"Zamanı Kalenderce Çözümlüyorum"



Kalenderiye, üç ayrı dönemde geçiyor, her biri üçer günde yaşanan üç bölümden oluşuyor. İnsani zaafları, şaşırma ve irkilme hissiyatını, hakikati ararken ölümün kıyılarında dolaşan insanları, iyiliği ve utanmayı hatırlatıyor. Gürsel Korat, Zaman Yeli ve Güvercine Ağıt romanlarında olduğu gibi yine bir Kapadokya hikâyesi anlatıyor. Özgün deyiş, mecaz ve lehçeler kullanan Korat, memleket edebiyatının özgün sesli bir anlatıcısı olarak yazarlık yolculuğunu sürdürüyor. Kalenderiye, Gürsel Korat’tan bugüne ve yarına seslenen bir roman. Yazar Gürsel Korat'la son kitabı Kalanderiye üzerine konuştuk.

TOLGA YENİGÜN

- Kalenderiye, Zaman Yeli ile başladığınız ve Güvercin'e Ağıt'la genişlettiğiniz bir dörtlemenin üçüncü kitabı olarak yayımlanıyor. Ancak diğer iki kitap gibi, birbirinden tümüyle bağımsız olarak da okunabileceğini göz ardı etmeden şunu sormak isterim: Kalenderiye, bugüne kadar pek de denenmemiş bir teknikle ve dille yazılmış bir roman. anlatının katmanlılığı açısından içerikle çok uyumlu olan bu tekniği ve dili neden seçtiniz ?

- Bunun en büyük nedeni, yazar olarak "edebiyatın merkezine" hep uzak durduğum gibi, yazı dilinde de İstanbul merkezli dile uzak duran bir ürün ortaya koyma isteğidir. Şüphesiz ki İstanbul'un edebiyatımızın ve dilimizin merkezi olmasına hiçbir itirazım yok. Bu dil edebiyatımızın eksenidir ve oradan yazmaya devam edeceğiz. Fakat bir edebiyatçının kendine sorması gereken soru nasıl bir yenilik ortaya koyabileceğidir; ben bununla ilgili sayısız söz söyledim, burada yinelemek istemem. Burada belirtmem gereken şey şu: Madem ben özellikle Kapadokya eksenli romanlarımda merkezden (Osmanlı'dan, İstanbul'dan) uzak bir noktayı (Selçuklu'yu, Kalenderileri) seçiyorum, dilsel bakımdan da merkez dışı bir seçim yapmak durumunda da değil miyim? Bu soru içimde ışıdığında ne yapacağımı bilmiyordum, Zaman Yeli'nde, Güvercine Ağıt'ta yer yer denemeler yapmıştım ama bunu bir metnin tümüne yayarsam ne olacak sorusu bana çok düşündürücü görünmekteydi.


- Anlatım tekniği olarak, daha önce hiçbir örneğiyle karşılaşmadığımız bir üçüncü bölüm var; nasıl ortaya çıktı bu?

- Çocukluğumdan beri bir olayı anlatan kişinin yalnızca söz söylemediğini, birtakım jestler, tekrar eden sesler, önem verilen şeyi öne çıkartan ve vurgulayan beden hareketleri edindiğini gözlemişimdir. Bunu metne geçirmenin yolu, kanımca, o hareketleri tanımlamak değil, o hareketlere uygun bir dil yaratmak olabilirdi. Ben Kalenderiye ile Orta Anadolu'nun ve özellikle Kayseri'nin en belirgin ses özelliklerini yazımın göbeğine oturttum. Yalnızca Kayseri'yi değil, Yozgat'ı, Çorum'u, Niğde'yi, Nevşehir, Kırşehir ve Konya'yı kapsayan bir söyleyiş ortalaması seçerek, bir yığın sözcük uydurarak, anlaşılmayacağını hiç düşünmeden, metnin gösterdiği sınırları da geçmeden anlatmaya başladım. Buna gerçekten bir anlık aydınlanma sonucunda karar verdiğimi belirtmeliyim. Ne olacağını, bunun sonunun neye varacağını hiç bilmiyordum. Dahası bunu öyle yazmaktan kendimi alıkoyamıyor, sürüklenerek yazıyordum. Metin en zorlu felsefi hakikatleri günlük dile çevirmemi sağlıyordu, en karmaşık toplumsal sorunlar anlatıcının basit bir tanımıyla çözümleniyordu. Böyle bir yaratıcılık münzeviliğini daha önce de yaşadım ama bu en unutulmazı oldu: Kalenderiye'yi çözüme kavuşturan üçüncü bölüm ve dolayısıyla orada kurduğum dil, yaşamımda süregiden ne varsa hepsini dondurup beni içine çekti. Köleler gibi çalıştım. Metni adeta sayıkladım. Çok şaşırıyor ve çok eğleniyordum. Ben böyle bir şeyi, bu yoğunlukla daha önce hiç yaşamadım.


- Selçuklu dilini yeniden yaratırken nasıl bir yöntem izlediniz ? Ne yaptınız ?

