Bu Yaşananlar Ancak Rüyada Olur


SİBEL ORAL


Ödüllü yazar Gürsel Korat yeni romanı Uyku Ülkesi’nde gerçek ile düşü harmanlayarak 21’inci yüzyılın distopyasını ortaya koyuyor.

Paris. Balzac'ın Evi'nde. Balzac'ın karakterlerinden Juana Marana (de Mancini) 2014 Temmuz. G.Korat


Sekiz romanın yanı sıra öykü, deneme, inceleme, oyun ve çocuk kitaplarıyla da geniş bir külliyata sahip Gürsel Korat. Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü, Ankara Üniversitesi Roman Ödülü ile Orhan Kemal Roman Ödülü’nün de sahiplerinden biri olan Korat’ın, 2016’da yayımladığı ödüllü Unutkan Ayna romanından sonra girdiği sessizlik süreci nihayetinde Uyku Ülkesi’nin (Everest Yayınları) yayımlanmasıyla son buldu.

 

Uyku Ülkesi’ne nasıl başladınız, hangi süreçlerden geçtiniz, nelerden nasıl etkilendiniz yani romanı yazarken sizin eşlikçileriniz nelerdi?

 

Temel eşlikçilerim: Zeytinlikleri söküp maden ocağına çevirenler, orman yangınları, insafsız ağaç kesimleri, nükleer santraller, maden faciaları oldu. Tarımdan uzaklaşıp yavaş yavaş apartman ülkesi haline gelmemiz de önemli bir etken sayılmalı. İstanbul Sözleşmesi bu romana ayrı bir güç verdi: Kadınlar için daha da zor bir evrede olduğumuzu bilerek kalemimi yonttuğumu söylemeliyim. Üstüne üstlük bu pandemi döneminde hastalanmam da başka bir etkendi, rüyalarımla gerçeklerim karıştı. Kısacası apartmanların ve şehirlerin yarattığı yıkımı yaşayan ve rüyalarla gerçeği karıştıran bir kadını bu koşullarda ortaya çıkardım ve anlattım.

 

Anlatıcınız Doktor Sevda Kül, bir anestezi uzmanı. Anestezi rüyayla gerçek arasında değişik bir boyut. Anlatıcınızın bir tıp uzmanı olmasının anestezi uzmanı olmasının rüya haliyle size göre nasıl bir ilişkisi var?

 

Anestezi uyutmayla ilgili olduğundan doktorun mesleğini bilinçli olarak seçtim. Üstelik doktor meğerki rüyasında Hipnosia (Uyku Ülkesi) adlı bir ödül almış. Uyku Ülkesinde rüyaların uykudan önce başladığı, rüyaların çağrışımlardan öteye geçip inşaatlar yüzünden tek tipleştiği gibi tartışmalar bile var.

 

Sizin rüyalarınızla ilişkiniz nasıl, anlatıcıda olduğu gibi sizin de bir rüya defteriniz oldu mu romanı yazarken?

 

Benim her zaman rüyalara özel bir ilgim oldu. Rüyalarımı yazdım, bunların dinamiği üzerinde düşündüm: Fakat hiçbir zaman rüyalara hayran olmadım. Benim için rüya bilinçsiz (istemsiz) düşünmedir. Çağrışımsaldır, bunlara bir keramet atfetmenin gereği yoktur. Rüya bilimsel olduğu kadar (hatta daha çok) edebi açıdan düşünmenin konusudur. Sanat yapıtlarını gündüz rüyası kabul ettiğim gibi, rüyaları da istemsiz sanat yapıtları olarak ele alabilirim. Benim rüyalarla ilişkim böyledir.

 

Romanda “Yazmak anlamaya iyi geliyor” cümlesinden yola çıkarak sormak istiyorum, size iyi geldi mi? 

 

Anlamanın iyi yoludur yazmak. Başka bir dili öğrenirken, hitabeti geliştirirken, düşünceleri düzene koyarken yazmak çok önemlidir. Bütün bunları düşünceyi sıraya koymak için yapmalı, yazmayı fetişleştirmek için değil. 

 

Herkesin “yazar” olduğu bu çağda “yazmak anlamaya” sahiden iyi geliyor mu ya da o noktaya geliniyor mu, oradan bakılıyor mu ya da niyet gerçekten bu mu sizce? 

 

Başka düşünceleri yazıp onlarla çarpışmaktan, üretici bir yazmadan bahsediyorum ben; hep kendini yazmak ve “ne olursa olsun yazmak” bir bencilliğe işaret olabilir. 

 

Satır aralarında günümüz Türkiyesinin gündem olan- olmayan, toplumsal ve siyasi sorunlarıyla da karşılaşıyoruz, bir bakıma ince ince işlenen eleştiri de var.

 

Tüm distopyalar gibi. Bu çağda kim bir kâbus görmediğimizi düşünebilir? Yine de romanda tam bir distopyadan yana olmadım, umudu ekledim karanlık düşüncelerin arasına. Erilliği ve kabalığı eleştirdim, kadınları ve nezaketi öne çıkardım.

Evet erkek karakterler var elbette ama kadınlar daha fazla romanda. Kadınların yüksekten atılma süsü verilen cinayetlere kurban gitmesi, suçüstü yakalanan ama kadını suçlu çıkaranlar, kadın olarak yaşamanın getirdiği güçlükler aklında kalıyor Sevda Kül’ün ve rüyaları gerçeklikle bağını hiç koparmıyor. Bir erkek yazar olarak tüm bunları yazmanın sizin için anlamı nedir?

