EDEBİYAT VE DEVRİM





I

Edebiyatta devrim eski biçimler ve biçemlerden kopmaktır. Edebiyat devrimcisi bu açıdan bakıldığında, geçmiş siyasal kültürden ve yönetim süreçlerinden kopmayı hedefleyen siyasal devrimciyi akla getirir. Ne var ki bu yalnızca zihnimizin bir yakıştırmasıdır, çünkü hangi döneme bakarsak bakalım edebiyat devrimcisi ile siyasal devrimci paradoksal bir biçimde ayrıktır. Hatta daha kesin bir ifadeyle, siyasal devrimci (özellikle iktidara gelen devrimci) edebiyatta gelenekçi saflara yerleşmiş kişidir; yeniliği sevmez ya da en azından yeniliğe ilgisiz kalır.
Devrimler tarihinden anladığım kadarıyla, siyasal devrimlerin bütün yenileyici ve dönüştürücü karakterine karşın, siyasal devrimciden bir edebiyat devrimcisi çıkmıyor. Siyasal devrimci, toplumu işaret edip bağırıyor: Ajitasyon ve propaganda isterim! Çünkü siyaset her zaman sanatçının siyasal gücün yanında durmasından ve sanat yoluyla propaganda yapmasından yanadır. Fransız, Çin, Rus, Türk, Yunan ve Doğu Avrupa devrimlerinin edebiyata bakışı düşünüldüğünde bu istek dolaysız ve apaçık görülür.
Fransız Devrimi çağında melodram öne çıkmıştı; melodram, duyguları anlamsız derecede abartmakta, olayları iyi ve kötü arasında paylaştırarak öyküyü duygu yüklü bir farsa dönüştürmekteydi. Kurtarıcıların ve raslantıların fazlasıyla öne çıktığı bu anlatı türü, daha sonra ulusal edebiyatlara yerleşti: Yunan ulusal edebiyatı üstün kahramanların övgüsüne ve Türkleri ötekileştirilmesine dayanmaktaydı. 1908 Devrimi’nden sonra doğan Türk “Milli Edebiyat” akımı da İttihat ve Terakki’nin Turan’ı icat etmesine bağlı olarak “çevremizi sarmış düşmanlar” söylemi içinde Yunan, Ermeni, Arap, Sırp, Rus ve Bulgar düşmanlığını körükledi. Bu edebiyat da kaçınılmaz olarak “eşşiz Türk kahramanlığı” söylemine dayanıyordu.
Fransız Devrimi’nin etkisiyle yayılsa da klasik edebiyattan alınan bu kahramanlık mitosu ve kötülükler farsı, sosyalist devrimler çağını da etkiledi. Yirminci yüzyıl, yalnız büyük edebiyatçıların çağı değildir; o aynı zamanda siyasetçilerin alkışlarıyla edebiyatçı koltuğuna oturan milliyetçi, dinci veya sosyalist propagandacıların altın çağıdır. Bu yüzyıl iktidar kavramıyla zehirlenmiştir, siyasal iktidara payanda olmuş edebi iktidarcıklar bu yüzyılda kurulmuştur. Özgürlükçü yazarlar sanatın özerkliğine vurgu yaptıkça, şirret bir dille sanatçıyı politik taraf olmaya çağıran sıradan yazarlar bu çağda yaşamıştır. Oysa böyle bir hal sanatın soysuzluğundan ve siyasetin ahlaksızlığından başka bir şey değildir. Sanatın ve siyasetin yetersizlik itirafı anlamına gelen bu patronaj ilişkisi ne yazık ki bir çöküştür ve acınası bir yüzsüzlükle başkalarını çöküş içinde olmakla (dekadansla) suçlar.
Yığınları yönetmeyi ve bir arada tutmayı amaçlayan siyasetle insanın kendini estetik olanaklar içinde tanımasını amaçlayan sanatın ideolojik işbirliği hiç de doğal bir şey sayılamaz. Edebiyatın siyasal retoriğe göre hizalanması ve bunun olağanlaşması geçen yüzyılın ortalarına kadar yalnız edebiyatı değil sanatın bütün dallarını zehirlemiştir: Bu zehirlenme öyle güçlü olmalı ki, etkileri günümüzde bile “tam gaz” devam etmektedir. En sonuncu zehirleniş hali ülkemizde Muhafazakar Sanat veya Gelenekçi Sanat gibi başlıklar altında İslami propagandanın borazanlığı biçiminde vücut bulmuştur.


II
Devrim eski yönetimi tasfiye ettikten sonra kaosu sona erdirmek için istikrar arar. Bu sırada ona en çok gereken iki kavram restorasyon ve iktidardır. Şeytanlaştırma ve düşmanın kötülükleri söylemin yapısını belirler. Bu durum devrim önderlerini sanat karşısında ciddi bir körlüğe sürükler: Lenin’in, Rusya’daki hiçbir avangard sanat hareketiyle alışverişinin olmayışı bunun göstergesidir. Çernişevski’nin yazdıklarına göre Lenin Tolstoy’u Rus Devrimi’nin aynası sayıyor, yenilikçi ressamların ve Rus fütüristlerinin yapıtlarını kavrayamıyordu. Yine de dönemin yenilikçileri sabırla yol aldılar: Çünkü bu siyasal devrimin vaat ettiği özgürlüklerin sanatsal özgürlükler için de geçerli olduğunu sanıyorlardı. Sovyet Devrimi’ne gönül veren sanatçılar da, devrimci ve yeni bir sanat yaratmak için bu yeni ülkeyi dolduran dünyalı sanatçılar da çok geçmeden büyük bir düşkırıklığı yaşadılar. Bunun nedeni edebi devrimin “programı”yla siyasal devrimin programının aynı yöne ilerlemeyişiydi. Edebi devrim, tarihin bıraktığı yazınsal mirasın üzerinde, eskilerden farklı bir zihinsel dönüşümü amaçlıyorken, siyasal devrim geçmişin yönetim alışkanlıklarını yinelemekte ve yalnızca ekonomik dönüşümü amaç edinmekteydi. Durum böyle olunca edebi devrim siyasal devrimin amaçlarına bağlı kalmamaya başladı. Oysa siyasal devrim, kendine benzemeyen herkesi ve her şeyi düşman olarak algıladığından, eleştirel düşüncenin bütün unsurlarını, -dost bile olsalar- susturmayı gerekli görecekti. Bu yüzden o büyük edebiyat örgütü, yani Sovyet Yazarlar Birliği, sanatçıların bürokratlaştığı korkunç bir politik mekanizmaya dönüştü. Başında da Rus edebiyatının çöküş simgesi olan, dargörüşlü Maksim Gorki vardı.
Sovyet ve Çin devrimleri, salt sanat tarihi açısından değerlendirilirse gerçek bir “karşı devrim”dir. Zaten bu devrimlerin kişiyi putlaştıran siyasal tarihleri üzerinde birazcık düşünmek, onların zamanla politik açıdan da karşı devrime dönüştüklerini anlamaya yeter. Şimdiye kadarki bütün sosyalist devrimler kısa zamanda yığınları devrimin öznesi olmaktan çıkarmış, partiyi yüceltmiş ve liderlere odaklanmıştır. Lidere veya onun programına itiraz edenler muhalif oldukları için –her nedense özgürlükler adına- pasifize edilmişlerdir. Doğrusu, bir yığın sudan gerekçeyle sosyalist devrimlerin pek çoğu özgürlükçülüğü yok etmiş ve öncelikle sanatı sisteme bağlamakla işe başlamışlardır.
Reel sosyalizmlerde gözümüze çarpan sosyalist devrimci, kuramın ve Marx’ın öngörüleriyle alay eder gibi, özgürlükçülüğü temsil eden, alnı ışıklı, bilgi dolu bir “yeni insan” olamadı. O, bağnaz dindarlar gibi farklı söz söyleyeni sapkınlıkla, yoldan çıkmakla, kutsal kitap haline getirilmiş olan parti metinlerine ihanetle suçladı. Sanatsal olarak içsel olgunluğa erişemeyenlere özgü olan bu tavırda, gerçek bir özgürlük ve empati düşmanlığı vardı.
Oysa sanat, yapısı gereği empati ve özgürlük istiyordu.
Çarlık döneminde ağır sansür ve baskı çağında bile büyük bir edebiyat yaratan Rusya’nın Sovyet çağında her nasılsa Şolohov’dan başka bir yazar çıkaramayışı, Pasternak’ı yasaklayacak kadar alçalışı ve özgürlük düşmanı rezil tavırlar takınarak Soljenitsin gibi sıradan bir yazarın dünya çapında ün kazanmasına neden oluşu, düşünülesi bir durumdur. Kendi diniyle övünen Müslümanların, İslam karşıtı söz söyleyen pek çok kimseyi ölümle tehdit etmesinin gülünç çelişkisi gibi; özgürlükçülük kavgasıyla doğan devrimciliğin özgürlüğü yasaklaması, devrimin bu paradoksu basit bir politik yanlış değil, insanlığa ve akla karşı işlenmiş büyük bir suçtur. Çünkü bu tavır, eşitlik ve özgürlük fikrinin olamayacağını, devrimlerin ağır bir esaret rejimi yarattığı düşüncesini kendi kendine kabul etmek anlamına gelir. Hal böyle olunca herhangi bir karşı propagandaya gerek kalmaz: “Evet biz diktatörlük istiyoruz” sözü günü kurtarsa da kuramı halk düşmanlarının bulunduğu safa yerleştirir; bu da herhalde övünülecek ve arkasında durulacak bir şey değildir.