- Yeni sözcükler uydurdum, hepsini anımsamam zor. Örneğin "Gülümük verdi" dedim bir iki yerde, gülümsedi desem, o dilin içinde o kadar yeni duruyordu ki böyle söyledim. Herkeş dombuş dombuş gülüştü, derken dombuş sözcüğünü elbette uydurmuştum. Horozlar öttü demek yerine üğledi demeyi yeğledim, bir yerde de üğzüledi dedim; bu sözcükleri aslında başka bir dil kurulduğu izleniminin temel direkleri olarak metne saldığım çok açık. Bu temel direkler arasında anlatım ritmini veren ses tekrarlarını kurmamın da çok büyük bir etkisi olduğu ise tartışmasız.


- Romanın başından sonuna bir çok katmanlılık olduğunu söylüyorsunuz, neler var mesela?

- Burada Hıristiyan dünyasının (Özellikle Venedikli ve Rum tüccarların) Osmanlı'dan bağımsız, yarattıkları başka bir kültürel öbek öze çarpıyor, merkezden uzak duruş var (Kayseri, Kalenderiler), özel olarak Kalenderiliğin çok içeriden anlatımı var, kadın dünyası özel bir konu olarak duruyor, bir de Osmanlı'nın Anadolu'ya gerçekten dışarıdan bakan gözü var.


- Güvercin'e Ağıt'ta yer alan deyişlerin, şiirlerin ve romanın parçası kıldığınız kimi sözlerin alıntı olduğunu düşünenler olmuştur, bu nedenle de sık sık bu konuda açıklama yapmak gereği duydunuz, şimdi Kalenderiye için böyle bir düşünce oluşmadan neler söylemeniz gerekiyor ?


- Zaman Yeli'nden başlayarak üç kitaptır, metne uygun dil yaratma çabasının yanı sıra, bir de kitaba uygun deyişler, nefesler, anagramlar, kitabeler yazdım. Üç kitap boyunca yalnızca İştar Yazıtı'ndan bir cümle aldım, bir de ünlü SATOR AREPO anagramını alıp ona Hitit-Asur dili karışık bir nazire yazdım. Yani büyülü kare olarak da anılan o Latince anagramın tıpkısını başka bir dilde kuramasaydım, kullanmayacaktım. Kalenderiye'de de bir iki alıntı var: Kitab-ı Mukaddes'in Karamanlıcasından yaptığım alıntı hemen görülecektir: "Ey enmede goğleri eğen Allah, diye başlayan ve "sevin ey güveysiz gelin" diye biten o dua, beni romanı o dilde yazmaya iten en büyük etkenlerden biri olmuştur. Kalenderiye'de çok sevdiğim bir mezar taşından da alıntı vardır: Ey dost bana ziyarete mi geldin?
Bunlar dışında rahibin ettiği Latince dualar doğal olarak alıntıdır. Gerisi tümüyle benimdir, hatta bana özgüdür.


- Sizi özellikle neden Kalenderilik ilgilendiriyor, bu ilgiyi tıpkı dil anlayışında olduğu gibi merkeze uzaklık ya da merkezden ayrılık olarak değerlendirmek mümkün mü?

- Zaman Yeli'nde yazılanlara bir bakalım: O romanda ortodoksiden sapmış yığınların ayaklanması anlatıldı. Zaman Yeli, şehirlerdeki Sünni azınlık egemenliğini reddeden, ona karşı koyan Baba İshak asilerinin yarattığı fikir karmaşasını bir veri olarak ele aldı. Bu fikir Kapadokya Hıristiyan komünlerinde, yoksullukla kendini sınayan Müslüman dervişlerde, aynı çileye Müslümanlardan yüzyıllar önce başlayan Hıristiyan keşişlerde, yoksul düşen geniş yığınlarda ne etki uyandırmıştı? Ben bir toplumsal açıklama yapmak amacıyla yazmadığım için hayali bir toplum düzeni kurdum, orada tüm dinlerin heretiklerini (sapkınlarını diyeceğim hakaret gibi oluyor, oysa bunu bir değer yargısı kullanarak yazmıyorum) ele aldım. Güvercine Ağıt'a gelindiğinde çizgi dışına çıkan Müslüman Batınilik yenilmişti ama geniş bir coğrafyada izi sürülebiliyordu. 1294 yılındaydık ve pek çok bileşke, bugün halk tipi İslam denen çizginin uçlarını sivriltmişti. Kalenderiye 1527 yılına geldiğimizde bunun merkezi tanımamış ve hep isyancı kalmış heretiklerin Anadolu'ya nasıl damgasını vurduğunu gösterir artık. Bugün halk islamı denen şeyin kaynaklarına sezgisel bir bakıştır. Şu ya da bu şöyle olmalıydı diyen bir bakışım yok, beni anlamak ilgilendiriyor, taraf olmak değil. Ben Sünni otoritenin de, Batıni zümrelerin de taraftarı değilim. Çünkü hem romancı olarak hem de bir insan olarak romanda dinsel, siyasal veya bilimsel açıklamalar ve tarafgirlik bulunmasını reddederim.
Öte yandan Kalenderlerin merkeze uzaklığı benimle benzer bir ruh ikliminde durduklarını hep aklıma getirmiştir. Benimki salt siyasal bir itiraz değil, belki romantik bir itiraz; merkeze yakın durmayan dağda bayırda günlük hayatın içinde duruyor. Öyle şekle uymak zorunluluğu, edebi, erkânı yok. Din baskısı yok. Siyaset hükümranlığı için savaş yok. Belki merkezden uzaklık biraz benim için de böyle. İnceliğin şekil şartlarını bilmem ve sevmem ben. Ama kaba değilim. Romanım da böyle olsun isterim.