Beuavoir’ı on yedi, Engels’i on sekiz yaşımda okudum. Ailede, sokakta, gelenekte cinsiyet kalıplarıyla hep savaştım ve erkeklerin kadınlar karşısında oynadığı rolün, efendinin köle karşısında oynadığı rolle aynı olduğu görüşüne içtenlikle onay verdim. Kadın erkek ilişkilerinde şiddetin egemenliği çok bilinen bir şey. Eril saldırganlık bir eylem olarak değil, kavram olarak da erkeğin fikrinden silinmedikçe, cinsiyetler arası eşitlik bir hayal olur. Bu nedenle yüksekten atılan, öldürülen, tecavüz edilen kadınlar hepimizin sorunudur.

“Yaşadığım şeyler toplumca yaşadıklarımıza benziyor: Çevremizde öylesine işler döndürülüyor ki, parça parça bazı şeyleri anlıyoruz ama bütünü kavramamıza engel olan temel bir mantık yasası var: O da anlamak yasaktır sözüyle açıklanıyor (…) Bir toplumda rüyada görülenlerle yaşananlar arasında bir fark yoksa oranın adı Uyku Ülkesi’dir” diyor anlatıcımız. Bu alıntıya dair söyleyecekleriniz de bu röportajın finali olsun. 

Hangimiz bugünlerde “Böyle bir şey olabilir mi?” diye sormadık? Kim “Bu yaşananlar ancak rüyada olur” demedi? Uyku Ülkesi’ni yazarken zeytinlikleri yok edip maden ocağı yapanları, ağaçları söküp baraj inşa edenleri, tarlalara apartman dikenleri, olmadık yerlerde havaalanı açanları çok düşündüm. Anladığım şu ki, apartman, inşaat, köprü ve yol için çok elverişli bir iktisat düzenimiz var. Bu gibi işler için hemen kredi bulunuyor ve dünya kısa sürede büyük kârlar için mahvediliyor. Adım başı cami yapmak bile inşaat ihalesiyle, para kazanmayla ilgili; din sömürüsü bu işi kolaylaştırıyor. Çünkü inşaatın yapılması kolay, uzay teknolojisi istemiyor ve çok kârlı. Ben buna “New York’un dünyaya ihracı” diyorum. Yıllardır Osmanlı mimarisi ile övünenler, “şehir” sözünü dilinden düşürmeyenler işte böyle batağa saplandı: Para için o görkemli tarihimizi mahvettiler. 1996’da Sokakların Ölümü’nü yazarken bu tehlikeyi işaret etmiştim. Kısa sürede haklı çıkmanın acısı içindeyim. O yüzden söylemem gerek: Yetsin bu betonun, paranın ve hastalığın egemenliği. 


Oksijen, 11 Mart 2022

Yalnızca Umut Kalsın


Efnan Atmaca - Yaşadığımız çağ bazı erdemleri demode duruma düşürse de zarafetin birleştirdiği insanlar umudu yaşatmaya devam ediyor. Gürsel Korat'ın edebiyatı için onu öven pek çok sıfatı art arda sıralarken ben birinciliği zarafete ve inceliklerin uyumuna veririm. Çünkü incitmeden, kırıp dökmeden, öfke tonuna başvurmadan tüm söylemek istediklerini anlatıyor yazar. "Uyku Ülkesi" de yine bu tonun hâkim olduğu bir kitap. Rüyalarla gerçeklerin iç içe girdiği bir hayatı, bir dünyayı anlatıyor Korat kitabında. Bu anlatıyla hem içsel göndermeler yapıyor hem de günümüzde olanları eleştirmekten çekinmiyor.


Gürsel Korat, Sultantepe'den. 2003 İstanbul


 

"Uyku Ülkesi"nde “Rüyalar insanın asıl ülkesidir!” diyorsunuz. Rüyalar yaşadığımız hayattan kaçış için sığındığımız liman mı yoksa bizi hasıraltı ettiğimiz gerçeklerle mi yüzleştiriyor?
Rüyalar hareket hâlindeyken direksiyonu yerinden çıkan bir araba gibidir. Araba hızla gider ama kaza olmaz. Yani, demem o ki, uykuda denetimi olmayan düşünceler içindeyiz. Buna rüya diyoruz. Rüyalar gerçeklerden kaçmaya da yarar. Derinlik psikologları rüyaların örtbas ettiğimiz gerçekleri anlamak için bir araç olduğunu bu yüzden düşünürler ve bizden rüyalarımızı anlatmamızı isterler. Ben de onlar gibi düşünüyorum: Bastırdığımız şeyleri rüyalarda görürüz. Kitapta konuşamayan ve sürekli rüyalar içinde yüzen Sevda Kül, arkadaşı psikiyatri uzmanı Nihal’e uykuda gördüklerini yazarak anlatır. Ben bu kâbusları birleştirdim ve çağrışımlarla devam eden bir roman yazdım. Ama rüyaları asla övmedim. Bence “Ne tatlı rüyalar görüyoruz” cümlesi saçma. Zaten macerayı öven, masalı abartan, rüyayı şişiren ve büyülü laflar eden şeylerden uzağım. 