III
Sanatı araçsallaştıran, onun özgürlüğüne darbe vuran ilk sosyalist önerme Lenin’in “Parti Edebiyatı” yazısındadır: Edebiyatçıların partili olacağını açık ve seçik bir biçimde ilk dile getiren kişi Lenin’dir. Şüphesiz ‘literature’ kavramı tek başına edebiyatı değil, yanına aldığı sözcüğü de işaret eder ve yeni bir ad olur: “Parti Literatürü” sonraki yıllarda küçük bir çarpıtmayla, “partiyle ilişkili külliyat” olarak yorumlansa bile, herkes bilir ki, sosyalist gelenekte “partinin edebiyata egemen olması” de facto kabul görmüştür.
Bu yol, sanatı küçümseyen, ideolojik tapınma söylemi yaratan iktidarların yoludur; böylece sanat araçsallaştırılmış ve sosyalizmin kendine güveni adım adım yok olmuştur. Bir yönetim, açıklık yerine zorbalığı seçerse kendine güvenmiyor demektir. Çağımız kendine güvenmeyen zorba yönetimlerin kabadayılık çağıdır. Bu yüzden ne yazık ki, dünyada yalnızca kapitalist zorbalar göremiyoruz, oligarşik despotluklar, monarşik tiranlıklar kadar halk iktidarı olduğunu söyleyip halka zulmeden sosyalist diktatörlükler de göze çarpıyor.
Halka karşı halk iktidarı kurmak çağımızın gülünesi çelişkisidir.
İnsanlığın gözleri önünde, eğlenceli, mutlu ve akıl dolu bir toplum yaratmak varken, onları imrendiren bir mutluluk dünyası inşa etmeye çalışmak dururken sosyalist iktidarlar insanları ödevler ve mutsuzluklar içinde serseme çeviren bir düzen yaratabildi. Bu, hiç de Troçki’nin tasarımladığı gibi “sıradan insanları Aristo, Marx veya Hegel yüksekliğine çıkaracak bir sistemi yaratacak” bir düzen değildi. Kalkınma, yatırım, üretim ve refah gibi kapitalist kavramlarla toplum ekonomisini reel olarak büyüten parti diktatörlükleri, insani koşullardaki gelişmeyi insafsızca küçülttüler. Berlin’i duvarların gerisine hapseden ve kendi ülkesinin başkentini hapishaneye çeviren akıl, bu yüzden, kot pantolon, kola veya hamburgeri özgürlük simgesine çeviren sıradanlığa yenildi.
Özgürlüğün kitlelere ulaşmasını önlemek için Berlin Duvarı örmekle, sanatın kitlelere ulaşmasının önüne dikilmek aynı şeydir. Gorki’nin 1934’te başına geçtiği Sovyet Yazarlar Birliği, parti edebiyatını bir baskı motifi olarak insanlığın başına bela etmiş, Jdanov ve Mao Zedung da bu düşünsel engeli, bir itaat kültürü olarak zorbalıkla inşa etmiştir.  
Plehanov’u siyasal bakımdan tasfiye eden Lenin, onun sanat felsefesine cephe almış değildi.[1]  Stalin ise Troçki’yi siyaseten yok etmesi bir yana, onun edebi görüşlerini de tasfiye etmiş[2]  ve sosyalist gerçekçilik fikrini öne sürmüştür. Sosyalizmin iktidar kavramıyla eşleştirildiği bu çağ, iktidarın her türlüsünün kötü olduğu gerçeğini gölgeleyen despotik önermelerle doludur. Ne mutlu ki bu önermelerle savaşmak –solu dinleştiren birtakım müritlerin dışında- yine Marksist yazarlara düşmüş, Frankfurt Okulu’ndan başlayarak günümüze doğru pek çok solcu yazar, sanatın özerkliği konusunda önemli görüşler ortaya koymuşlardır.
Günümüz için tek teselli kaynağı da zaten budur.
Şüphesiz Latin Amerika devrimcilerinin sosyalist gerçekçiliğe itiraz ettiğini ve oralarda toplumcu gerçekçi yapıtlar üretilmediğini unutuyor değilim. Che Guevara sosyalist gerçekçi edebiyatı derinlemesine olmasa da adını vererek eleştiren ilk siyasal devrimci sayılabilir: Ekonomi ve Sosyalist Ahlak[3] adıyla basılmış olan kitabında “20. Yüzyıl dekadansı” saydığı (anlaşılan o ki Kafka’dan Camus’ye kadar) herkesi paylar ve belli belirsiz bir dille sosyalist gerçekçiliği de bu çöküş edebiyatı içine yerleştirir. Bu eleştiriye bütünüyle katılmam zor ama yine de burada sanatçılara yön vermeye çalışmayan bir devrimci siyasetçi tavrı görüyorum.
Katolik dinini yerlilerin diniyle kaynaştıran sinkretizm ve Marksizmi köylü ayaklanmalarıyla birleştiren gerilla geleneği Latin Amerika’da bir bakış zenginliği yaratmış olmalıdır. Oradaki entelektüel geleneğin farklı olduğunu sezdiren bu geniş görüşlülük, sanata müdahele içermeyen Fidel ve Marquez dostluğunda açıkça görülür. Latinlerin siyasetçi ve sanatçı olarak aynı kişi oldukları zaman bile iki ayrı dili konuşabildiğini Mario Vargas Llosa örneğine bakan herkes fark edecektir.