- Kalenderilerde sizi etkileyen şey nedir?

- Şüphesiz Kalenderilik, Mevlevilik, İslam felsefesi ve Hıristiyanlık hakkında çok şey biliyorum. Bu bilginin kitaplarıma bilgi olarak değil de, özümsenmiş insan davranışı olarak girmesi için elimden ne gelirse yaptığımı sanıyorum. Bu nedenle tarihi açıklayan roman yazmayı da, yazdığını iddia etmeyi de saçma buldum.
Kalenderlerin beni etkileyen yanı, hakikat arayıcısı olmalarıdır. Bağnaz değildirler. Evren, Tanrı, gelecek, dün, ahlak, kibir, mülkiyet gibi insanların tabusu durumundaki pek çok şeyi korkusuzca tartışmış, her gün söylenen alıp dinsel sözlerin başka bir anlamı olabileceğini akla düşürmüşlerdir. Bu nedenle ben Melami düşünce ışığında akıl yürütmenin zevkine vardım, romanda bunun pek çok örneğini göreceksiniz. Tanrı'nın kaderi var mıdır sorusu aklıma geldiyse bundandır; Allah'ı her an düşünmek, asıl günah bu değil mi sorusunu sordumsa bundandır. Kalenderler gibi şiirler, risaleler yazıyorum, bundandır. Ama bir yandan da biliyorum ki her türlü düşüncenin bağnazlığı vardır, bilimin bile. Bu nedenle ben Kalenderler çok haklıydı, şöyleydi böyleydi demekten hep uzak duruyorum. Sadece bugün melamet ehli pek çok insanın nasıl Sünni ideolojinin bir neferi haline getirildiğine bakıp gülüyorum. Çevrenize bir bakın, "Tanrı benim demek alçakgönüllülüktür. Asıl Tanrı'nın kuluyum demek büyüklük taslamak anlamına gelir. Yani bir ben, bir de o var demektir" diyen Fihi Ma Fih'teki Mevlana'yı görebiliyor musunuz?
Kalenderleri bugün yaşamadıklarına üzülerek ve çok büyük sözler ettikleri için çok seviyorum. Çünkü Kalenderler gibi yaşayanların topluca yakıldığı, oruç tutmayanların öldürüldüğü, dine itibar etmeyenlerin dışlandığı bu çağda belki de onlarla özdeşleşerek bağnazlığı lanetlememiz ve barbarlığı dışlamamız mümkün olacaktır.

31 Aralık 2008 Cumhuriyet Portal

"FLÂNEUR"

 
                                                                                                                G.Korat, 2010, Paris



Çokluk denizinde yunmak herkese vergi değildir: Bir sanattır kalabalığın tadını çıkarmak; beşiğinde bir periden kılık değiştirme, maske zevkini, ev kinini, yolculuk tutkusunu almış kişi, yalnız o kişi, canlılıkta kana kana sarhoş olur, hem de insan türünün sırtından sağlar içkisini. Yalnızlığını kalabalıklandırmasını bilmeyen, telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını da bilmez.
                                                                                    Charles Pierre Baudelaire[1]


         Gürsel Korat

Walter Benjamin, pasajlar üzerine denemelerinde özellikle "flâneur" kavramı üzerinde durur ve Baudelaire incelemesini bunun üzerine kurar. Kent ile edebi hakikat arasında nasıl bir ilişki vardır? Duygular ve algıları biçimleyen toplumsal varlığın caddeler ve sokaklarla ilişkisi nedir? Kent romantiği nedir?
"Pasajlar"ı Türkçeleştiren Ahmet Cemal, flâneur sözcüğünün Fransızca'da "avare gezgin" anlamına geldiğini ve "avare dolaşırken aynı zamanda çevrenin izlenimleriyle düşünce üreten kişi" demek olduğunu yazıyor.[2]
Paris Jouffroy Pasajı