 

İlk sorudan konuya girdim ama size rüya ile gerçekliği sorgulatmaya iten neydi?

“Yıldız” demeniz yasaklanmışsa “gökteki çıralardan” söz edersiniz. Yine de bunun yaratıcılığa ve sanata katkısı vardır. Fakat asıl, kişisel deneyimlerimden yola çıktığım için bu konunun aklıma geldiğini söylemeliyim. Geçirdiğim rahatsızlığın, hastane sürecinin ve uyuyup uyanmaların etkisiyle, böyle bir konuda yazmam gerekliliğini fark ettim. Engeller ve korkuyla dolu, uzun mücadeleler gerektiren bu süreç başarıya ulaştı ama aklımda da hastalık, rüya, yoğun bakım ve narkoz gibi sözcükler yığıldı. Kendi çağrışımlarımla kendi kavramlarım bir araya geldi. "Uyku Ülkesi" böyle otobiyografik bir sürecin ürünüdür. 

 

Kitabınızın distopya olarak nitelenmesine ne dersiniz bitmeyen bir distopyanın içinde yaşıyor olabilir miyiz?

Ben distopyanın güncelle uğraştığını düşünüyorum. Eleştirel bir tavrı vardır distopyanın. Bugünü gelecek gibi anlatır. Bu nedenle "Uyku Ülkesi"nde inşaatların ve hastanelerin yarattığı döngü kesin bir biçimde eleştiriliyor. İnşaat yüzünden ormanları, denizleri, tarımı ve güzelim şehirleri kaybettik. Kapitalizm para hırsıyla bütün güzellikleri yok etti. Bu eleştirileri romanda lafı hiç eğip bükmeden söyledim. Rüyada gördüklerimizle gerçek bazen birbirine çok benziyor. Bu yüzden distopyada yaşadığımızı düşünüyorum. Fakat "1984" romanını sahneye uyarlamış bir yazar olarak orada yaptığım gibi distopyanın umutsuz olmasına katlanamıyorum. Pandora’nın kutusunu açıyorum ama içinde yalnızca umut bırakıyorum. "İyimser distopya" diye bir şey varsa bu benim tarzım.

 

‘Propaganda yaparsa sanat değersizleşir’

Romanda çok incelikli, usturuplu bir politik eleştiri tavrı var. Bir yazar olarak tüm yaşananlardan bağımız sanat ile politika ilişkisinin nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz?


Siyasi çıkarımlarla yazmayı hep yanlış buldum. Sanat yapıtı politik tutum içerse bile falanca siyasetin propagandacısı olamaz. Eğer propaganda yaparsa sanat değersizleşir. Sanat bir amaçtır, araç değil. Sanat metninde politik eleştiri yazmak kolay; sanatsal bir ifadeyi yakalamak ise çok zordur. Siyaset akılla ilgilidir, bildirisi açıktır. Oysa sanat duyuşlarla ilgilidir, bildirisi çağrışımsaldır. Siyaset falanca dönemde geçerlidir ve yarın değişebilir. Oysa sanat insanda kısa sürede değişmeyen temel özellikleri ele alır, o nedenle sanat yapıtları insana siyaseti değil insan olmayı öğretir. Sanatın görevi açıkça ders vermek değildir ve üstelik nasıl bir insan istediğini tarif etmez. Nasıl bir insan istediğini söyleyen sanat daha doğarken ölür.

 

6 Mart 2022

Milliyet Kültür Sanat

BETON ÇAĞINDA BİR UYKU ÜLKESİ

Berlin. Yahudi Soykırımı Anıtı. Brandenburg 2008 G.Korat




Irmak ADA

 

İnsan, dünya üzerindeki tarihinin, bilhassa son iki yüz iki yüz elli yılında arka arkaya gelen bilimsel ve teknolojik gelişimlerle evvelden sır bildiği pek çok şeyin özüne vâkıf oldu. Edindiği bilgileri değerlendirerek bu pek çok şey üzerinde de büyük oranda hâkimiyet kurdu. Lakin onca bilimsel ilerleme ve teknolojik gelişmeye rağmen iki şeyin sırrına bir türlü vâkıf olamadı, ikisini de bir türlü kontrol altına alamadı: zaman ve rüyalarımız.


Belki de bu bilinmezlik yüzünden, rüyalarımızı hep ilginç bulur, kafamızda tekrar tekrar çevirir, onlara çeşitli anlamlar atfeder, gerçeklikle onlar arasında anlamsal bir bağ kurmaya çalışırız. Yorumlamak deyip geçtiğimiz, bütün bu çabaların toplamıdır. Hepimizin çevremizde kısa bir soruşturmayla elde edebileceği bir veri de hayatımızın zihinsel ve ruhsal olarak büyük sarsıntılardan geçtiği dönemlerde rüyaların da ilginçleşmesidir.