IV
Siyasal devrimlerin edebi devrimle ilgisi yoktur: Onlar “devrimdeki edebiyatı” istemiş ve büyük olasılıkla kendi söyleminin propagandasını arzulamışlardır. Ne yazık ki bu da siyasal devrimlerden neden iyi edebiyat doğmadığını açıklar.
Devrim, edebiyatın kendisinden bağımsız bir yönsemesi olduğunu görürse ve özgürlükleri kışkırtırsa devrim olur. Edebiyat baskıyla yok edilemez; tersine siyaset baskıyla yok olur. Bu nedenle özgürlükçülük edebiyattan çok siyasetin işine yarar.
Siyasal gelişmelerin tarihiyle edebiyatın tarihini paralel görmek yanlıştır. Bu, Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın önsözünde yazdığı aceleci çözümlemelerin indirgemeciliğine takılıp kalmak olur. Sanat bir üstyapı kurumu değildir ve yine Marx’tan esinlenerek söylemem gerekirse sanat tarih aşırıdır.
Roma’da perspektifli resim bilindiği halde neden yaygın değildir, Antik Yunan’daki tragedyaların yapısı neden günümüzdeki dramatik yapı tartışmalarına ışık tutar, Tanrı kavramı neden Rönesans’ta sanatsal temanın odağı olmaktan çıkmıştır, neden Diderot’ya kadar sahne, dördüncü duvarın olmadığı hayali bir oda gibi tasarlanamamıştır, Brecht neden klasik çağdaki oyuncular gibi seyircileri fark eden, onları “gören” bir oyunculuğa geçmiştir, Proust’un nesnelere odaklanmış çağrışımcılığı neden daha erken siyasal koşullarda belirmemiştir gibi sanatsal devrimleri gösteren sorulara yanıtlar verecek siyasal devrimler yoktur. Bu soruların karşılığı, sanat tarihinde ve tarih aşırı bir zeminden gelen düşünce tarihinde bulunabilir. Sanata basit bir yansıtma işlevi yüklemek, sanatın kusuru değil, bunu böyle düşünenlerin kusurudur.
Sanatın verili politik ortamdaki olayları içermesi mümkündür ama onun güncel politik olaylara duyarsız kalmakla suçlanması saçmadır. Çünkü günceli göstermek, çağına tanıklık etmek edebiyatçıya düşmez; sanatçı, olayları nakleden, geleceğe belge bırakan bir tarihçi değildir.
Zaten siyasal eylemleri sıcağı sıcağına yazmak, “çağına tanıklık etmek” çoğu kez iyi sonuç vermez: Devrimlerden veya savaşlardan  kalan doğru dürüst bir romanın olmayışı bunu gösterir. Sanat yapıtı zaman aşırıdır, o bir dönemin veya olayın aynası değildir, işte bu yüzdendir ki Victor Hugo’nun 1793’ü devrimden seksen yıl sonra yazılabilmiştir. Politik olaylara politik gözlemci olarak katılan yazarlık olsa olsa gazeteciliktir. Oysa yazarlık, 1812 Borodino savaşlarının insanı kavrayarak yazılmasında saklıdır: Borodino’da neler olduğu Savaş ve Barış’ın hiçbir zaman ödevi olamamıştır, Tolstoy bize asıl olarak Nataşa’nın, Pierre’in ve Andrey’in hikayesini anlatır. Oysa 1905 Devrimi’ni imleyen Ana, Kemalist Devrimi imleyen Ankara, 1917 Devrimi’ni imleyen Ve Çeliğe Su Verildi, Bulgar partizan direnişini anlatan Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum gibi roman örnekleri edebiyatın siyasaya teslim olma belgeleridir ve romanın insanı anlama ödeviyle hiçbir ilişkileri yoktur.
Biraz düşünen herkes anlar: “Devrim için edebiyat” yanlıştır. Hangi devrim için olursa olsun yanlıştır. Çünkü edebiyatın yapısı propagandanın değil, insanı anlamanın söylemiyle kurulur. Şu çok açıktır: Edebiyatlar, savaşı büyük bir başarıyla anlatmış (Savaş ve Barış, Mahşerin Dört Atlısı, Batı Cephesinde Yeni Bir şey Yok), toplumsal haksızlıklara ve çelişkilere dayalı kurmacaları (Suç ve Ceza, Bitmeyen Kavga, Gazap Üzümleri, Goriot Baba, Bulantı, Dönüşüm) eşsiz bir sağlamlık içinde kurmuştur. Fakat “devrim için edebiyat”ın yahut “devrim edebiyatı”nın iyi olduğu önermesi açık ve tartışmasız değildir. Çünkü “burjuva patronajı” ile “parti patronajı” arasındaki tek fark, efendinin farklı oluşundan gelmektedir. Sanatçı kendisine ne yapacağını söyleyen efendiye karşıdır; bilir ki konformizm yazarı söndürür. Yazar politik düşüncesini iktidara gelmiş görse bile, edebi tutumunu asla iktidarda görmez, onu iktidarın algısıyla birleştirmez. Yazar politik olanın edebi olanla bir şekilde kavgaya gireceğini bilir ve tetikte durur: Yazara daimi, sürekli ve tartışmasız edebi özerklik savunusu yapmak yaraşır.
Yenilikçi ve özgürlükçü siyasetin de edebiyatın yakasından düşmesi, çağımıza yakışan devrimci bir tavır olur. Sanatın özerkliği konusunda alınan mesafe küçümsenemez. Sanatın araçsallaşmasını engellemek en devrimci politik tutumlardan biridir. Çünkü sanat özerkliğini korursa, siyaset dahil pek çok yaşam alanı içindeki çelişkileri görünür hale getirir.
Sanatı politik araca dönüştüren yaklaşımlardan kurtulmadan (eski biçim ve biçemlerden kopma arayışı olan) edebiyat devrimciliği de yapılamaz. Hem edebiyatçı ve hem de siyasetçi edebiyat devrimciliğini savunmalıdır, aksi takdirde “özgürlükler adına özgürlüğü yok edenler tarihi”nin sonu gelmeyecektir.
Bu, yazarın siyasal bakımdan devrimci olmasına engel değildir; fakat edebi ölçü, siyaseten ne olunduğunu değil edebi açıdan ne olunduğunu gözetmeyi gerektirir. Kimsenin politik devrimciliğini kanıt göstererek sanat devrimcisi olduğunu iddia etmeye hakkı yoktur.