Öte yandan flâneur'ün anlamı pasajlarla da ilgili görünüyor. Geniş kaldırımlar ve pasajlar yapıldıktan sonra flâneur'ün ortaya çıktığı anlaşılıyor. "Flâneur, geniş kalabalıklar arasında sıkılmayan, kendini bina cephelerinin arasında evindeymiş gibi duyumsayan kişidir. Flâneur görünüşte tembel, özünde bir gözlemcinin uyanıklığı ile donanmış kişidir."
Çünkü pasajlar modernizmin simgesidir, bilimin keskinliğini ve geleceğe güvenini simgeler. Baudelaire de, bilimle felsefenin birlikte ilerlediğini düşünen bir edebiyatçı. Ona izlenimlerini kent kalabalığı içinde "damıtan" dışa dönük bir yalnızlık düşmüştür. "Kalabalık" diyor Benjamin, "lânetlinin yalnızca en yeni sığınağı değildir; aynı zamanda toplumdışı kılınmış insanın kullandığı en yeni uyuşturucudur. Flâneur, kalabalık içerisinde yaşayan, terk edilmiş kişidir."
Demek ki flâneur, tüm sınıf ve katmanların aynı kent merkezinde toplanabildiği, tek merkezli, on dokuzuncu yüzyıl kentine ait bir kavramdır. Oysa çağımız “çok merkezli” şehirler çağıdır ve kent avaresinin, yalnızlığını sınayacağı pek çok pasaj, kredi kartı olmayanlarla yüzleşmeyecek kadar sterilize olmuştur. Günümüzde flâneur kavramını bilecek avare kalmamıştır. Artık flâneur kavramı, bunu yakasına bir fiyaka olarak tutuşturan şımarık burjuva çocuklarının entelektüel sakızıdır.
Çünkü bu hız çağında entelektüelin kent kalabalıklarından bir düşünce damıtması olanaksızdır. Olsa olsa duygu damıtır ki bu da ancak hız duygusudur. Hız arttıkça algılama yavaşlar; modern kent algısız duyguların, coşkuların ve düşünce boşluğunun mekânı haline gelir.
Düşünce üreten kişi kent kalabalığını sevemez artık; çünkü kent kalabalığından bilime ve sanata ilişkin sonuçlar çıkarması güçleşmiştir. Kent ve birey ilişkisinin nevrotik doğası onu ürkütür, ancak köye yerleşemeyecek kadar kentli olduğu için iki bunalım arasında sıkışmıştır; henüz köy yalnızlığı ile kent kalabalığı arasında yeğlenecek bir ara nokta yoktur.
Ancak yine de, Marx'ın Manifesto'da öne sürdüğü "kırsal yaşam aptallaştırır" tezinin çok yakın bir gelecekte geçersiz hale geleceğini düşünüyorum. Bunu Başkalaşım adlı öyküme konu edecek kadar benimsediğim için[3] rahatça “kuramını” da yazabilirim: Çok yakın bir gelecekte teknolojinin, kırsal alanı "zenginlerin yeri" haline getireceğinden eminim. Yüksek apartmanlar ve kalabalık şehirler, geniş bahçeli yüksek duvarlı kır evlerinin karşısında "proletaryanın mekânı" rolünü oynayacak. Kırlar burjuvazi, kentler proletarya ve orta sınıf arasında bölüşülecek. Kent, postmodern dünyada aptallığın ve nevrozun mekânı rolünü oynayacak. Kentliler kırda doğup büyüyenlerin bebeklerine gıpta ile bakacaklar, çünkü onların beton saksıda büyüttükleri çiçek her halükârda solgun olacak.             
İşte ben, bu, kentleri aşan yaşam biçimlerinin gözlemcisiyim; tıpkı flâneur gibi gezip gördüklerimden içsel bir sonuç çıkartırım, ancak ne geniş bulvarlar mekânımdır ne de metro kalabalıkları. Ben birbirini ezercesine kent dışındaki özel sitelere yığılan insan kalabalıklarını izleyip bundan acı kehânetlere varırım. Yeni kentleşme mantığı, şehir merkezindeki pasajın veya çarşının sonunun geldiğini gösteriyor; kentler, uydu kentler arasında paylaşılarak sınıflar arasına kesin çizgiler çekiliyor. Yeni uydu kentlerde, oyuncakçıdan parfümeriye, lokantadan bara kadar her şeyi içeren "pasajlar" merkez nokta olarak düzenleniyor. Ortaçağda dinsel yapı merkezde olurdu. Burjuvazi kamusal alanın merkezini devlet değil, sermaye haline getirerek çok köklü bir kopuş gerçekleştirdi ama en azından, ilk burjuva kent düzeninde sınıf farklarının altı bu kadar çizilmemiş, insanlar ayrı mekanlarda alışveriş etmeye yönlendirilmemişti. Parası olmayanlar vitrinlere bakıp kalıyor, "kelle fiyatına hürriyet" diyerek bağırabiliyordu. Burjuva kent merkezinde, avare ile burjuva, serseri ile iş güç sahibi kişi, birbirinin ayağına basabilirken, postmodern dönem burjuva kentinde, insanlar beğenileri bile birbirine benzeyen gruplara dönüştürüldü; şehir siteleri, sınıfları, kültür gruplarını ve hatta cemaatleri birbirinden ayırdı. Charlie Chaplin'in "Şarlo"suna, onun filmlerindeki polise ve yumurcağa, açların tokların suratına pasta geçirdiği, tokların haliyle eğlendiği sahnelere gerek kalmadı; bunlar tokların toklar arasında gerçekleştirdiği eğlencelere dönüşürken, yoksullar arasında hayal bile edilemez hale geldi.
Böylece kent, farklılıklardan güç alarak dinamizm kazanan insanların ortak mekânı olma özelliğini yitiriyor; hep benzer şeylere ilgi duyan insanların, aptallaştırıcı tekdüzeliğinin mekânı oluyor.
Baudelaire çağında kent, gelişmenin ve modernist ilerlemenin simgesiydi. O çağda kent övgüsü anlaşılır bir şeydi. Ama günümüzde, bu koşullarda kent övgüsü yapmak için azıcık sersem olmak gerek. Çünkü kentler, artık insanlığın geleceği olmaktan çıktı.