Gürsel Korat’ın son romanı ‘Uyku Ülkesi’nde bizi on dört farklı rüyasına konuk ettiği anestezi uzmanı Sevda Kül’ün bu ilginç rüyaları da geçirdiği bir beyin ameliyatından sonra konuşma yetisini geçici olarak yitirmesiyle birlikte başlıyor. Sevda Kül’ün Nihal adındaki psikolog bir tanışına yazdığı mektuplar aracılığıyla anlatılan roman, birbirini takip eden ve tamamlayan rüyalardan oluşuyor. Rüyaların içeriğinden önce farklı zamanlarda görülen rüyalar arasındaki kurgusal tutarlılık dikkatini çekiyor Sevda Kül’ün. Ve tabii her rüyası, tek seyircisi kendisi olduğu için yayından kaldırılmış bir dizi gibi yarım yamalak hikâye kırıntılarına benzeyen okurun.

Sevda Kül’ün gördüğü rüyalar oldukça sıra dışı bir yapıda, olağanüstü bir düzende seyretmesine rağmen atmosferi ve olayların özü, hiç değilse bu çağda ve bu ülkede yaşayanlar için öylesine sıradan ki rüyanın içindeyken bir rüyanın içinde olduğumuzu anlamadığımız gibi Sevda Kül’ün rüyalarını okurken de kendimizi kendi gerçekliğimizde zannedebiliyoruz. Uyku Ülkesi’nden vatandaşlık alıyoruz böylece. “Bir toplumda rüyada görülenlerle yaşananlar arasında bir fark yoksa, oranın adı Uyku Ülkesi’dir” diyor zira karakterimiz.

Yine roman boyunca pek çok kez, ana karakterimizin rüyalarını yazılı olarak aktarma tercihinin ve yazının kalıcılığının/ölümsüzlük aracı olduğunun altı çiziliyor. “Demek ki yazdıklarımız, konuştuklarımızdan daha derine işliyor. Güzel bir şey bu. Çünkü yazmak anlamaya iyi geliyor. Anladıkça yazdım ama yazdıkça da anladım” diyor Sevda Kül. O da anlatmak için değil, anlamak için yazanlardan. Konuşma bozukluğu olmasa da bu rüyaları yazacağını varsaymak mümkün.

Toplumsal ve siyasi göndermelerin yoğunluğu ve Sevda Kül’ün rüyalarının tekinsiz atmosferi bir araya gelince, gerçeği ürkütücü derecede andıran distopik bir anlatının içinde buluyor okur kendini. İleride, tarihin konusu olduğumuzda yaşadığımız çağa gerçekten de verilmesi muhtemel bir isim olan ‘Beton Çağı’nda, rüyaların polisler tarafından izlenebildiği ve insanların rüyaları nedeniyle sorgulanabildiği bir evrende, çağımızın hemen hemen bütün dertleriyle dertlenen bir roman ‘Uyku Ülkesi’.

Öte yandan, bu rüyaların bir diğer özelliği de o rüyalarda görülen karakterlerin de farklı rüyaların öznesi/gözü/yaşayanı olması. Bir rüyasını, rüyalarındaki üst komşusu Sait Kozan olarak görürken bir başka rüyasında aynı hastanede çalıştığı ve ameliyatından sonra onunla ilgilenen hemşire Serap Kasapoğlu olarak buluyor kendini. Bir yapı marketin montaj elemanı Sinan Koz yahut peşindeki polislerden biri olan Sakıp Kenger’in bedeninde gördüğü de oluyor rüyaları. Bu rüyaların, o karakterlerde de izler bıraktığını fark ettiğinde, “Hepimiz aynı rüyadayız, dedim ve sonra kendi kendime çıkarım yaptım: Hepimiz aynı rüyayı görüyorsak, iç dünyalarımız aynılaşmış demektir. Bu koşullarda düşünme, ortak düşünme olur. O halde hepimiz sürü haline gelmişizdir. Yani benim senden bir farkımın olmaması akla yakındır” diye yazıyor Sevda Kül ve romanın karanlık ama umudu gözden yitirmeyen atmosferi biraz daha yoğunlaşıyor.

Daha çok tarihi romanlarıyla tanıdığımız Gürsel Korat’ın bu kez günceli ele aldığı bir bir kadın anlatıcıyla çağımızın ve toplumumuzun pek çok yarasına parmak bastığı son romanı ‘Uyku Ülkesi’, yazarın uzun yıllar sonra geri döndüğü Everest Yayınları tarafından yayımlandı.

 

Birgün Kitap 23.02.2022

Ayfer Feriha Nujen'in Uyku Ülkesi Röportajı T-24

 


Gürsel Korat: Sanat yapıtları gündüz rüyalarına benzerler

"Belki de şu anda su kıyısında öten kurbağalarız ama kendimizi bir röportaj okurken görüyoruz. Ama nedense röportaj okuduğumuzu da biliyoruz." İşte Uyku Ülkesi'nin gerçekliği: Rüyalar yapmadığımız ama yapmış gibi bildiğimiz her şeydir

Edebiyatımızın ve çağımızın dil işçisi, dik duruşu, dilimizin karizması Gürsel Korat ile zorlu bir sürecin ardından yeni yayınevi Everest etiketiyle yayımlanan yeni romanı Uyku Ülkesi ve rüyalar üzerine konuştuk. Yazar, insanların yeni bir dönem, yeni bir hayattan dünyaya yeniden bakma serüvenini anlatıyor. Doktor Sevda Kül'ün rüyalarında buluşmak üzere…

A.F.Nujen: Uyku Ülkesi Everest yayın etiketiyle henüz yayımlandı. Bahtı açık olsun. Uyku Ülkesi, Uyku Ülkesi’nin içinde yazım süreci olan da bir kitap... Kitabın içinde kitap, rüyanın içinde rüya… Bu yüzden çok katmanlı bir metin inşası çıkıyor karşımıza. Bu kadar çok katmanlı bir metni gerçekte rüyalar bile birbirine karışabiliyorken tekrarlara düşmeden ve birbirine temas ettirmeden kurgulamak zor oldu mu?  