Dipnot (3 Aylık Sosyal Bilim Dergisi) 15-16. sayıda yayımlanmıştır.



[1] İncelenmesi için Plehanov’un Sanat ve Toplumsal Hayat’ını öneririm: Çev. Selim Mimoğlu, Sosyal Yayınlar İstanbul 1987. Bu arada Payel’den çıktığını bildiğim ama kitaplığımda bulamadığım için kaynakçada gösteremediğim Lenin’in Sanat ve Edebiyat Üzerine adlı kitabını da anımsatmalıyım.

[2] Leon Troçki’nin Edebiyat ve Devrim adlı kitabı incelenebilir. Çev. Hüsen Portakal  Kabalcı Yayınları İstanbul 1989

[3] E. Che Guevara,  Ekonomi ve Sosyalist Ahlak Çev. Mehmet Atilla, Evren Yayınları, İstanbul 1977

Solculuğun Dünü İslamcılığın Bugünü



I

Yetmişli yıllarda, henüz çok gençken, sömürüye, eşitsizliğe ve ırkçılığa karşı sosyalizm fikrini benimsemenin ruhuma ne kadar iyi geldiğini, içimin nasıl ışıdığını çok iyi anımsıyorum. Bu ışımanın etkisiyle gözlerimin kamaştığını ve bu nedenle bazı şeyleri iyi göremediğimi ise çok sonraları anlayacaktım: çünkü ne Moskova mahkemelerini biliyordum o zamanlar, ne de Katin ormanlarını; ne Kamboçya’daki ölüm tarlalarından haberim olmuştu, ne de Çin Kültür Devrimi’nin hain ilan ettiği “düşmanlar”dan.
O yıllarda sosyalizmin iyi bir toplumsal düzen olduğuna inanç yüksekti. Sosyalizmde olduğu söylenen her türlü kötülük ise propagandadan ibaretti, bundan kimse şüphe etmiyordu.
Şüphesiz yalan yanlış propaganda da çok yaygındı: “Komünizmde ana-bacı yok, karı-koca yok, hangi kadını canın çektiyse eve gir şapkanı as, kocası, babası, kardeşi gelse de dışarıda sen işini bitirinceye kadar bekler” diyen Anadolu işi çamur sıvama rezilliğinden, resmen örgütlenmiş, enstitüleri kurulmuş Amerikan destekli koca koca kurumlara kadar her yerden anti-komünizm fışkırıyordu. Kapitalist ülkeler blokuna “Hür Dünya” deniyordu, hatta Churchill’in sözleriyle sosyalist ülkeler “demirperde ülkeleri” olarak niteleniyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda savaş mekanizmasını sivil halk üzerinde denemeyi umursamayacak kadar insanlığını yitirenler ve dünyayı paylaşma savaşı çıkaranlar sanki bu “özgür dünya”nın yöneticileri değildi. İnsanlarını düşüncelerinden ötürü hapse atan, hatta Mac Carthy döneminde her türlü sol söylemi korku dolu bir suç gibi kovuşturan onlar olmamıştı.
Bu kamplaşmanın etkisiyle o yıllarda solcuların gözleri ak-kara, doğru-yanlış, bizden-öteki sınıflaması dışında bir şey görmez olmuştu. Örneğin Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’nda bütün doğu Avrupa’yı işgal etmesi ve orada uydu yönetimler oluşturması doğal görünüyordu.
Doğu Avrupa niye işgal edilmişti gerçekten?
Buna yanıt olarak deniyordu ki: “Bratislava Anlaşmasına göre, bir ülke zor durumda kaldığında diğer ülkelerden (Sovyetler’den tabii) yardım isteyebilir. Durum hukuka uygundur.”
Kendin çalıp kendin söylemek diye buna derlerdi elbette: Hem işgal edeceksin, hem de işgal ettiklerinle bir araya gelip anlaşma hazırlayacaksın, sonra da buna dayanarak o ülkenin iç işlerine karışacaksın.
O zaman Hitler’le niye savaşmıştı ki Çekler, Bulgarlar, Polonyalılar..
Bir ara Kim İl Sung'un kitabını okuyorduk: Acayip bir adam diyorduk, ne Sovyet ne de Çin yanlısı, yani üçüncü yolu savunuyor. Ayıla bayıla okuduk: “Proleter enternasyonalizminin bayrağını yükseltelim!” adıyla dilimize çevrilen kitabında dinsel doğrular ve buyruklar gibi, partinin şaşmaz doğruları, hainler, revizyonistler şunlar bunlar anlatılıyordu. Henüz ölmemişti, oğluna hanedanını bırakmamıştı, oğlundan da tuhaf saç tıraşlı torununa diktatörlüğünün süreceği bilinmiyordu. Hele hele kendisine yazılan mektupların bile sergilendiği müzesi açılmamıştı.
Kişiye tapınmanın böylesine yüceltildiği bir hal sosyalizmle bağdaşabilir mi sorusuna ahmakça yanıtlar veriyorduk, Ama.. diyorduk, ama bakın orada sömürü yok, sınıflar ortadan kaldırılmış, eşitlik..
Böyle teranelerle birbirini efsunlayan sağır büyücüler gibi yığın halinde bir o yana döndük Etiyopya’da ve Yemen’de bugün gerici bile demeyeceğimiz “kurtuluş savaşları”nı selamladık, bir bu yana döndük Çinhindi anavatanımız oldu. Tabii kutbumuz da rehberimiz de Latin gerilla hareketleriydi.
Programımızda insan hakları, demokrasi bilinci, bireysel özgürlükler, lideri putlaştırmaktan kaçınma ve söz söyleme özgürlüğü yoktu. Seçimle işbaşına gelmiş Allende’yi değil, savaşarak iktidarı alan 26 Temmuz (Küba) ve Sandinista (Nikaragua) devrimlerini örnek alıyorduk. “Neden demokratik bir programınız yok” diyenlere “Şili’de olanlara bakın” yanıtı veriliyordu, şüphesiz doğruydu bu; “emperyalist saldırıdan fırsat kalmıyor ki buna” deniyordu. Biri çıkıp da “Niye güçlü devletler kurmuş Sovyetler’de veya Çin’de demokratik yönetimler yok” dese, “Sosyalizm kendini savunmak için silahlanmak ve düşmanlarına göz açtırmamak zorundadır” diyerek karşı konuluyordu.