Atina Kolonaki'de Bir Pasaj

Baudelaire'in modernist bir tepki ile tutkuları ve karar verebilme gücünü yüceltmesine karşılık romantizmin özveri ve kendini adayışı yücelttiğini yazan Benjamin, benim neden flâneur'ün yolundan gidemeyeceğimi de açıklamış oluyor: Çağımızda tutkular ve karar verebilme gücü artık yalnızca bilgiyi ve sermayeyi elinde tutanların yapabileceği şey. Oysa küreselleşme ile sürekli bir azınlık lehine yükselen refah, çoğunluk için acı ve mutsuzluktan başka ne getirdi? "Kırlarda" yüz binlerle ifade edilen ölümler başlamadı mı? Afrika tükenmedi mi? Güney Asya bir lânetliler diyarı haline gelmedi mi? Bu dünyada tutku ve karar verme gücü taşımak yerine, insanlık değerlerine ve özveriye kendini adayıştan başka yüceltilebilecek daha değerli bir şey kaldı mı?
Flâneur değilim ben, kentlerden umudunu kesmiş bir kentliyim; estetiği daha çok geçmişte, aklı gelecekte arayan bir romantiğim.

[1]Baudelaire, Paris Sıkıntısı, Çev. Tahsin Yücel, s.27 Adam Yayınları İstanbul 1982
[2]Walter Benjamin, Pasajlar, Çev. Ahmet Cemal, s. 81, Yapı Kredi Yayınları İstanbul, 1995
[3]Bkz. Gürsel Korat, Gölgenin Canı, Can Yayınları, İstanbul 2004 ve Ayrıca iki kitap bir arada basılan Dalgın Dağlar YKY 2017


YKY Kitaplık Sayı 113

ALFABEYE OTUZUNCU HARF!

Fotoğraf: Ali Kangal 2008

Sözleşi-Yazmaşı

Nazmi Solak



Gürsel Korat’a son kitabı Kalenderiye ile ilgili olarak sorular sormak istedim. Baktım ki nazal n harfi kullanmış kitapta. Böylece alfabemizin harf sayısını otuza çıkarmış. Ben de diğer harflerin ne suçu var diyerek harflerin sırasını karıştırdım ve sordum. Parlak bir fikir sandım ya değilmiş. Tuhaf yanıtlar aldım… Yeryüzünde örneği görülmemiş bir röportaj oldu.


-Nazal N?

-Niye bu harfte ısrar ettiğimi soruyon dimek? Bazar yirindeki hac’emmiye bunu bir sor da gorek!

A
Anlatım tekniği mi? Şöyle diyeyim: Çocukluğumdan beri bir olayı anlatan kişinin yalnızca söz söylemediğini, birtakım jestler, tekrar eden sesler, önem verilen şeyi öne çıkartan ve vurgulayan beden hareketleri edindiğini gözledim. Bunu metne geçirmenin yolu, kanımca, o hareketleri tanımlamak değil, o hareketlere uygun bir dil yaratmak olabilirdi. Ben Kalenderiye ile Orta Anadolu’nun ve özellikle Kayseri’nin en belirgin ses özelliklerini yazımın göbeğine oturttum. Yalnızca Kayseri’yi değil, Yozgat’ı, Çorum’u, Niğde’yi, Nevşehir, Kırşehir ve Konya’yı kapsayan bir söyleyiş ortalaması seçerek, bir yığın sözcük uydurarak, anlaşılmayacağını hiç düşünmeden, metnin gösterdiği sınırları da geçmeden anlatmaya başladım.

A!
Geçelim ağa! Yiter bu gadarı.

B
Bahri Efendi. Kayseri’ye gelen paşa. İyi adamdır. Vergi almaya gelmiştir. Kayserililerin seveceği bir iş değildir yaptığı.

C
Cınnakcı Behram Paşa. Tırnakçı demenin Kayserilicesi. Romanda cehendemin zımarasına dah idilen namıssız.

Ç
Çok katmanlılık şöyle sağlandı: Hıristiyan dünyasının (Özellikle Venedikli ve Rum tüccarların) Osmanlı’dan bağımsız, yarattıkları kültürel öbek bir yanda, merkezden uzak duruş (Kayseri, Kalenderiler) ve özel olarak Kalenderilik öbür yanda. Kadın dünyasına gelince, o özel bir konu olarak duruyor. Bir de Osmanlıları unutmayalım.

D
Dili yeniden nasıl yarattım? Nasıl bir yol izledim?
Yeni sözcükler uydurdum, biraz. Örneğin “Gülümük verdi” dedim bir iki yerde, “gülümsedi” desem, o dilin içinde o kadar yeni duruyordu ki böyle söyledim. “Herkeş dombuş dombuş gülüştü” derken dombuş sözcüğünü elbette uydurmuştum. Horozlar öttü demek yerine üğledi demeyi yeğledim, bir yerde de üğzüledi dedim; daha fazlası yaptığı gözbağının sırrını veren hokkabazın haline düşmek olur.

E
Ezeli Kamer Dede. Simantikos Yosif de derler, Yusuf Can da. Onu anlatan sayı üç’tür. Anlatılması bir hayli güçtür.

F
Soru? Soruyu anlamadım. Geçelim.

G
Benden söz etmeyelim bu sefer. Ha, gamçaklama, dümçükleme gibi sözleri senden esinlendim, dirsekleyip durmana gerek yok. Dimdirik oldum, yiter.

H
Hristo. Canım çocuk. Romanımın kilit adamlarından biridir. Çok severim.

