeyen insan yazıyı geliştirmeye devam etti. Romanı ve modern öyküyü bu tarzda konuşmanın (yazmanın) yarattığına şüphe yoktur. 

 

12.

Şimdi eski çağı anımsayalım ve düşünelim: Süper kişilerin hikayesi anlatılıyordu, bunlar kahramandı ve ölümsüzdüler. Gene unutmayalım ki bu ölümsüzler ölümlü olanlarla birlikte yaşardı. Bu durum ilk çağdaki sözlü dönemde yapılan resimlerin perspektiften yoksun olmalarının nedeni açıklar. Hatta yasaktı bu. Çünkü tanrısal gözle görüyorlardı ve insanın bakışındaki perspektif onlara göre değildi. Rönesans insan gözünün egemen olduğu çağ anlamına geldiği için perspektif esasına dayanır.

 

13.

İnsan odaklı anlatım, onun maceralarının önemli olduğu bir çağı imler. Bu nedenle Rönesans çığırının daha başlarında Boccacio’nun ve Dante’nin yaptıkları, dönemin ressamlarıyla mantıksal olarak bağlantılıdır. Yani açıkçası modern resmin evrimi ile hikayeciliğin evrimi arasında mantıksal bir ilişki vardır.

 

14.

Rönesans hikayeleri insanın insan tarafından keşfine dayanıyordu. Sanat bu amacı ülküselleştirmiştir.  Modern hikayede ise anlatılan şeyler şehirden şehre gezen yolcu hikayeleri olmaktan çıktı: Şehir yaşamı, deneysellik ve biliş merkezlilik de sanatın olmazsa olmazları arasına katıldı. Rönesans çağında yazar mitolojinin ve dinin çekim alanından henüz çıkmamıştı: Bu haliyle tanrıyla insan arasında kalmış bir septik filozofu andırıyordu.  İlahi Komedya böyledir. Çünkü Rönesans çağı yazarı hep din tarafından kovuşturulmuştur. Sözü örtüktür. Fakat sanayi devrimiyle birlikte yazıya deneyciliği ve neden sonuç ilişkisini ekleyen sanatkâr, Montaigne’in yanına Francis Bacon’u da yerleştirmeyi başarır. Artık şehir sanayi ile iç içedir, yoksullar serf değil proleterdir, aristokrasi gücünü yitirmeye başlamıştır ve kapitalizm doğmuştur. Bu durum Marx’ın deyişiyle sanatçının üzerindeki patronajın sona ermesi ve ressamın, şairin sokağa düşmesi anlamına gelir. İngiliz işçi sınıfı mücadeleleri ile bireyin iç savaşının anlatıldığı öykülerin eş zamanlı olarak doğması anlamlıdır.

 

15.

Şüphesiz bu gelişme karşısında değerler hızla çözülür. Romantizm bu nedenle hep eskiyi, “güzel olanı” özleyerek doğmuştur. Bir romantik olarak geriye kaçmak isterken bile Goethe, Lotte için “Ben, ben” diye mektuplar yazar ve yeniçağın temel karakteristiğini ortaya koyar: Bu çağ, ben’in merkezindeki bir çağdır. Gogol Palto’yu, Balzac İnsanlık Komedyası’nı, Poe o dehşetli öykülerini ben’i fark ederek yazdı. 

 

16.

Kökleri Shakespeare’e uzanan ve ‘insan’ın benini odağa alan’ yazı dünyası, 19. Yüzyılın başında bütün eski uzun anlatı deneyimlerini de yanına alarak roman biçiminde ortaya çıktı. Demek ki roman henüz iki yüz yaşını ancak geçebilmiş, insanlık tarihi için olağanüstü derinliklerle dolu bir türdür.

 

 

17.

O halde sadede gelelim: “Yazmak nedir?” diye sorarlarsa ben “Olay örgüsü kurmaktır” diyorum. Bu amaçla bir hikâyeyi anlatmaya daima büyük bir çatışmayla başlamak gerektiğini öne sürüyorum. 