 

G.Korat: Zor oldu, çünkü bir metni kurmak ve onu kurcalamak benim için artık eskisi kadar kolay değil; yazarken çok harf yanlışı yapar oldum, konuşurken sözlerimi bazen tam ifade edemediğim oluyor. Fakat yaşadığımı anlatma hırsı, açıklayabilme tutkusu bazen beni öyle bir ele geçiriyor ki, anlatmak yaşamaktan daha önemli imiş gibi görünüyor. Yaşamadan bazı şeyleri anlatamazsınız; bunu bilmek acıdır. Bu paradoksla yazmaya devam edersiniz. Neyse, romanı kurgulamak zaten zor, hele rüyaları anlatıyorsan elbette kurgusu daha da zor.

 

A.F.Nujen: Rüya Körü’nden sonra bu roman.  Rüyalarla özel bir bağınız mı var?

 

G.Korat: 
 Rüya Körü tarihsel bir fantastik kurguyken, Uyku Ülkesi, insanın rüyalarını anlatan güncel bir fantazya. İkinci olarak ise şunu söyleyebilirim: Böylesi fantastik yapıtların özelliği yaşamda pek karşılaşılmayan şeylerin romanda oluvermesidir: Uyku Ülkesi bu tanıma da uyar: Rüyalar bir olay örgüsüne dayanır! Bazen okuyucunun acaba rüyalar böyle mi olur diye şüphelenmesi en büyük dileğimdir.

Üçüncü olarak belirtmeliyim ki, bu romanda yaşadığımız her şeyin bir rüya olduğu iddia edilmez. Tam tersine gerçek bildiğimiz, sahici zemindeki olaylar ilerler ve bunun sonucunda rüyalarda geçenlerin gerçekliğe benzediği anlaşılır. Bu durumda yapacak bir şey kalmamıştır, belki yalnızca umutlanabiliriz.

Son olarak ise Uyku Ülkesi’nin iyimser bir distopya olduğunu söylemeliyim. İyimserliği bir parça umut içermesinden gelir, yoksa distopya iyimser olmaz. Rüyalar ve gerçekleri ayrıştıran aklımız, Uyku Ülkesi’nde bu ikisinin çok benzeştiğini fark ettiğinde, somut bir rüyadan ibaret olan romanı bir başka gözle görür. 

 

A.F.Nujen: Her son kitap bir ilk kitaptır benim için. Bir “son” olarak kalsın istemediğim için sanırım. Ciddi bir sağlık problemi yaşadınız yakında geçmişte, şimdi daha iyi olmanızı da dileyerek, Uyku Ülkesi’nin otobiyografik öğeler taşıdığını düşünebilir miyiz? Öyleyse bu süreci metne alırken birçok kitaptakinden daha farklı bir duygusal evrene girdiniz mi? Bu evreni metne dönüştürme sürecinizden biraz söz eder misiniz? 

 

G.Korat: Doğrusu önemli bir tehlike atlattım. Bu durum benim tıpla ilgili pek çok şeyi deneylememe ve öğrenmeme yol açtı. Konuyla ilgili kitaplar okudum, ameliyatları düşündüm, içimden geçen şeyleri ifade edemeyeceğimden ve hatta çoğu şeyi yapamayacağımdan korktum. Yaşamın sonuna varmak denen şeyi bir bakıma yaşadım ama sonunda “bu benim yaşadığım birinci gün” sözünü söyleyerek geri geldim. Çünkü günlük yaşamda rüyalarla gerçeği ayırmamıza karşın hasta olunca bunların iç içe girdiğini deneylemiştim, bunları içeriden anlatacak kadar bilgi sahibiydim ve yaşadıklarımı bir romana taşımak için çok önemli nedenlerim vardı. Niçin hastalanmıştım, tansiyonla ve beyin kanaması ile nasıl baş etmiştim, ameliyatta ve yoğun bakımda neler hissediyordum, bunları bilmek ve anlatmak iyiydi ama anlatmaya fırsatım alacak mıydı? Neyse ki trajediyle başladığım romanı kişisel bir trajedi olmaktan çıkararak bitirdim. Bilginin geç gelmesi trajedidir; Uyku Ülkesi başına geleni anladığında yapacak fazla bir şeyi kalmayan insanın acısıyla açılır ve bu insan rüyalar yoluyla hakikati deneyler. 

 

A.F.Nujen: Kitap gerçekten de son birkaç yıldır koronavirüs yüzünden artık herkesin rüyalarından başka gidecek yer bulamadığı ve insanlığın büyük bir çoğunluğunun kâbuslar gördüğü bir dönemin kitabı. Yani evrenin içinde insan, insanın içinde rüya başka bir evren midir? Uyku Ülkesi, bu evrene verilmiş isim midir?