                                 Kamboçya, Kmerlerin Marifeti 1976

Yüzeysel ışığı süslü ama içi karanlık olan bu yanıtlarla yetinmek, solu topluma düşman, eşitlik adı altında herkesi köleleştirmeye çalışan bir düşünce olarak yaftalamaya olanak tanıdı. Sol, kendi kuramsal kaynaklarını popülizmin sığ sularında çarçur ediyor, bütün insanlığı kardeş bilen o yüksek düşünce adım adım Rus, Çin, Macar, Çek, Slav milliyetçiliklerine dönüşüyordu. Hangi zihinsel içerikle sosyalizmi yorumladığı anlaşılamayan Pol Pot adındaki cani, insanın gözlüklü oluşunda bile burjuvalık gören müritler yetiştiriyor, Marksizmin seküler ve bilgi dolu insan tipi kayboluyor, her devrimci iman dolu savaşçıya dönüşüyordu. Sosyalizmin enternasyonalizmden milliyetçiliğe, özgürlükçülükten despotizme evrildiğini kavramak için bu yapının yerle bir olması gerekti.
Bir örnek vereyim: Doğu Avrupa’nın bütün o uydu “sosyalist” despotları bir bir devrilirken, onları “Sovyet emperyalizminin uşağı” olmakla suçlayan Arnavutluk’ta böyle hareketler yoktu. Buna bağlı olarak da ülkemizdeki Arnavutluk sosyalizmi yanlıları orada gerçek sosyalizmin yaşandığını ve o yüzden burjuva düzenini savunan olaylara rastlanmadığını düşünüyorlardı: “Biz söylemiştik” diyorlardı, “Bizim haklı olduğumuzu anlamanız için Doğu Avrupa uydularının yıkılmaları mı gerekiyordu?”
Çok değil aylar içinde bu sefer Arnavutluk’tan gemiler dolusu insan batıya kaçmaya başladı, pek çok ülke sınırlarını kapattı, hatta bir gemi, içinde binlerce insanla birlikte Akdeniz’de bir cüzzamlı topluluğu gibi haftalar boyu dolaştı. “We love U.S.A” veya “freedom” dövizleri bir hayalet gibi Akdeniz’i turladı.
Böylece sol, reel-politik’in kurbanı oldu; oysa sayısı milyonları bulan insan, bu fikirler uğruna ölüme gitmişti, sosyalizm taraftarlarının çektiği çileler Hıristiyan martirlerini aratmıyordu. Belki de bu yüzden olsa gerek, sosyalistler, düşüncelerine uygun olmadığı halde dini akımlara benzediler ve ölülerine “şehit” dediler.
Bu ölüm seviciliğinin sosyalist kültürün terk edildiği bir çağı işaret ettiği tartışmasızdır: Sosyalizmin birtakım şeflerin (şeyhlerin dememek için kendimi güç tuttum) iradelerine ve beyanlarına bağlı, marazi bir itaat kültürü haline geldiği, her şeyin halen ak-kara, doğru-yanlış mantığına göre açıklandığı bu ölüm tapınmasından ve şehitler edebiyatından anlaşılabilir.
Günümüzde sol olduğunu iddia eden bir hareketin, bütün bu anlayışlarla bağını koparması ilke olarak beklenmelidir: “Yurtseverlik” “ulusal değerler” gibi kavramların ardına geçerek, Stalinizmi yücelterek solculuk yapılamaz; bu olsa olsa soğuk savaş yıllarında Doğu Avrupa’daki “ulusal sosyalizmlerini koruyan” yönetimlerin ve onları destekleyen “dilsiz şeytanların” safına girmek olur.
Komünizmle ulusal çıkarları bağdaştıranların enternasyonalizmi reddetmesi çok olağandır: Ancak bu, solu sol yapan en temel değerin inkarıyla solculuğa başlamaktır.  
Komünist Hipotez adlı yapıtında ‘partiye karşı devrim’ denebilecek bir ilke öneren Alan Badiou’nun solun kendini yenilemesi konusunda bir ışık yaktığını düşünüyorum. Öte yandan Badiou’nun yaklaşımı da dahil her türlü yenilik önerisinin o eski ulusal sosyalist deneylere göre yapılması (Sekiz yüz bin kişinin katledildiği kültür devriminden söz etmeyen Badiou’yu anlamıyorum), yıkılıp gitmiş o korkunç iktidarların şiddet anaforunda yüzdüklerinin tescillenmeyişi bana insanca görünmüyor.
Büyük bir kurtuluş estetiğinin, özgürlüşmenin esinleyicisi olan sol, 1917’de ilk kez iktidarı ele geçirdikten sonra, yirmi otuz yıl içinde, estetikten yoksun, nevrotik bir güç oldu. Böyle bir kriminal odak haline geldikten sonra solun hem dışarıdan hem de kendi tarafından algılanışı aynı kaldı: “Ötekiler haksızdır: Yıka yıka, süründüre süründüre geliriz ve herkesi dediğimiz biçimde, öngördüğümüz biçimde değiştiririz.”
Kitleleri eğitilmeye ve parti düşüncesine benzetilmeye muhtaç bir sürü gibi görmenin doğal sonucu olan bu görüş, ne yazık ki bir yığın parlak, romantik ve ilerici genç insanı olmayacak hayaller peşinde tüketti. Bugün sol söylem, sekülerizm, enternasyonalizm, demokrasi, çevrecilik, toplumsal eşitlik, ırkçılık karşıtlığı ve cinsiyet faşizmine karşı olmak dışında kalan her türlü ilkesini gözden geçirmek zorundadır. Özellikle yeni bir siyaset felsefesine ihtiyaç duyulduğuna şüphem yoktur.
Başkalarını belli bir yaşam biçimine zorlamanın çağını aşmak yeni bir yönetim felsefesiyle ve yeni bir dille mümkündür: Silahlı mücadele ikonlarını, devleti, ulus kavramını, ölümü ve şiddeti kutsayan o devrimseverlik dili romantik olabilir ama insanca değildir.