Karakter mi yoksa kahraman mı yazdığını bilerek kurmalı hikâyeyi.

Yine de bilmeli ki, günümüzde kahraman yerine karakter öne çıkmış durumdadır. 

 

 

18

Kahraman’ı yazmak karakterin olayların üstesinden gelemeyeceği duygusuna dayanmamalı. Eski dünyada değiliz artık, yazdıklarımızda her şeyi bilen ve çözen tanrı (Deus ex machina) yer almıyor. 

 

19.

Olay örgüsü içinde konuyu ilgilendirmeyen yan bir olayın yer almaması önemlidir. O yüzden Çehov oyunda bir tabanca varsa mutlaka patlamalıdır sözünü söylemiştir. Bu durum modern yazarı deney odasındaki bilim insanına benzetir. 

 

 

20

Bir de Aristo’nun söylediği dile getirilen “şüphenin askıya alınması” konusu var. Bunun anlamı şu: Yazar neyi anlatırsa anlatsın ister fantastik ister gerçeküstü, anlatım süresince okur şüphesini dile getirmez. Hikâye anlatıldığı sürece onun güzel anlatılıp anlatılmadığına bakar. Sorun gerçekçilik veya gerçek dışılıkla ilgili değildir, sorun yapıtın iç tutarlılığının olup olmamasıdır.

 

21 

Olaylar daima çatışma ile açılır. Daima krizlerle yeni bir basamağa ulaşan anlatımın olay örgüsü anlaşılır, akılda tutulur ve sürprizli olursa okur metni sever. Umberto Eco’nun dediği gibi yeni çatışmalarla sürekli geciktirilen bir şeydir olay örgüsü. Yazılanların tepe noktasına ulaşması ile sonuçlanması birlikte gerçekleşir, çünkü tepe noktası merakın sönmesine yol açar, hikâyeyi bundan sonra devam ettirmenin bir gereği yoktur.

 

YKY Kitaplık 

Sayı 239 Temmuz-Eylül 2025

Simge Çerkezoğlu Röportajı




Roman, öykü, senaryo, oyun ve deneme yazıları gibi farklı türlerde kitaplar kaleme alan yazar, akademisyen Gürsel Korat, Işık Kitabevi’nin “Çıkış” temasıyla gerçekleştirdiği fuarda panel verdi. Kitaplarında farklı dile, dine, kültüre mensup karakterlerden ortak hikayeler çıkaran yazar kin, kıskançlık, zalimlik gibi olumsuz duyguları aşk, arkadaşlık, dayanışma gibi olumlu duygularla birlikte ele alıyor. Bir anlamda okura iyiliğin de kötülüğün de insanda olabileceğini anlatmaya çalışıyor. Tüm bunları kimi zaman tarihi bir romanın satır aralarına, kimi zaman da distopik bir hikayeye yerleştiriyor. Röportajımızla Gürsel Korat’ı daha yakından tanıma ve sohbet etme şansı yakaladım.  

 

“İnsanı insan olarak tanımlayabilmek için roman yazıyorum”

Roman, öykü, inceleme, gezi yazıları ve çocuk kitapları bulunan Gürsel Korat 1984 yılından bu yana yazın hayatını sürdürüyor. Edebiyat türleri arasında kendini daha çok bir romancı olarak gören yazar bu durumu şöyle izah ediyor.

“Ben daha çok romancılıkla anılmak isterim. Yazı her zaman hayatımın içinde incelemelerim var, denemeler var. Zaten denemeler edebiyatın en has biçimidir. Dolayısıyla edebiyatçılıktan uzak bir şey değil ama o mantığa seslenen inceleme ve ona benzeyen çalışmalar benim için yazarlığın daha çok çevresinde yer alan işlerdir diyebilirim. İnsanı insan olarak tanımlanabilmek için roman yazıyorum. Romanda sosyal olaylar insan karakterinde biçimlenen bir varlık olarak görebilmenin yoludur. Hem de kompakt biçimde… Çünkü sosyal olaylara baktığımız zaman her şeyi tam olarak anlayamayabiliriz. Roman bize onları insan ruhunda şekillenen bir takım özlere dönüştürebilir. O nedenle çok daha önemlidir. Roman sosyal gerçekleri açıklamaktır, tarihi gerçekleri değil. Bunlar sosyoloji veya tarihin işidir. Romanın işi insanın bu olaylar karşısındaki karakteristik özelliklerini bulmaktır.”