K
Kalenderlik kendini göğün takvimine uyduran, nefsini açlıkla sınayan, Tanrı’ya çile çekerek, melâmet yolunda ilerleyerek ulaşılacağını düşünen kişilerin işidir. Kalender, alçakgönüllüdür.
Kalenderlerin beni etkileyen yanı, hakikat arayıcısı olmalarıdır. Bağnaz değildirler. Evren, Tanrı, gelecek, dün, ahlak, kibir, mülkiyet gibi insanların tabusu durumundaki pek çok şeyi korkusuzca tartışmış, her gün söylenen dinsel söz kalıplarının başka bir anlamı olabileceğini akla düşürmüşlerdir. Bu nedenle ben Melami düşünce ışığında akıl yürütmenin zevkine vardım, romanda bunun pek çok örneğini göreceksiniz. "Tanrı’nın kaderi var mıdır" sorusu aklıma geldiyse bundandır; “Allah’ı her an düşünmek, asıl günah bu değil mi” sorusunu sordumsa bundandır. Kalenderler gibi şiirler, risaleler yazıyorum, bundandır. Ama bir yandan da biliyorum ki her türlü düşüncenin bağnazlığı vardır, bilimin bile. Bu nedenle ben “Kalenderler çok haklıydı, şöyleydi böyleydi” demekten hep uzak duruyorum. Sadece bugün melâmet ehli pek çok insanın nasıl Sünni ideolojinin bir neferi haline getirildiğine bakıp gülüyorum. Çevrene bir bak hele, “Tanrı benim demek alçakgönüllülüktür. Asıl Tanrı’nın kuluyum demek büyüklük taslamak anlamına gelir. Yani bir ben, bir de o var demektir” diyen Fihi Ma Fih’teki Mevlana’yı görebiliyor musun?

M
Hah Mevlana’nın yerine bu harfteki adam gelir işte: Molla Emin. Gözünün biri küçük. Gözkapağı düşük. Yeterli ip ucu.

M!
Daha başkaları da var elbet: Manzoni gibi. Kalender’i Calendar olarak yazandır. Önemli adamdır.

N
Nurusefa.Cazının biri.

O
Ortodoksi, her dindeki merkezi temsil eden, bağnaz görüştür. Kalender buna itiraz edendir.

P
“Perizad” de, orada dur. Ben söz edemem onun hakkında.

S
Saruhan. Sahnemizdir. Dünyamızın sahnesi. Acayip bir yerdir. İnsan orada bir başka olur.

T
Romancı nasıl taraf olsun? Olur mu öyle şey! Beni anlamak ilgilendiriyor, taraf olmak değil. Ben Sünni otoritenin de, Batıni zümrelerin de taraftarı değilim. Çünkü hem romancı olarak hem de bir insan olarak romanda dinsel, siyasal veya bilimsel açıklamalar ve tarafgirlik bulunmasını reddederim.
Öte yandan Kalenderlerin merkeze uzaklığı benimle benzer bir ruh ikliminde durduklarını hep aklıma getirmiştir.

U
Uyarı şu: Zaman Yeli’nden başlayarak üç kitaptır, metne uygun dil yaratma çabasının yanı sıra, bir de kitaba uygun deyişler, nefesler, anagramlar, kitabeler yazdığımı unutmayalım. Üç kitap boyunca yalnızca İştar Yazıtı’ndan bir cümle aldım, bir de ünlü SATOR AREPO anagramını alıp ona Hitit-Asur dili karışık bir nazire yazdım. Yani “büyülü kare” olarak da anılan o Latince anagramın tıpkısını başka bir dilde kuramasaydım, kullanmayacaktım. Kalenderiye’de de bir iki alıntı var: Kitab-ı Mukaddes’in Karamanlıcasından yaptığım alıntı hemen görülecektir: “Ey enmede goğleri eğen Allah” diye başlayan ve “sevin ey güveysiz gelin” diye biten o dua, beni o dilde roman yazmaya iten en büyük etkenlerden biri olmuştur. Kalenderiye’de çok sevdiğim bir mezar taşından da alıntı vardır: “Ey dost bana ziyarete mi geldin?”
Bunlar dışında rahibin ettiği Latince dualar doğal olarak alıntıdır. Gerisi tümüyle benimdir, hatta bana özgüdür. Uyarıyorum, bu kitapta zaman da zemin de, efsane de yalan da benimdir, o kadar.

V
Vuslat? Başka bahara.

Y
Yer. Bir yer vardır ve zaman orada döngel eyler durur.

Z
Zaman. Madde eyleme geçtikçe ve değiştikçe varlık bulur.



Bireylikler Dergisi, 20

Mayıs Haziran 2008

İşbu Kitabın Ağnattığı Şiyler...