II

Sosyalizmin bir fikir hareketi olarak çökmeye başladığı 1980’lerden itibaren, İslam ülkelerindeki düşünürlerin keşfi başladı. Bu, aslında düşüncenin düşünce olarak değerli olduğu Abbasi rönesansından farklı olarak düşüncenin islami düşünce olarak değerli olduğu fikrini savunanların keşfinden ibaretti. Batı tarafından ötekileştirilen Müslümanların, tepkisel olarak Batı’yı ötekileştirdiği ve insanlığın kardeşliğini öngören yaklaşımlarla bağını kopardığı anlaşılıyordu.
Felsefi geleneği olan Arap ülkelerinde o büyük felsefi geçmişe rahmet okutan bir sığlık, uzakdoğu Müslümanlarında hayret verici bir bağnazlık, İran ve Kafkas dünyasında ise adeta Haşhaşilerin küllerinden doğmuş dar kafalı bir militanlık başını aldı yürüdü.
Artık tartışmasız bir biçimde başka dinden, mezhepten ve gelenekten olanlara hürmetin ve saygının tükendiği bir Müslümanlık çağındayız. Bir kültürler harmanı olan ülkemizde seküler düşünce baskı altındadır, Sünnicilik öne çıkmıştır: Köklü bir heterodoks tarihin evlatları değilmişiz gibi, o büyük geçmiş, aşağılık duygularıyla mustarip bir güruhun kendini tatmini için çarpıtılmış ve fetih menkıbeleriyle gölgelenmiştir. Başkalarının yaşamını Müslümanlık adına düzenlemekten başka bir “yücelik” düşünemeyen taşra görgüsüzlüğünü bir siyaset yolu olarak kabul etmek ülkemiz muktedirlerinin popülizm yolundaki en görkemli hatasıdır. Bu hata nedeniyle “Ayasofya’nın ibadete açılması” düşüncesi kuvveden fiile çıkmış, Trabzon Ayasofya Müzesi cami olarak yeniden kullanılmaya başlanmıştır. Cami yapmanın kolay ve serbest olduğu bir ülkede, başka dine ait bir tarihsel yapıyı cami olarak ibadete açmanın vicdan ve hukuk açısından belki beş yüz yıl önce “fetih” diye bir karşılığı olabilirdi ama bugün, bu koşullarda fetih denen şeyin uluslararası hukuka göre karşılığı barbarlıkla eşdeğerdir. Dini bir savaş olarak görenlere öldürmenin övgüsünden başka bir şey kalmaz ve bunun da hoşgörülecek tarafı olamaz.
Bağnazlık sonsuz bir kuyuya benzer, düşmenin sonu yoktur. Bağnazlığın dünyasında sonraki günün bağnazlığı önceki günü geride bırakır: Kızlarla erkeklerin aynı merdivenleri kullanmasından rahatsız olduğunu söyleyen Trabzon Milli Eğitim Müdürü, Ayasofya’nın ibadete açılmasını unutturur; Ayasofya’nın ibadete açılmasını da başbakanın “evlere müdahale” atağı akıldan çıkarır. Çünkü Müslümanlar bütün bu olaylara genel olarak sessiz kalmışlardır.
Kız çocuklarını türbanlı olarak üniversiteye sokmak için verilen kavgayı hiçleştiren, aynı sınıfta erkek arkadaşıyla oturan kızlarımızı, kızlara ödev veren erkek hocalarımızı, otobüste yan yana oturan kızlı-erkekli çocuklarımızı potansiyel cinsel suçlu hale getiren bu tip adamların yarın ne gibi bir cevher yumurtlayacağını bilemeyiz. Onlar kadını şeytanlaştıran bir hegemonyanın peşindedir, bütün “vizyon” ve “fikir” sabuklamaları ise kenar süsünden ibarettir: Bu hegemonya iktidar söylemini muhafazakar erkek ideolojisiyle kurmuştur.
Laik-Türk söylemiyle toplumu kavimler cehennemine dönüştüren kronik gizli askeri yönetim gitmiş, Sünnilik söylemiyle cehennemin yolunu döşeyen kronik polis devleti yönetimi gelmiştir.
Bütün revanşist siyasal hareketlerin ortak özelliği intikamla iktidarı birbirine karıştırmaktır: Fransız ve Sovyet devrimlerinde örneğini gördüğümüz gibi, mazlumların iktidarı ele geçirmesi elbette önemli bir şeydir fakat iktidarı ele geçiren mazlumun en az önceki kadar zalim olması korkunçtur.
Rus işgaline karşı savaşan mazlum Afganlı, iktidarı ele geçirdikten sonra Kaide oldu ve “put” diyerek dev Buda heykellerini yıktı. Kadınları eve kapattı ve –temel hukuk ilkelerine göre değil- töresel nitelikteki din kurallarına göre insanları yargıladı, idamlar, işkenceler gerçekleştirdi. Türkiye’deki Müslümanların buna diyecek bir şeyi yoksa, onlara devrimcilerin 1970’lerde Kamboçya veya Çekoslovakya karşısındaki suskunluğunu, o dilsiz şeytanlığı anımsatmak yerinde olur.
Bir Müslüman, dünyanın bütün gerici ve baskıcı rejimleriyle sadece Müslüman oldukları için işbirliği yapan yöneticilerini onaylayabilir mi? Sudan veya Suudi Arabistan gibi ülkelerin zalim despotları salt Müslüman olduğu için “kardeş” sayılabilir mi? O halde, bir zamanlar Pakistan’ın zalimi General Ziya Ül Hak’ı “kardeşim” diyerek kucaklayan Kenan Evren’i kim ayıplayabilir? Hatta ayıplamayı bir kenara koyup “Ne yapalım devletlerin politikası ile inanışlar aynı kefede tartılamıyor” mu denecektir? Öyle bir durumda bir Müslümanın, Çekoslovakya’nın işgali karşısında “ama” diyerek gerekçeler öne süren partili yoldaştan farkı nedir?
Bana dünyadaki bütün Müslümanların aynı olduğunu söylemeye kalkanlara itirazım var: Kimse Vahabi, Şii veya bilmem ne inanışına göre yaşamak zorunda değildir. Madem ki her şey Allah’la kul arasındadır, asıl şirk, toplumu şeyhlerin veya emirlerin düşüncelerine uydurmaktır. Anadolu Müslümanlığıyla, Kaide’nin hayata geçirdiği şeyin aynı olduğunu düşünen ve buna sesini çıkarmayan bir Müslüman bende nasıl güven uyandırabilir? Sovyet işgali karşısında “ama..” diyerek gerekçeler öne süren devrimciler kime güven verebildi ki o Müslüman versin?
İslamcı mahkeme, islamcı okul.. Bunlar kabul edilemez. “Atatürkçü okul olabiliyor” demek yerine,  “Gelin bunu okul yapalım” demek daha anlamlıdır. Çünkü çağımızda birilerinin doğru bellediği hiçbir şeyin doğru olmadığını gösteren büyük işaretler mevcuttur. Bir lidere, bir bilmemneciliğe göre şekillenmiş olan her şey buharlaşıp başka bir şeye dönüşmektedir: 68 solculuğu bugün nerede? 78 solculuğu enternasyonalizmden gelip köycülükle-martirlik arasındaki ulusal mayınlar arasında infilak etmedi mi? Yaşam dinamiktir ve birtakım “büyük” fikirlerle, başkalarının (çocukların, gençlerin, halkın, toplumun) fikrine “ayar vermeye” çalışanlar derin yıkımlar göreceklerdir. Atatürk veya Lenin gibi toplumu gerçekten kurtarmış büyük liderlerin bile tapınma düzeyinde yüceltilmesi nasıl karikatüre dönüştüyse, bugünkü “kutsallıkların” çoğu da yakın bir gelecekte karikatür haline gelecektir.