 

“Oyuncu ile yazar arasında aslında çok büyük fark yok”

Daha önce yaptığı bir röportajda “hayallerimdeki insanları romanlarıma yerleştiriyorum” diyen yazar, romanlarında çok çeşitli ve farklı karakterlere dokunuyor. Bu denli farklı karakterleri hayallerinde nasıl canlandırdığına değiniyor.

“Ele alınan konuların nitelikleri, zaman faktörü bütün bunların içinden şekillendiği için, çok da zor olduğunu söyleyemem. Şekillendikçe ortaya çıkan ve hepsi benim bir şekilde o olay karşısındaki tavrımın karşılığı olan insan tipleri. Dolayısıyla bunlar cinsiyet yönünden de fark etmiyor. Hepsini bir şekilde değerlendiririm, ele alırım. Cinsiyet yönünden farklı olmaları da çeşitlenmeyi artırabilen özelliktir. Şöyle yapıyorum, böyle yapıyorum dersem biraz böbürlenmek olur. Bilmiyorum. Belki daha çok oyunculuk karakterinin insana yerleşmesiyle ilgisi var. Oyuncu ile yazar arasında aslında çok büyük fark yok. Ikisi de insanın ruhunu davranışını anlamak, gözlemlemektir. Gezmek görmekten öte insan nasıl davranıyor, hangi hareketi nasıl yapıyor, bunları bilmekten bahsediyorum daha çok. Bir psikoloğun dikkatine sahip olmak. Rus yazar Nabokov da Tolstoy and Dostoyevsky’i anlatırken, “yazarların gözleri insan davranışlarını anlamak yönünden iyidir” diyor. Bu anlamda bakmak lazım.”


 

“Yazarın şu kitabım daha önemlidir demesi düşünülemez”

Onlarca kitap yazan, onlarca hikaye anlatan Gürsel Korat için çok özel olarak nitelendirebileceği bir kitabı olup olmadığını merak ediyorum. Aslında benim bu yönde bir tahminim var. Kapadokya’nın tarihi iz düşümünü içinde barındıran romanlar… Tahminim doğru çıkıyor. Henüz ilk iki romanı okumuş olsam da, okurlar için de aynı şekilde özel bir yere sahip olduğuna inanıyorum.

“Kapadokya dörtlüsü kitaplarım benim için çok özeldir. Dört kitabın artarda gelmesi, yedi yüz yılın incelenmesi, 1343’den başlayarak 1952’de bitmesi tarihi olarak da önemli bir şey. Dolayısı ile Zaman Yel, ile başlayan, Dönüyor Zamanla biten bu dört roman benim için çok özel bir yerde. Unutkan Ayna romanım da konusu ve anlatılış serüveni itibariyle özeldir. Ayırıdır. Tabii bir yazarın şu kitabım daha önemlidir demesi düşünülemez.”

 

“İnsanlığın tüm sesini hedefleyen roman, büyük romandır” diyen yazar bunu bu ifadeyi benim için biraz daha detaylandırıyor.

“Romanda; belli bir olay karşısında aslında sadece bir insanın sesini değil dile getirmek değil, insanların temel vicdanını harekete geçirmek esas olmalıdır. İnsanın orada kişisel tepkisinden daha çok, verdiği tepkinin tüm vicdanlara dokunması gerekir. Bu da evrensel, insanlıkla ilgili bir şey.”

 

“Betonu insanların en büyük suçu olarak değerlendirdim”

Sohbetimizde Everest yayınlarından çıkan son romanı da konuşuyoruz. Diğer romanlara baktığımda, bana oldukça farklı görünen Uyku Ülkesi yazarın geçmişten uzaklaştığı günümüz dünyasına ise eleştirel bakışla kaleme aldığı bir roman.     