Gürsel Korat, önceki iki romanında dervişlerin ve iktidardakilerin dünyası arasındaki farkı öne çıkarmıştı. Üçüncü kitap 'Kalenderiye'de 16. yüzyıldaki Kayserili dervişlerin dünyasını anlatmakla yetinmeyip, onların 'dili'ni de yazıya geçirmeyi deniyor



YALÇIN ARMAĞAN



Gürsel Korat, Zaman Yeli'nden (1994) beri, 'tarihsel' denebilecek romanlar yazıyor ve bu romanlarda tarih kitaplarında rastlayamadığımız dervişlerle onların çatışma içinde olduğu ve tarih kitaplarında okuduğumuz iktidarların hikâyesini anlatıyor. Zaman Yeli'nin ardından Korat, Güvercine Ağıt'la (1999) dervişlerin dünyası ile iktidardakilerin dünyası arasındaki farkı daha açık biçimde öne çıkarmıştı. Bu serinin üçüncü kitabı olarak düşünülebilecek Kalenderiye'de ise diğer iki kitaptan farklı olarak dervişlerin dünyasını ve iktidarla çatışmasını anlatmakla yetinmeyip, onların 'dili'ni de yazıya geçirmeyi deniyor. Kalenderiye, 1324'te Taronto'da babasını arayan Hristo'nun hikâyesiyle başlıyor. Hristo'nun babası Giuseppe Manzoni'yi, Güvercine Ağıt'ta zindandaki Avrupalı tüccar olarak hatırlıyoruz. Manzoni'nin ve Hristo'nun (üç günde geçen) hikâyesinin anlatıldığı ilk bölümden sonra, ikinci bölümde 1527'nin Kayseri'sine geçiliyor. Yine üç günün anlatıldığı bu bölümde, 'kızılbaş isyanı'nın ardından Osmanlı sarayının yolladığı Bahri Efendi ile şehrin ileri gelenleri arasındaki gerilim anlatılıyor. Kayseri ahalisinin değil, 'elit'inin anlatıldığı bu bölüm daha tanıdık bir tarih anlatısı. Yöneticilerin 'asi'ler tarafından esir alınmasıyla biten ikinci bölümün ardından, 'farklı' bir dille kurulmuş ve yine üç günün anlatıldığı üçüncü bölümde isyandan sonra yaşananlar bir Kalender dervişinin 'ağzı'ndan aktarılmış.
Zamana anlamlı göndermeler Bu üç bölümün birbirine nasıl bağlandığı saptandığında Korat'ın, dervişleri yalnızca hikâye etmek için bir araç olarak kullanmadığını, dervişlerin dünyayı 'tasarlama' biçimini metnin yapısına yerleştirdiğini ve dervişlerin konumuyla koşutluk içinde olan yani merkezin karşısında bir dili kurduğunu görmek mümkün. Hem tarih ve mekân hem de kurgu açısından birbirinden ayrı gibi duran bu üç bölüm, her bölümde karşımıza çıkan bir kitap ve mekânla birbirine bağlanıyor. Romanın ilk bölümünde Hristo'nun okuduğu Giuseppe Manzoni'nin itirafnamesi 'Calenderia'yı yapıt boyunca dolaşan bir nesneye dönüşerek üç bölümü birbirine bağlıyor. Bir mekân olarak Saruhan'la da üç bölümde benzer olayların yaşandığı bir yer olarak karşılaşıyoruz. Manzoni, bir kalender derviş gibi düşünmeye Saruhan'da gördüğü düşle başlamıştır. İkinci bölümde Osmanlı Paşası Bahri Efendi'nin okuduğu Manzoni'nin itiraflarının tahrif edilmiş biçiminden oluşan kitaptaki bilmecelerden biri de Saruhan'dır. Üçüncü bölümdeki tüm olaylar ise Saruhan'da geçer ve bu bağlantıya açık bir gönderme yapılır: "İşbu kitabın ağnattığı şiylerin yeri bura mı diyin sordu. O da "Manzoni nam herüfün rüyet halinde Meryem anamızı ve Yahya efendimizi gordüğü han burasıdır" deyu cuvab iyledi" (s. 181). Yapıt boyunca dolaşan bir nesne (kitap) ve sürekli adı geçen bir mekân (Saruhan), birbirinden hem kronolojik olarak hem de kurgu açısından farklı gibi duran üç bölümün bütünlenmesini sağlar. Bir yandan da bu tekrarlar, kitabın temel meselelerinden biri olan Zaman'ın ne olduğu sorusuna gönderme yapar. İsimlerin değiştiği ama nesnelerin ve mekânların tekrar ettiği romanda, bu tekrarlar Kalender dervişlerin zaman kavrayışlarının bir yansıması olarak görülebilir. Romanın içinde dolaşan kitabın adı olan 'Calendaria'nın başında 'zamanı bildirir ama bildiren zamandır' yazar. Kalender piri Yusuf'un sözlerinde bu anlayış daha açık görülür: "Babam yok; çoktan hakka yörüdü, ama anın bana virdiği elyazması şimdi koynumda durur. Yani ol eski zamandaki bir şiy şimdi beniminen duruyor, burada. Şu dağınan şu kayalar eski insanların zamanında yok muydu? Zaman eğer ki ezelden ahire sıraya girmiş gunnerin akıb gitmesiyise, el yazması, kayalar ve dağ da ol zemana ait değil miydi, anler niyçün getmedi? Bundan şol fikre varırım ki, zaman ezelden ahire akmıyor; bir yir var ve ol yirde bazı şiyler