Dünyada Müslümanlığı eleştirenlere karşı yaşatılan terör hangi gerekçeyle haklı bulunabilir? Salman Rushdie, Teslime Nesrin gibi pek çok yazar hakkında verilen ölüm fermanı İslam’ı başka dinden insanların gözünde sevimli hale mi getiriyor, yoksa Müslümanlığı zorba bir inanış derecesine mi indiriyor? Bilindiği gibi tartışmalarda kavga çıkaranlar kendi fikrine güvenmeyenlerdir; İslam’ın “Ben doğruyum, doğru bulmazsan seni öldürürüm” sözüyle özetlenebilecek bir slogana indirgenmesi nasıl bir ruh yüceliğinin işaretidir?
Bugün Müslümanlığını öne çıkararak toplumda yer edinenlerin çoğunu 1970’lerde dalga dalga solculaşan kişilerin durumuna benzetiyorum. Herkesin tek-tip düşünceye doğru itildiği bir sosyalist (veya Müslüman) coğrafya hayal etmek: Bundan daha büyük zulüm olur mu? İslam’ın tahayyülü bu mudur? Medinet’ül Fazıla’yı bile hayal edemeyen, Farabi çağının gerisine düşen bir anlayışla modern çağda düşünce öne sürülebilir mi? Bu olsa olsa otoriteryen, maddi-kalkınma retoriğiyle yetinip toplumu manevi düzlemde “ıslah” eden, tek tip, baskıcı bir islami düzen kurmak demektir. Yetmişlerdeki solcuların kalkınma retoriği bile bundan daha insancaydı; bugün böyle vahşi bir retorik kullanmak, din adına yola çıkan bir düşünceye yaraşır mı?
Sağcı-kalkınma retoriğinin mimarı Menderes’in izinde giden iktidarın, Menderes’le aynı söylemi kullanması dikkat çekicidir. “Bizimkiler” ve “onlar” ayrımı Menderes’in Vatan Cephesi’ni akla getirir. 1950’lerde Demokrat Parti’nin sandıktan aldığı güçle çoğulculuk diktatörlüğü kurduğu, günümüzde de bunun yinelendiği çok açıktır. Acaba bugün iktidar ne yaptığını bildiği için mi darbe çağrışımlarıyla uykusunu kaybetmiş, sokakları polisle doldurmuş, yargılama usüllerini hiçe saymış, kitlesel protestoları “idamlık suç” sayacak kadar oturduğu koltuğu mülk sayar hale gelmiştir?
Menderesli yıllarda da “kökü dışarıda” fikirlerden söz edilir, insanlar düşüncelerinden ötürü koğuşturulur, gazeteciler hapse atılır, işsiz bırakılırdı. Gazeteler ağır baskı altındaydı: Bütün bunlar ülkenin sonraki yıllardaki kamplaşmasına dayanak oluşturdu, hukukdışı bir yargılamayla trajik biçimde idam edilen Menderes ve arkadaşları, yönetimin askerleşmesi için hep gerekçe yapıldı, darbeler olağanlaştı, askerler “kurtarıcı” oldu. “Baskıyı ortadan kaldırmak” o zamanlar darbecilikle malul solcular da dahil hiç kimsenin aklına gelmiyordu. Mesele, baskı aygıtının kimin eline geçeceğiydi.
Bugün, zaman geçmiş, eski çamlar bardak olmuş, baskı aygıtı Menderes ekolünden gelenlerin eline geçmiştir. Fakat anladığım kadarıyla tarih tam da kaldığı yerden canlanmış, iktidar partisi soğuk savaş dönemi sağcılarının yaptığı şeyleri yinelemekle yetinmiştir. Çok sayıda öğrenci, gazeteci veya vatandaş gösteri yaptığı için hapsedilmiş, tiyatro oyunları bile ayaklanma provası olmakla itham edilmiştir. Ülkeyi George Orwell’ın distopyası olan 1984’ün karanlık atmosferine sürükleyen bu gelişmeler içler acısıdır: Ali İsmail Korkmaz’ı Eskişehir’de bir hiç uğruna döve döve öldüren polislere arka çıkan iktidarın Mısır’daki isyancılar için Mısır polisine ateş püskürmesi vicdan ve adaletle açıklanamaz. Bu, “biz” ve “onlar”ın uluslararası plana taşınmış şeklidir: Mısır’daki Sünni bizdendir ama Türkiye’deki alevi ve solcu “onlar”dandır diyen bir iktidarın adında adalet olsa ne olur, kalkınma olsa ne olur? Bu ülkenin başbakanı elli vatandaşımızın öldüğü bombalı saldırıda ölenleri “sünni kardeşlerimiz” diyerek anıyorsa, kendi ülkesindeki Gezi Parkı’nı lanetleyip Rabia Meydanı’na övgüler yağdırıyorsa ondan bu ülkeye hayır gelir mi? Oysa insanlık acısıyla yüreği yoğrulanlar polis kurşunuyla öldürülen Esma kadar, polis dayağıyla ölen Ali İsmail Korkmaz için de gözyaşı dökmelidir.
Türkiye her gün yeni, bağnaz bir açıklamayla ürpermektedir; adam kayırmacılık alıp başını gitmekte, bir politik partiye dönüşmüş olan polis baskısıyla vicdanlar sarsılmaktadır: Bu ülkede kötü düşler görmeden yaşayan kimse kalmamıştır.
Kamu birimlerindeki çapsız yöneticilerin “bizdendir” fikriyle bu kadar korunduğu başka bir çağ var mıdır? Bu ülkede skandalsız sınav, adam kayırmasız iş yapılamaz oldu; valilerle mahkeme başkanlarının, polislerle savcıların görev tanımı karıştı; cezaevi cezayerine, okul mokula dönüştü. Düşünün ki hala bu ülkenin YÖK’ü var, üniversite tepeden denetleniyor. Rektörlük seçimlerinde ise en çok oyu alan rektör adayının göreve gelmesi tesadüften ibaret; “atanması” gerekiyor: Ülkemizin en yüksek derecede eğitilmişleri bile kendi yöneticilerini seçmede ehil sayılmıyorlar.
Demek ki bu ülkede çoğunluğu eline geçiren, kendisine zulüm yaptığını söylediği bütün kurumları da eline geçiriyor; nedense aynı zulmü başkalarına yapmaya başlıyor fakat zalimken kendi yaptığını haklı görüyor.
“Bir dava için” iktidar olmak budur ve ne yazık ki böyle iktidar olmak haksızlığı yaygınlaştırmak anlamına gelmektedir.
“Katli vaciptir” sözüyle hiçbir problemi olmayan Müslümanla içinde bulunduğumuz çağın vicdanı bağdaşmaz. Laiklik adı altında insanlara baskı yapılması elbette çağa aykırıydı; fakat öte yandan içinde bulunduğumuz çağ, laikçiliği eleştirenlerden özgür toplum savunusu beklemektedir: Kahrolsun sekülerizm diyerek “özgürlükçülük yapan”lar, mezbahada koyunların yaşadıkları sürece yaşam hakkına dokunulmadığını söyleyenlere benzerler. Bu halleriyle dilsiz şeytan olsalar iyi: Düpedüz şeytandırlar.