“Aslında öykülerimde de Uyku Ülkesi’ne benzer bir dünya var. Daha evvelki öykülerimden birinde 2999 yılında, gelecekte geçen, tüm dinlerin yok olduğu, sadece bir dinin kaldığı zamanı anlatıyorum. Uzun bir hikayeydi. Bu roman konu itibarı ile beni şu anlamda zorladı, farklılık yarattı şehirler bir anlamda hasta alanlar oldu. Özellikle de pandemi sürecinde. Koca koca virüsler gibi oldu. Bomboş kaldı. Sokaklarda sadece yabani hayvanlar. Birdenbire oldu her şey. Daha uzun sürse, birçok şey değişebilirdi. İnsanlık büyük krize girdi. Ben de evde otururken dünyanın hastalandığını, bütün insanların adeta komaya girdiğini, hasta olmamak için sürekli tedirgin olmalarını düşündüm. Yaşadıklarımız gerçekte olmuyor gibiydi. Bu roman da bunları hatırlatmaya yönelik romandı. Betonu insanların en büyük suçu olarak da değerlendirdim. Betonlaşma ve bununla ilgili insanların yaşadığı sıkıntıları göstermek için bu romanı yazdım. Ana karakter beyin kanaması geçiriyor, pandemi şartlarında bu durumu atlatmak için uyku, uyanma hali geçiriyor. Bir tür koku filmi gibi. Biribirini takip eden dramatik olarak ilişkilendirilen rüyalar bütünü. Bir distopyadır ama umutlu bir distopyadır. Yapılmayan bir şeyi yapmaya çalıştım. Bu kitabın biçimini böyle belirledim.”

 

“Her zaman tarihin kötü olduğunu düşünürüm”

 “Eskiden gelecekte olmayı istiyordum, yaşım ilerledikçe geriye dönmeye başladım, ama geleceği yanıma alarak” diyor yazar Gürsel Korat… Geleceğin belirsizliğine, ne olacağının bilinmezliğine vurgu yaparak, insanın gelecekten bahsederken bile şimdiden ve geçmişten bahsettiğini söylüyor.

“Bugünkü aklımla geçmişe dönsem gibi bir düşünce bu galiba. Ama geçmişe övgü gibi de algılamayın. Bence geçmiş çok kötü bir yer. Her zaman tarihin kötü olduğunu düşünürüm. Tarih romancısı olmam ne kadar güzel geçmişler var fikrine sahip olduğumu göstermez. Tam tersine geçmişin tarihin kötü bir şey olduğunu, hatta tarihin erkek olduğunu söylerim. Çünkü erkek egemen dünyadan bahsediyoruz. Geçmişe neden dönelim ki. Kadınları köleleştirmek için mi? Bugünkü sistemin gerisine neden gidelim? Geçmişi aslında bugünkü aklımızla değiştirmek isteriz. Geçmişe bugünü götürerek gitmek isteriz. Geleceğe ise götüremeyiz. Bilmiyoruz. İşte o hayaldir.”   


Kaynak: Gürsel Korat: “Romanda insanların vicdanını harekete geçirmek esas olmalıdır”

15 Eylül 2024

Kıbrıs Yenidüzen Gazetesi

"BEN"




PARAGRAFLAR 6



  

1

Çocukluğumda sanırım ilk felsefi sarsıntıyı neden ben? diyerek yaşadım ve şüphe yok ki bu soruyu bir ömürdür taşıyorum.

Şunu soruyordum: Dünyada belli bir sayıda insan var hepsi de ben diyerek kendini tanımlıyor, ötekinin canı yanıyor, beriki gülüyor. Fakat bunca ben içinde yalnızca birinin, yani benim varlığım bana şaşırtıcı görünüyor. Nasıl oluyor da ben denen bir kişi var oluyor ve sonra yok oluyor? Neden o kişinin bedeninde ortaya çıkan bu ben, kendisini başka bir varlık gibi değil de içeriden algılıyor? 