 

G.Korat: Böyle bir şeyi bilgi olarak iddia edemem. Matruşka gibi sürekli olarak yeni rüyalara açılan ve meğerki her şey rüyaymış sonucuna varılan bir evren tasarlamış değilim. Fakat bir yandan da sorun çok açık. Gözle görülür bir yerde duruyor: Toplum durmadan üretiyor ve her seferinde ürettiği şeylere kuşkuyla bakıyor. Yenmemesi gereken şeyleri yediğimizi, ilaçlarla kirletilip kirletilmediğimizi bilmiyoruz, giydiğimiz şeylerden hastalanabiliriz. Hep üretim var. İhtiyaçlar sınırsız.  Her şey üretim ve hep daha fazla üretim için. Dünyanın merkezinde para duruyor. Bir yandan kışkırtılmış tüketim, bir yanda azdıkça azan bir üretim sürecini yaşıyoruz. Amacımız insanca bir yaşam biçimini düşlemek değil. Daha zengin olmanın mutlulukla ilişkisi kurulmuş ve bu yanlış bilgi öylece devam ediyor. Oysa biliyoruz ki mutluluğun kişisel zenginlikle değil toplumsal yarar üretmekle ilgisi var. İşte günümüz: İnsan öldürerek var oluyor. Başka canlıları yok ediyor. Yiyip tüketiyor. Çoğalıyor ama diğer şeyleri azaltıyor. Bunun bir sonu olmalı. Malthus amiyane deyimle “Ne olacak bu nüfus artışının sonu?” diye sorunca haklı olarak alaya alındı ama nüfus yoğunluğunun zamanla sorun oluşturacağı açıktı. Dünya sınırsız sayıda insanın yaşayacağı bir yer değil. Garip ama dikkatimi çeken şey şu: New York tüm dünyaya ihraç edilen bir model olarak orada öylece duruyor. Sayısız ülkede inanılmaz gökdelenler var. Bu gökdelenler krediyle yapılıyor. Yeni sömürü düzeninin kredi vererek inşaat yaptıran ve bunun yanısıra hastanelerin inşaatına da hız veren bir banka sistemi olduğunu görmek gerekir artık. Bir distopyada yaşıyoruz; tüm dünya böyle. Sonunda bu dünyayı mahvedeceğiz. Dünyanın sonunu konu alan filmlerin artması bu distopik rüyanın arttığı anlamına gelmiyor mu? Sanat yapıtları gündüz rüyalarına benzerler; bir kabusu sürekli yaşıyoruz ve Uyku Ülkesi yalnızca bize anımsatıyor, o kadar.

 

A.F.Nujen: Kitabın ilk cümleleri şunlar: Üç ay kadar önce yere düşen kalemimi almak için eğildim; enseme doğru bir akıntı oldu. O anda beyin kanaması geçirmişim. Sadece karakter için değil, onu yaratan yazar için de “kalemin yere düşmesi” muhtemel bir son olabilecek iken başlangıç oluyor. O başlangıç duygusunu metne ilk girdiğiniz anı tarif edebilir misiniz?

 

G.Korat: Her yazar okuyucuya “Bakın ben bir şey anlatacağım, konusu da şu” diye söyler. Kimileri benim gibi daha baştan yapar bunu; kimileri de okuyucuya bırakır. Fakat diğer bölümü kişisel durumumla ilgili: Hastalığı anlatan romanlara pek rastlamayız; bu benim için önemli bir deneyim oldu. Gördüğü halde göremeyen, düşündüğü halde konuşamayan insan konusunu çoktandır düşünüyordum, hatta yıllar önce felçli bir insanın trajedisini yazmıştım. Şimdi içeriden bakacaktım, yürümek isteyip de yürüyemediğim, ağrılar içinde kıvranıp da ağrısız yaşama şaştığım zamanları anlatacaktım. Hastalık duygusu nasıl, ameliyattan sonra, yoğun bakımda hasta ne yaşar da ajite olur, insan bu durumda kendisini nasıl algılar, zamanı nasıl değerlendirir? İşte bu gibi sorularla yola çıktım ve rüyanın zamanı belirgin olmadığına göre bu romandaki zamanı nasıl kurgulamalıyım sorusu metne ilk girdiğim yer oldu. 

 

A.F.Nujen: Anlatıcımız, kahramanımız Doktor Sevda Kül, bir anestezi uzmanı. Yani anestezinin etkilerini bildiğinden rüya halini gerçekten ayırma bilgisine sahip. Duyumsamalarla gerçeklik arasında gidip geldiği zamanlarda kendini, çevresini sorguluyor. Sadece kendi hayatını değil, bütün bir dünya düzenini sorguluyor. Bu aslında sahip olduğu bilgilerin de etkisinde olduğunu mu gösteriyor? 

 

G.Korat: Uyku Ülkesi sorgunun ötesinde bir yerde duruyor, bir yanıtı var. Okudukça kitabın oluşma gerekçesini anlıyoruz: Doktor Sevda Kül rüyalarını kurgulamadığını, olanı olduğu gibi yazdığını söylüyor. Kurgularsa palavra sallayan roman yazarlarına benzeyeceğini belirterek toplumsal yaşantıyla rüyaların denk olduğunu hissettiriyor ama sonra “Belki bu da başka tür bir hezeyandır” diyerek geri çekiliyor. İçinde yaşadığımız dünyanın ve şehirlerin hastalıkla doğrudan ilişkili olduğunu söyleyen bir doktorun çığlığını duyurmak için çok doğrudan bir yöntem oldu bu. Akılla konuşan, hiç boş söz etmeyen bu doktor ateşten bir gömlek giymişe benziyor: Hem kadın hem anne ve hem de boşanmış bir insan olarak yaşamının dehşetini bize iletiyor. 