GARİP ŞİİRİ



Yazar şiirin ışığında dolaşmayı sever; bilir ki, imge denizindeki her çağrışım yolculuğu, ruhun esenliğine varır. İmgesel sözün yinelendikçe yeni anlamlar üretmesi de hayranlık uyandırıcıdır; bu nedenle şiirde yanlış anlama yoktur.
Yazar şairin bu üstünlüğünü kıskanır.
Şairin bir sözle puf diye yelkenlerini şişirdiği kalyonlara gözünü diken yazar hoplaya zıplaya giden, rodeo atı taklidi yapan ve bordasındaki bütün denizcileri silkeleyen o sarhoş gemide olmanın düşünü kurar. Çünkü şairin sözü dümensizdir, her anlama gelir! Oysa yazar, vagonları birbirine bağlayıp çeken lokomotife benzer, yoldur onun dümeni; anlamdır, bütünleyici akıldır.
Şair kırar, yazar kurar. Şair ormanı özetleyen ağaçtır, yazar her ağacı farklarıyla içeren orman. Yazar Perikles gibi uzun mektuplar sever, şair ise Lakoon’dur: “Evet” ya da “Hayır” onun işini görür. Dağın tepesine buluttan bir şapka kondurmak şair işidir; yazar bulutların arasında kendini sınayan bir derviş gibi, kendi ruhunda insanlığı arar; o şapkayla değil, şapkanın altındakiyle ilgilidir.
Sözü akıl ışığıyla yontmak, sözcük işçiliği, şaire düşer: Şair, kitlelerin söz düzenine yön veren bir büyücüdür. O, rüzgarı bir ıslıkla durdurur, yığınlara rüzgar gibi ıslıklar çaldırır. Hiçbir sanatçı, şairin sahnedeki duruşuyla boy ölçüşemez; şair sahneye çıksa da müzisyenler gibi saz arkadaşları yoktur, o tektir. Şairin sözü, yoğunlaşmış emektir ve bütün sanatlar şair sözünün tek oluşunu, müzisyenin kitleleri kolayca kavrayabilmesinden daha çok kıskanır. Şair sözü iki kule arasına gerilmiş bir ipte yürüyüp, aşağıdaki tramplene doğru uçan ve zıplama biçimiyle hayranlık yaratan akrobatlıktır. Bu ustalık izleyicilerin kubbeyi titreten ortak hayranlık sesiyle bütünleşir: Bu nedenle kitlelerin hep bir ağızdan ünlediği şiir sözü pek azdır, çünkü yığınları coşturacak söz, akrobatını bekler.
Garip şiiri, dörtlük, koşma, yahut en radikal yoldan serbest uyak içinde kendini ifade eden şiire “nereye vuracağı bilinmeyen mahallenin delisi” gibi vurdu. Konuşur gibiydi, sözü yüksek görünmüyordu, ev aralarını, dokları, fıstık ağaçlarını anlatıyor, somut varlıklarla ilgileniyormuş gibi yapıyordu. Mahalleli okumuş oğlan tiplemesine çok yakışıyordu, erkekti ama kadını da başka türlü görüyordu, “böyle yatılmaz ki” diyordu, Rimbaud’yu okumakla yetinmiyor, dilimize çevirebiliyordu, Freud’dan haberi vardı, bilinçakışı tekniğini kullanmaktan söz ediyordu.

Bulutların çıkınında
Mis kokulu güvercinleri gökyüzünün
Çıldırtırlar insan gözlü kedileri
Ay doğar kuyulara yalınayak
Telgrafın tellerinde gemi leşleri

Yürürken sık soluk aldığı belli, bezgin duruşlu, şişman, eli bastonlu, gıdısı geniş, hüzünlü, davudi ritmle söz kuran ustalar onlara bastonla vurmayı çok isterdi ama Garip şairleri ihtiyarlara neşe içinde takılmayı seven gençler olduğundan mahalle kahvesinde kavga çıkmadı. Garipçiler hep genç kalacak ihtiyarlar olmayı bu yüzden başardılar: Hep yaşlı doğan gençlerin şiiri de bu yüzden Garip’le birlikte müzelik oldu.
Garip şiiri, dilimizin üzerindeki bütün pası ve kiri silip atmıştır; ne zaman bir Garip şiiri okusam dilimizin parlaklığını ilk defa fark ediyormuş gibi şaşarım. Bunun nasıl başarıldığını bilmiyorum, anladığım şudur ki günümüzdeki alışılmış, sayısız örneği olan ifade, Garip şiirinin hiç benzeri olmayan dil coğrafyasından doğmuştu. Bu, eski sözlerle dolu bir volkanik kayalıkta güçlükle, hoplaya zıplaya ilerlerken, ansızın yağ gibi kaymaya başlamaktı. Dikenli tarladan çıkıp çiçekli, renkli, cıvıl cıvıl bir bahçeye dalmayı esinliyordu: “Gemlik’e doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma” ifadesi kadar şiir dışı ama yeniydi; “Bir kadının suya değiyor ayakları” ifadesi kadar lirik ve benzeri yok bir imgelemdi.
Otuzların Güneş Dil Kuramı’ndan esinlendiği akla gelebilir: Çok yalın ve başka bir dilin çağrışımına kapalı olan Garip şiiri, sözüyle milliyetçilik çağrışımları arasında hiçbir bağ kurmadığı için Güneş’ten de Ay’dan da münezzehtir ve has anlamıyla tertemizdir. Çünkü şiir saf anadildir; Garip bunu fark eden ve Nedim’den sonraki “büyük dil dönüşümü trapezi”nden atlayan ilk modern akrobat oldu.
Tozları silkelenmiş, ışıl ışıl bir dille doğmuştur Garip. Silkelenen toz, bu dilin üzerindeki ağdalı benzetmeler ve terkiplerdi. Kölece boyun eğişle temennah eden övgü dilinden sıyrılıp, kimseyi umursamayan, kendi başına buyruk, yaşam sever kentli insanın dili icat edilmişti!
Garip Şiiri, İkinci Yeni’nin öncü birliğidir, İkinci Yeni’ye kocaman bir kafa golü pası atan sol açığımız olur. Garip Şiiri dil işçilerinin görünmez ruh klavuzudur; şairi ve yazarı dilimizin her işiyle meşgul etmeyi başarmıştır. Garip şiiri dünyalı, geleneği anlamış ve dönüştürmüş insan tipinin çekirdeğidir. Filozoflukla şiir arasındaki sınırı inceltmiş, Türkçenin felsefeye en yakın sesi olmuştur.
Yazarlar Garip’in ve onun meşru çocuğu İkinci Yeni’nin ışığında uzaklara açılmayı sevmiştir; çünkü anlamışlardır ki, söz denizindeki her ruhun esenliği mutlaka iyi bir hedefe varır.
Garipçiler apolitik olmakla suçlanmışlardır, fakat unutmayalım, onlar entelektüeldir: “Kelle fiyatına hürriyet/esirlik bedava” diyen şair, sanatçının partili olmayacağını sezmiş kişidir. Garipçiler için sözün yaptığı devrim daha derinliklidir: Birinci Yeni’dir bu, dilimizin cumhuriyet çağındaki en büyük şiirsel silkelenişidir. Bu yüzden Garip’in tozu curufu, günlük dil döküntüsü başlangıçta çoktur: Dedim ya bugünden bakınca öyle görünür, siz asıl o çağa gidip de bir bakın, Garip’in en sıradan görünen sözlerinin bile o dönemde nasıl beklenmedik, yeni, devrimci  ve “garip” olduğunu görürsünüz.
Onlar bir avuç insan olarak kitlelerin söz düzenine yön veren büyücülerdi. Onlar rüzgarı bir ıslıkla durdurmuş, yığınlara rüzgar gibi ıslıklar çaldırmışlardı.

Sözcükler Dergisi Mart 2014