 

1a

Başka bir deyişle kendi benimizi neden yalnızca kendimiz hissederiz de başkası değil?

 

1b

Bir balık sürüsü düşünürdüm hep. Koca bir balığın çevresinde onunla birlikte yüzen, keskin hareketlerle hep birlikte geri dönen ve büyük balığın koruması altındaki küçük balıkları gözümle görmüş gibi tasarlardım. Balıkların her birinin kendi olarak dünyayı algıladığını sezerdim. Sonra ansızın sürüdekiler bir başka balığa yem olurdu ve her bir balık öldüğü anı düşünürdü, her balık. Büyük balık canını kurtarır fakat küçük olanları kurtaramadığına bile aldırmaz, kendi esenliği için yoluna devam ederdi. Kendi başına.

 

1c

Sonra ne olurdu, örneğin yok olan her balığın benliği başka bir yerde uyanır da kendisini bir daha düşünür müydü? Yeniden dirilme denen şey mümkün müydü? Bana bu düşünceler, kendimi düşündürtür, yeniden doğduğumu asla aklımdan geçirmediğime göre reenkarnasyonu da yeniden bedenlenmeyi de mantıklı bir düşünce saymazdım.

 

1d

Acı verici bir şey: Büyük olasılıkla hepimiz bu canın varoluşunu bir kez anlıyoruz. Üstelik eşitsiz bedenlerde: Kimi balık olarak kimi kedi olarak, kimi engelli, kimi tanımsız güzellikler içinde.

Bunun bir adalet olmadığını çocukluğumda anladım ben.

 

2

Kediler, köpekler ve hatta bilemediğimiz sayıda canlı hep kendi benini biliyor.

 

2a

Her canlının tek tek kendini bilişini kabul etmeyip de (tasavvufun ya da Spinoza'nın yolundan gitmeyi seçersek) bütün canlıların aslında bir canın parçaları olduğunu anlarız dersek bunu bir açıklama sayabilir miyiz? Yani Platon söylemini seçsem, bütün canların can denen ideanın öğeleri olduğunu düşünsem, böylesi bir şey beni tam anlamıyla bir açıklamaya vardırır mı?

 

2b

Simurg otuz kuş demektir. Otuz kuştan her biri kendi varlığını bilse de ancak simurg olarak anlamlı olduğu sonucuna varırsa, bunun anlamı kollektif dayanışmanın gücü müdür yoksa bireysel olarak hiçbir önemimizin olmadığı mı?  

 

2c

Doğrusu ben ne Simurg'un parçası olmayı seçerim, ne de Platon'u. Ben asla bir başkasının parçası olduğumu da kabul etmem. 

Can tekildir bana göre. Hepimizin başka bir canla yalnızca ortak kökten gelme gibi bir ortaklığımız olabilir. Bir bütünün parçası olmamız da kendimize özgü bir alanımız olduğu gerçeğini yok etmez. Ben başka bir varlıktan türesem de onunla aynı değilimdir. Herkes kendi hayatını yaşar ve Nazım'ın deyişiyle herkes kendi payına ölür.

 

 

3

Fakat şu da doğru: Ben, tekil olarak kalsa da eylemleri çoğuldur. Kendi benliğimizle ne kadar ben olmaya çabalasak da eylemlerimiz ben olarak kalamaz. Yaptığımız bir eylemin benzerini yapan da söylediğimiz söze birebir aynı düşünüyorum diyen de çıkar.

 

 

3a

Unutmayalım ki seninle aynı fikirde değilim sözünü daha çok duyarız.

 

3b

Bu nedenle daima ben olmanın önemini derinden hissederiz.

 

4

İnsanlar ben olmaya çalışmazsa, kollektif benin içinde kendi benliklerini yitirir. Genel kabule uymak istemeyen kişi farklı şeyler düşündüğünü söylemelidir.