 

A.F.Nujen: Kadın dediniz..

 

G.Korat: Evet ona geliyorum, kadın kahramanın erkekler tarafından derinlikli olarak anlatıldığı bu romanda şüphesiz erkekler de var ama toplumsal bakımdan pek iyi bir konumda değiller. Yazar olarak kendi cinsim aleyhine konuyu ters çevirdim. Toplumu yönetenlerin tacizinden, yanlış anlaşılan tacizciye kadar erkeklik hallerini ele aldım. Anlatıcı olarak yazarın tanrısallığını yalnızca olayları birbirine bağlarken kullandım ve toplumu yöneten erkek hegemonyasını daha çok rüyalara yanaştıkça gördüm.

 

A.F.Nujen: Rüyalarımız bir nevi kara kutumuzdur da, doğru mu? Bir yerde rüyaların ele geçirilmesine satır göze çarpıyor. Yenidünya bugün bu konularda da ayrıca çalışıyor biliyorsunuz. Biz zaten rüyalarını başkalarına anlatmadan rahat etmeyen bir toplumuz, ama bazı rüyalar bilirsiniz işte. Sadece bu satırları kurgularken bile bunun gerçekleşme ihtimalini düşündünüz mü? Rüyalarımızı ele geçirebilirler mi? 

 

Özellikle rüya ile yaşamın benzerliği, rüyaların bir örnek olma olasılığı konusu beni çok düşündürdü. Şehirler benzeştikçe, yaşam standartlaşıp rüyalar da benzeşebilir diye düşündüm. Böyle bir şey olmaz ama bir distopya olarak değinmeyi gerekli buldum. Bu durumu bilgisayar oyunlarıyla ilgili bölümde gösterdiğimi sanıyorum: Dünyanın para ve şirket yönünden tekleşmesinin, kişiye tapmanın, çevre yağmacılığının, hepimizi benzer bir acıya götüreceğini gizliden gizliye iddia ettim.

 

A.F.Nujen: Kitapların en sevdiğim yanı insan ruhunun, karakterinin bastırılmış, gizlenmiş halleri ve özellikleri üzerine ayrıntılı bilgiler içermesi. Uyku Ülkesi fazladan felsefi ve psikolojik açıklamalar da içeriyor. Bir hasta ile yakını arasındaki ilişkinin ortamdan ortama değişmesi, herkesin birbirini çok iyi tanımasına rağmen birbirlerinden duygularını saklaması gibi örneğin. Aslında herkes herkesin ne hissettiğini biliyor, fakat insanlar neden gizlerler birbirlerinden duygularını?

 

G.Korat: Bu soru çok ilginç. Başkalarıyla ilişki içindeyken bile kendi başımıza olduğumuzu biliriz. İnsan daha çok, yalnız bir varlıktır. Belki de bu yüzden duygularımızı aslında en çok kendimiz biliriz, başkaları yorumlar. Bu yorumlar doğru olsa bile hakikat başka bir katman daha içerebilir. 

 

A.F.Nujen: Rüyalarımız uyanık zamanlarımızın bastırılmış zamanlarından hatırladıklarımız mıdır? Hayalen anımsadıklarımız ya da hayalini kurduğumuz anlarla ilişkili midir? Kitapta diyorsunuz ki, Rüyalarımda belirsizlik yerine bilmek önde duruyor. Ne zaman uyusam içimde başka bir bakış odağının etkinleştiğini fark ediyorum. Yani bulanık bir zihin (bu bir travma etkisi de olabilir) daha derin sorgulamalar yapabiliyor ve farkında kendisinin. O halde bulanık bir zihin daha berrak bir zihin midir?  

 

G.Korat: Bazen. Dilbilim Profesörü Sait Kozan’ın tekil sözcük bulamaması bir rüya ama bu rüya yüzünden içimizde bir katman açılır: Rüyaların yapısının değiştiğini “Bir örnek” kavramıyla açıklayan bu kişinin durumu çok eğlencelidir. Ayrıca zamanın filmler aracılığıyla tartışıldığı bölümde “geçmişin, geleceğin ve şimdinin aynı noktada buluştuğu tek yerin” sanat yapıtları olması bana yazarken çok mutluluk verdi, umarım siz de aynı zevki yaşamışsınızdır. 

 

A.F.Nujen: Freud (kendisi kitaptaki biri ayrıca) insanların gördüğü rüyaları tipik rüyalar olarak tanımlar. Psikanalist yaklaşıma dayanarak rüyalardan elde edilen bulgularla rüyaların gizli ve açık içerikleri olduğunu söyler. Endişe ve sevinç duyguları bunların içeriğinin ne olduğunu ortaya çıkarır. Fakat bazı rüyaların bunun dışında kaldığını düşünüyorum. Bu rüyalarla ilgili bir bilgiye sahip değiliz tabii. Siz de, “Rüyada gördüklerimizle gerçekten gördüklerimiz aynıysa?” derken, bu tipik rüyaların dışındaki rüyalardan mı söz ediyorsunuz? 