oluyor, bazı şiyler yok oluyor. Ben babamınan aynı zamanda olmayabilirim, ama aynı yirdenim. Ol sebebden ezel ve ahir sıraya girmiş sanmam yağnış, zaman hakıykatde aynı yirde döngel idüp duruyor." (s. 207). Bu döngüsel zaman kavrayışının sonucu olarak, kişiler 'yok olanlar', mekân(lar) ve kitap(lar) ise 'var olanlar'a dönüşüyor. Manzoni'nin itiraflarının kaydedildiği kitapla düş gördüğü Saruhan, roman boyunca okurun karşısına çıkıyor. Böylece 'aynı zamanda olmayan ama aynı yerde olan' açığa çıkıyor. Benzer biçimde kişiler değişse de, isimler aynı kalıyor. Giuseppe Yusuf'a, İsa (Christ) Hristo'ya dönüşüyor. İlk bölümün sonunda Hristo'nun "Allahım beni niçin bıraktın" sözü, İsa'nın yazgısının yinelendiğine işaret ediyor.
Yeni ve aykırı bir dil Kalenderiye'nin en dikkat çekici özelliği, üçüncü bölümde kullanılan yeni ve aykırı dil. Üçüncü bölümde olaylar Sergüloğlu isimli bir derviş tarafından anlatılıyor ve bu bölüm kalender dervişin anlamadığını söylediği 'merkez'in diliyle değil, Sergüloğlu'nun 'merkez'e uzak (ve karşıt) diliyle yazılmış. Bu dil, Osmanlı paşasının konuşmasını tuhaf bulan birinin dili. Sergüloğlu, Bahri Paşa'nın konuşmasını tuhaf bulduğunu birkaç kez söylüyor: "Sertahririn dilini bek ağnamıyorudum; bir tuhafıdı, menim gırk didiğime kırk diyorudu, at mesdanı tertiyb olundukta Anadolu ve Karaman Beylerbeyileri Asitaneyi saadete da'vet olundu gimi laflar iderek süslü süslü sözleri püsküllendiriyor, anıyana kadar insanı türlü derdlere salıyorudu." (s. 175) Olayların, payitahttan yani merkezden gelen Osmanlı paşası olan Bahri Efendi'nin konuşmasını tuhaf bulan birinin ağzından anlatılması, yazarın yalnızca hikâye etmekle yetinmediğinin, hikâye etmenin bir dilsel temsil olduğunun üzerine düşündüğünün ve anlatılanın dilsel karşılığını bulmak için yeni bir dil geliştirdiğinin kanıtı. Üçüncü bölümde kullanılan bu dil, arkaik bir dil değil elbette. 16. yüzyılda Kayseri ağzıyla konuşan bir dervişin gerçek dili değil, 2008'de yazan bir yazarın 'merkezi dili' kırmak için icat ettiği bir dil. İcat edilen bu dil, Kalenderilerin merkezin karşısındaki konumunun dilsel karşılığı. Kalenderilerin inançlarıyla merkezin itikadının dışında kalmalarına koşut olarak, yazar bu dışarıda kalmayı dilsel olarak temsil eden bir araç geliştirmiş. Sergüloğlu'nun Osmanlı paşası ile Kalender pirinin dilini karşılaştırdığı yer, bu dilsel gerilimin özeti olarak görülebilir: "Yusuf Pir'i diğneriken nasıl 'ağlence cinleri' ortaya dökülüyorusa, Bahri Paşa'yı diğnerkene de 'mencilis cinleri' yekinib geliyorudu." (s. 202) Bahri Paşa, Osmanlı'yı ve onun meclisinin dilini temsil ederken Pir Yusuf'un dili, meclise gir(e)meyenleri temsil ediyor. Romanın yalnızca üçüncü bölümünde bu dilin kullanıp diğer iki bölümde 'normal' dilin kullanılmış olması, romandaki asıl gerilimi açığa çıkarıyor. Yine ilk iki bölümde ara bölümlerin başına konulan 'özet cümleler'in son bölümde yer almaması, son bölümün farklılığına işaret ediyor. İcat edilmiş bu dil, yalnızca anlatılan dönemin merkezi ve 'dışardakiler' arasındaki ilişkiyi temsil etmekle de kalmıyor, bugünün yerleşiklik kazanmış tarihsel anlatıları açısından da aykırı bir konuma işaret ediyor. Türkiye'de yazılan tarihsel romanların büyük kısmında mekân olarak İstanbul seçilirken, Korat, Zaman Yeli'nden beri 'İstanbul merkezlilik'in dışına çıkıp Kapadokya merkezli romanlar yazıyor. Romanın üçüncü bölümünde kullanılan dil, bu noktada İstanbul dışındaki coğrafyanın dilsel temsiline de dönüşüyor. Romanın üçüncü bölümünün dili, elbette, bugünün okuruna yabancı gelecektir ancak bu dilin, hikâye etmenin ötesine geçen kurgu anlayışının ürünü olduğu kavrandığında zorluk bir okuma keyfine dönüşebilir. Kalenderiye, kurgudaki yenilikler bir yana, içeriğiyle de ilgi çekici bir roman. Kadın cinselliği, ahlak, aşk, iktidar gibi Korat'ın romanlarının değişmeyen konuları, vurucu sorgulamalarla romanın 'içeriğini' belirliyor. Bu nedenle birincil olarak romanın kurgusuyla ilgilenmeyen okur da, Kalenderiye'yi okurken ayrı bir keyif alabilir.


Yalçın Armağan, Radikal Kitap, Kapak Yazısı, 28 Mart 2008