 

4a

Ben olmayı küçümseyen, onu toplumsal kişiliğin parçası olarak kabul etmeyi sürdüren bir geçmişten geliyoruz.

Celaleddin Rumî,  Fihi Ma Fih adlı yapıtında Ene'l Hakk demekten yanadır. Şöyle sürdürür sözlerini: "Ben Allah'ım demek niçin günah olsun? Asıl günah ben tanrının kuluyum demektir. Çünkü bir ben varım bir de o denemez." 

Yani ben ben değilim, ben tanrıyla özdeşim.

 

4b

Bu ifade ben ifadesindeki başkaldırıyı fark etmek ve bundan kaçınmaktır. 

 

4c

Ben derken kulluk düzeyinde varlık bulduğunu öne sürmek de daima ortak bir ben içinde kaybolmayı arzulamak da birbirine eşdeğerdir. İster ben tanrıyım de isterse ben tanrının kuluyum diyerek kıvran; eğer kollektif benliğin bir parçasıysan bireysel benliğini yadsırsın. Üstelik böyle bir davranış insanlara çıkarcılıktan uzak, diğerkâmlık olarak görünür. 

Halbuki çıkarcılıktan kaçmak ve insanlara yararlı olmak için ille de kollektif benlik içinde erimek zorunda değiliz. 

 

 

5

İnsanlar neden biz diye konuşur? Yaptığı işin kollektifin amaçlarını aşmadığını söyleyen ve asla yaratıcı olamayan kişilere bir bakalım, onların özellikle böyle konuştuğunu görürüz. "Bu işi böyle yaptık çünkü şunu düşündük" diyen biri kendi özgünlüğünü bile topluluğun çıkarlarına feda eder. Asla tekil değildir ve ömrünü de kollektif içinde yok oluşla tamamlar.

 

6

Vahhabiler kişiye özel mezar tanımaz, onları bilinmez bir yere, yazıt falan olmadan gömerlermiş. Bir kişinin öldükten sonra adı anılsa ne olur anılmasa ne olur dedikleri söylenir. Demek ki insanın yaşarken var olma gayretini tanrıya şirk koşma saydıkları için zaten reddettiklerine göre, öldükten sonra asla var olmamış birinin mezar yerini göstermenin yararsızlığını da düşünmekteler. 

İşte sorun da bu: Yaşarken varlığımız bilinsin diye çabalamak zorunda olmamızın neresi suç? Tam tersine insan olmanın gereği bu. 

İnsanın mezara giremeyen yanı düşünceleridir; bu nedenle kişiye dilediği gibi bedenini doğaya sunma fırsatı verebilmeliyiz.

 

6a

İnsanın ne giyeceğine, ne dua edeceğine, neler yapacağına ve nasıl gömüleceğine karışmak onu bir birey olarak reddetmektir.

 

7

İnsanın bireyliği ölümüyle belli olur. Kişinin düşünceler içinde anılacak bir alanı vardır ve çoğunlukla yazıtlar bunu gösterir. İster taşa yazılsın ister kavanoza; bir mezarın yerini bilmek geride kalanlara iyi gelir çünkü Çiçero'nun ihtiyarlığı anlatırken söylediği gibi hazinelerimizi nereye koyduğumuzu bilmek zorundayız.

 

 

8.

Sözel kültür çağı benliğin yokluğudur ve kollektif varlıkla ilgilidir demiştim. Destanlara ve geçmiş hikayelere bir bakın, orada kişilerin iç dünyasını göremezsiniz. Ben keşfedilmemiştir. Ben ve sen ifadeleri kişinin iç dünyasını değil olsa olsa eylemlerini anlatmak için kullanılmıştır. Antik Yunan oyunları buna örnektir.

 

8a

Oysa bir yazarın ben kipiyle yazmasında Yunanlılar gibi eylemleri ve bunların yarattığı duyguları değil, iç dünyaları, derinlikleri, bilinçdışı alanını da görebilmeliyiz. Günümüzdeki ben algısı böyledir ve bir yazardan da bu beklenir.

 

9.