 

G.Korat: Rüyalar konusunda modern psikolojinin bakış açısından başka bir şeyi geçerli görmediğim için onu bozmaya çalışmadım, tam tersine bilim insanlarının olgularla yüzleşmesi benim için itici bir güç oldu. Daha önce de söylediğim gibi rüya övgüsü ya da yergisi yapmak ya da romanı masal olarak tanımlamak bana göre eylemler değil. Bunlar romandan çok kahramanın yolculuğunu ele alan erken örneklerdir ve eril bir ses tonundan konuşur. Oysa günümüzde anlatıcının cinsiyet, ırk ve din tanımlarının ötesine geçmiş kollektif bir nötr cinsiyet olması gerekir.

 

A.F.Nujen: Distopik bir kitap Uyku Ülkesi evet, ama sahih bir rüya gibi de. Ülkenin hali, dünyanın hali derken bu ülkenin ve dünyanın gündemini, yeni biçimini, yasalarını da aktarıyorsunuz. Hani bir iç dünyamız var deriz ya hep, oradan bakarız dışımızdaki dünyaya. İlk Rüya’da bütün bunlar mı rüyanın içine işliyor yoksa aslında rüyalarımız mı dışımızdaki dünyanın içinde sürüyor?

 

G.Korat: Bunu deneyimlemek okura kalsın.

 

A.F.Nujen: Yukarıda kitabın içinde kitap rüyanın içinde rüya demiştim anımsarsanız eğer. Gerçeklerle rüyaların aynı olma ihtimalinden de söz ettiniz. Bunun benzeri bir durumu da şöyle gördüm sanırım. Otobiyografik öğeleri olan Uyku Ülkesi’nin yazarı bir erkek, ama kitabın içindeki kitabı yazan bir kadın ve gördüğü rüyalardan birinde bir erkek oluyor. Bu bir sirkülasyon mu metin içinde yoksa aslında biz burada yazarın kendisini mi görüyoruz, bir anlığına da olsa?

 

G.Korat: Cinsiyet davranışları öğreniliyor, doğuştan getirilmiyor. İnsan cinsel durumunu yaşadığı dönem ve kavrayış ilişkileri içinde değerlendiriyor. Uyku Ülkesi’nde benzer bir şeyden hareket ediyorum: Rüyada hiç olmadığımız şeyleri oluruz. Bazen yaşlı bazen çocuk; ama hep kendimiz olarak varızdır. Ben çubuğu biraz daha büküyor; benlikleri çarpıştırmanın ve empatiyi artırmanın bir yolu olarak kendini karşı cinsten biri olarak gören, rüyadaki evladını seven bir insan tasarlıyorum. Bunun romanda hiç unutmadığımız karakterleri sevmekten ne farkı var? İnce Memed, Goriot Baba yahut Macbeth bir düş kişisi değil mi? Ben bunu modern çağdaki sorunların içine yerleştirdim, hepsi bu.

 

A.F.Nujen: Bu soruyu size mi sormalıyım yoksa Doktor Sevda Kül’e mi bilemiyorum. ) Kitap boyunca polisiye de okudum, bir bilim kurgu da aynı zamanda. İnsan beyninin ve ruhunun ortak bir hafızası olduğunu ve orada aslında ne kadar çok bilgiye sahip olunabileceğini de. Veda’da, gerçeği kavramanın yolunun rüya görmek olduğunu söylüyor Doktor Sevda Kül. Bu bilgi ne zaman geçerli bir bilgi haline geliyor peki? Ve biz bundan nasıl emin olacağız?

 

G.Korat: “Emin olamadığımız tek şeyden emin olmalıyız” desem geçerli bilginin yalnızca rüya görmekle mümkün olabileceğini söylememizde bir sakınca olmazdı. Bu durumda ilkçağ şüphecilerine benzerdik. Oysa kitabın sonlarına doğru insanın yalan söylemeyi rüyalardan öğrendiğini anlatan ve bilgeleşen Doktor Sevda Kül’ün önündeyiz: “Rüyalar yapılmamış yapılı şeylerdir” der. Ayrıca rüyalarımızın endişelerimizle ilgisini göstermek için “onların henüz yaşamadığımız gerçeklikler” olduğunu söyleyerek bir adım daha atar. Böylece bilme yolunun “Emin olduğumuz şeylerden bile şüphelenmek” olduğunu anlar ve Sevda Kül’ün ülkesine gideriz.

 

A.F.Nujen: “Kitap bitince rüya bitiyor mu, nasıl bitiyor?” Söylemeyeceğim, ama okuyanlar için kitap bitince başka bir şey başlayacak. Beni kırmadınız, yanıtladınız. Teşekkür ederim.

 

Septikler gibi şaka yollu bir yanıt vereyim ama herkes gerçeğin başka türlü olduğunu (böylece uyanıkken de rüya gördüğümüzü) düşünsün: “Belki de şu anda su kıyısında öten kurbağalarız ama kendimizi bir röportaj okurken görüyoruz. Ama nedense röportaj okuduğumuzu da biliyoruz.” İşte Uyku Ülkesi’nin gerçekliği: Rüyalar yapmadığımız ama yapmış gibi bildiğimiz her şeydir. 

Uyku Ülkesi’ni okuyup bu incelikli soruları bana sorduğunuz için asıl ben teşekkür ederim.

 

T-24 

20 Şubat 2022