Çünkü yazarların "ben" kipi kullanarak öykü anlatması öyle kolay olmamıştır. Hümanizma ortaya çıkana kadar üstün varlıkların, tanrının ve kahramanların diliyle konuşan anlatıcılık vardı ve yazı değil söz, retorik değil hitabet öne çıkıyordu. O yüzden eril ve kapsayıcı bir dil içinde, olsa olsa tanrısal olanın, mucizenin ve dinin anlatımı esas oluyordu. Burada kişinin benliği önemli değildi, günahkârdı. Anlatı ise tanrısal olana göre düzenlenmişti.

 

10.

Fakat Hümanizma ile birlikte söz tanrısal katmandan insan katmanına indi. Hikâye anlatılırken tanrının tanıklığına başvurmadan, yalnızca insanın başından geçenleri anlatma yolu keşfedildi. Decameron Hikayeleribunu yapmıştır.

 

 

10a

Hatta tanrısal olanı insanın merkezinden anlatmak da öne çıkıyordu artık. Ben demek bir başkalık ifade etmeye varıyordu. Bütünleşmeyi değil, ayrılığı ifade ediyordu. 

 

11

Ben demeyi ayıp sayan, benliğini bir büyük bütünün içinde yitirmeyi anlamlı bulanlar Kerem ile Aslı'yı, Leyla ile Mecnun'u yazdılar. Bu hikayeler aslında bireysel varoluşun tanrısal olanın bir parçası olduğunu, dağın taşın, kurdun kuşun bile tanrının hikayesini anlattığını ifade ediyordu. Oysa Dante tanrıyı bile anlatırken bir başka ölümlünün, Virgilius'un tanıklığına başvurdu. Shakespeare ise Ferhat ile Şirin'den Romeo ve Juliet'in yalnızca insanları ilgilendiren, tanrısal bir mucize barındırmayan hikayesini çıkarmıştı. 

 

11a

Sanat tanrıdan insana değil, insandan tanrıya uzanan bir yoldu artık. 

 

 

11b

İşte bu yüzden Goethe'nin Faust'u öğretiye meydan okumaktadır, ben'in başka bir duruşudur bu artık. Schiller ile dostluğu onun kentli ve aristokrat bir ben edinmesini sağlamıştır. Zaten 19. yüzyıl pikareskten klasiğe doğru evrilen roman sanatının da çağıdır; bu çağda ben'in kentli açılımları ve insanın iç dünyasının keşfi başlamaktadır. Anna Karenina, Suç ve Ceza ve Goriot Baba bu çağda yazılmıştır. Üstelik bilim insanlarının doğa olayları karşısındaki tarafsızlığı fark edilmiş, sanatçının ben dediği şey nesnelliğe evrilmiştir. Başka deyişle edebiyattaki nesnellik bilimsel laboratuvarların meşru çocuğudur.

 

12

İnsanın bilinçaltının keşfi de ben'le ilişkilidir. Freud'la birlikte, bütün eylemlerimizin bilinçli olmadığı, eylemlerimizi bilinçdışının da yönettiği gibi bir acayip çıkarımla karşılaşırız. 

 

12a

Ancak ne var ki gelişmeler her zaman iyilik yüklü olmuyor. İnsanlıkdışı dürtülerin, karanlık isteklerin ve acı çektirmenin işbölümü derinleşip uygarlık geliştikçe hayatımıza dolaysız girdiğini görüyoruz. İnsan şehirli oldukça başka insanlara zarar vermeye ve ben dediği şeyin hastalandığını anlamaya başladı.

 

12b

Ben değilken bireysel vicdana sahip olmayan insan en azından kolektif vicdana sahipti. Ben haline geldikten sonra, çok geçmeden kolektif vicdana aykırı düşen, ben yaptım oldu ile anlam bulan bir acımasızlığa doğru yürüdü.

 

 

13

Çok yakın zamanda bir dostumdan zenginlerin demans ya da başka hastalıklara yakalandığı zaman bundan kurtulmak istediklerini ama orta halliler ile yoksulların olayı daha çok kabullenen bir tarzda olaya yaklaştıklarını öğrendim.

Yani insan zenginleştikçe bireysel olarak var oluşundan daha çok zevk alıyor ve dünya nimetlerini terk etmek istemiyor. 

 

13a

Ben'in farkına varmakla bireyci faydacılığı benimsemek arasında bir bağıntı mı var acaba?

 

14

Başka bir dostumun yaşadıklarını anlatarak buna yanıt vereceğim: Arkadaşımın önemli ameliyatlar geçirdiği bir dönemiydi. Her operasyonda yaşamaktan ümidinin olmayabileceğini düşündüğünü, hayati tehlikeyi atlattıktan bir süre sonra bana anlatmıştı. Pandemi dönemiydi ve yaşamak aslında bir bakıma şans işiydi.

"Yaşamı yiğitçe terk edebilmek erdemdir" dedi bana, "Bunu böyle düşünebileceğimiz zaman geldiğinde öyle davranmalıyız."  

 

14a

Ne pahasına olursa olsun yaşamak düşüncesi belki ömrü uzatır ama uzayan ömrün yaşayana ait olmadığı kesinlikle söylenebilir.

 

 

15

İnsanın zaman algısı da onun ben denen içsel oluşumla ilgisini gösterir. Çocuklukta ölüm yoktur, çocuk ve tanrı aynı şeydir. O yüzden ben de bulunmaz çocukta. Daima anne ve baba vardır.

 

15a

Ergen de zamanı bilmez. Ölümü anlasa da başka benliklerin farkı hakkında düşünmemiştir. O nedenle daima başkalarının iç dünyası ona bilinmez yahut gülünç görünür. Ergenlik kendini tanrı sanan budalalığın çağıdır. Gelişmemiş insanların, bencillerin ve softaların sürgit ergenler olduklarını düşünüyorum. Bu dönemde ben fikriarkadaşlık ve çevre ile sınırlıdır.

 

15b

Birilerini vuran ya da yaralayan insanlar işitiriz. Ne kendilerinin cezaevinde geçireceği zamana acırlar ne de başkalarının benliğine. Bu durum asıl kendi benliği hakkında bir fikir sahibi olmamak demektir. Suç, çevreyi kuşatan algıya hesap vermek için işlenir. Böyle insanlar kuşatılmış bir sosyal benlik içinde yaşar. Bunların ben dediği şey herkestir.

 

15c

İti ite kırdıran nice azmanlar gördüm. Kendi çıkarları için şahin, başka çıkarlar için serçeydiler. Çok kurnazdılar. Onların ben dediği şey herkesten üstün olandı.

Yani kendilerini öyle görürlerdi.

 

15d

Böylece anladım ki ben denen kimlik katmanıyla kurulan ilişki hem zekâ hem de vicdan gerektirir.

Ben kalmak ve vicdan sahibi olmak iyi insan eyleminin tam karşılığıdır.

Bu da şu yaşadığımız çağda iyi bir çevreyle, sarıp sarmalayan eğitimli yetişkinlerle ve insanca okumalarla mümkün olan, çoğu zaman da aramakla bulunmayan bir şeydir.



Kitap-lık sayı 235

Ocak-Mart 2025

 

 

Bende Kalmasın 5



BENDE KALMASIN 5
Kapadokya'da Kimler Yaşadı?



Beşinci Bölüm özellikle burada daha önce yaşayanlarla ve bu toplulukların coğrafyada oluşturdukları değişikliklerle ilgilidir.

Bu bölümde Kapadokya'da dolaşarak bölgeyi anlatıyorum. Kapadokya'da kimler yaşadı, göçler sonucunda neler oldu? Moğolların ve Hititlerin Kapadokya tarihindeki yeri neydi?

Bilinmeyenler üzerinde durmaya çalıştığım bu bölüm ilgilenenlerin çok önemseyeceği türden.

İyi seyirler

İzleyenler için link aşağıda:


https://www.youtube.com/watch?v=sYVwXtH_mYQ